7 Nisan 2010 Çarşamba

KABALA VE MASONLUK





Soğuk Savaş’ın henüz sona erdiği dönemde hazırlanan söz konusu kitap, gerek dönemin gelişmeleri üzerine yapılan yorumlar gerekse de bu gelişmelerin tarihi bağlantıları üzerine yapılan değerlendirmeler ile büyük yankı uyandırmıştı. Bu yönü ile önemli bir kaynak eser konumunda olan kitap, aynı zamanda dünyanın en karanlık örgütlenmelerinden biri olan masonluk hakkında da çok önemli bilgiler içermektedir. Bununla birlikte masonluk ile Siyonist ideolojiye bağlı bazı Yahudiler arasındaki ilişkiler de kitapta incelenmektedir.
Bu çalışmamız aradan geçen 10 yıla rağmen her döneme ışık tutan içeriğiyle güncelliğini yitirmedi. Bu nedenle de ikinci baskısını hazırlarken kitabın temel mantığı, orijinal kaynakları ve içindeki bilgilerin büyük bir bölümü ilk baskıdaki şekilleriyle muhafaza edilmiş, bir bölümü ise güncelleştirilmiştir. Bunun nedenlerinden biri, dönemin olayları ile ilgili yapılan yorumların günümüzde yaşanan olayları değerlendirmede de okuyuculara önemli bir bakış açısı kazandırmasıdır. Bir diğer nedeni ise, elinizde tuttuğunuz bu kitabın ardından hazırlanan Yeni Masonik Düzen, Terörün Perde Arkası, İsrail'in Kürt Kartı, Gizli El Bosna'da ve Global Masonluk gibi çalışmalarımızda, bu kitapta geçen her konunun detaylı olarak incelenmiş ve güncel bilgilerle yazılmış olmalarıdır.
Bunların yanı sıra, bu baskıda masonluk örgütünün karanlıkta kalmış bir diğer yönü daha gözler önüne serilmektedir. Bu da, maosnluğun mistik Yahudi geleneği olan Kabalizm ile olan gizli bağlantısıdır.
Ancak bu kitabı okurken göz ardı edilmemesi gereken bazı önemli gerçekler vardır. Bunlardan ilki, bu kitapta yapılan birtakım tespitler ve eleştiriler esnasında Yahudilik dininin ve bu dine mensup samimi dindarların asla hedef alınmadığıdır. Kitapta vurgulanan kirli bağlantılar ve ittifaklar, radikal Siyonizm gibi ırkçı ideolojilerle masonluk gibi karanlık örgütler arasındaki ilişkiler ve bunların dünya üzerinde kurmak istedikleri düzendir.
Bilindiği üzere, Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal bir anlayışa dönüşmüştür. Bu nedenle üzerinde durulması, deşifre edilmesi ve karşışında her türlü fikri tedbirin alınması gereken tehlike de radikalizmdir. Yahudilerin atalarının toprakları olan bugünkü İsrail'de diledikleri gibi yaşamaları, ticaretlerinde, ibadetlerinde, insani haklarını kullanmakta özgür olmaları en doğal haklarıdır. Bununla birlikte, aynı topraklar Müslümanlar için de kutsaldır. Ve Müslümanların da bu topraklarda diledikleri gibi yaşamak, varlıklarını devam ettirmek hakları vardır. Bu hak, elbette Hıristiyanlar için de geçerlidir.
Ancak günümüzde, din ahlakına uygun olmayan ideolojilerin etkisi altında kalan bazı kesimler, her iki toplumun da karşılıklı varlık hakkını inkar etmeye kalkışmakta, terör ve şiddete başvurarak bir diğerini bu topraklardan silmeye gayret etmektedir. Bunlardan biri, Yahudilerin vatan sevgisini temel alan Siyonist ideolojiyi çarpıtarak din ahlakına uygun olmayan ırkçı ve acımasız bir ideolojiye dönüştüren radikallerdir. Bu kitapta da eleştirilerin yöneltildiği kesim bunlardır. Söz konusu radikal Siyonistler, samimi ve vicdanlı Yahudiler ve Siyonistler tarafından da ciddi şekilde eleştirilmektedir. Siyonizmin ilk dönemlerinde öne sürülen propagandaların aksine, daha sonra bazı çevreler tarafından şiddet yanlısı bir akıma dönüştürüldüğü, huzur ve güvenliği açıkça tehdit ettiği ve radikal Siyonizmin yalnızca Arapların değil Yahudilerin de büyük kayıplar vermesine neden olduğu yaşanan tarihi tecrübelerle ispat edilmiştir. Temmenimiz, bu kitapta ifade edilen olayların ve uyarıların, tüm radikal unsurlar tarafından dikkate alınması ve bölgede kalıcı barışın tesis edilebilmesi için öncü olmasıdır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Peygamberimiz (sav)'in sünnetinde ve Kuran ahlakında hiçbir yeri olmayan intihar saldırılarını gerçekleştirenler de büyük bir hata içindedirler. Masum sivilleri katletmek İslam ahlakıyla asla bağdaşmaz ve hiçbir samimi Müslüman tarafından da kabul edilemez. Müslümanların haksızlığa ve zulme karşı tepkisi her zaman Kuran'a ve sünnete uygun olmalıdır. Barış ve sevgi dini olan İslam'da şiddetin yeri olmadığı da açıktır.
Radikal Siyonizm, ırkçı, acımasız ve hepsinden önemlisi, ittifak halinde olduğu masonluk gibi, aslında din dışı bir ideolojidir. Buna rağmen bazı radikal Siyonistler söylemlerinde sık sık Tevrat'tan alıntılar yapar ve uyguladıkları vahşetin sözde dini temeli olduğunu iddia ederler. Oysa Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah Kuran'da "Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik..." (Maide Suresi, 44) şeklinde buyurur. Yine Kuran'da bildirildiği üzere, Tevrat daha sonra tahrif edilmiş ve içine insan sözleri sokulmuştur. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, "Muharref Tevrat"tır.
Yine de Muharref Tevrat incelendiğinde, içinde Allah'a iman, teslimiyet ve şükür, Allah korkusu, Allah sevgisi, adalet, şefkat, merhamet, zulme ve haksızlığa karşı koyma gibi hak dinin pek çok unsurunun halen bulunduğu görülür. Bunun yanında, Muharref Tevrat'ta, tarihte yaşanmış bazı savaşlar ve bu savaşlardaki kıyımlar da anlatılmaktadır. Eğer bir kişinin amacı, uygulamak istediği şiddet, kıyım ve cinayetlere çarpıtarak da olsa bir dayanak bulmaksa, söz konusu Muharref Tevrat pasajlarını kendine bir malzeme haline getirebilir. Radikal Siyonizm, gerçekte faşist bir terör olan kendi terörünü meşrulaştırabilmek için bu yola başvurmuş ve etkili de olmuştur. Örneğin, geçmişte yaşanmış bazı savaş ve katliamlarla ilgili Muharref Tevrat pasajlarını, Filistin'in mazlum halkına karşı kullanmıştır. Bu, samimiyetsiz bir yorumdur. Dini, faşist ve ırkçı bir ideolojiye alet etmeye kalkışmaktadır.
Günümüzde İsrail Devleti'nin iç ve dış siyaseti üzerinde de büyük etkisi olan radikal Siyonist ideoloji, acımasız işgal, baskı ve katliam politikaları uygulamakta, gerek Ortadoğu'da gerekse diğer bazı coğrafyalarda insan haklarını açıkça ihlal etmektedir. Bu nedenledir ki radikal Siyonizmin ırkçı ve faşizan uygulamaları hem İsrail'de hem de diğer ülkelerde yaşayan pek çok Yahudi tarafından da şiddetle eleştirilmekte ve kınanmaktadır. Samimi dindar Yahudiler, bu ideolojiyi savunan ve uygulayanların gösterdikleri ahlakın, din ahlakı ile hiçbir ilgisi olmadığını özellikle vurgulamaktadırlar.
Elbette böyle bir durumda tıpkı bu Yahudiler ve adalet ve vicdan kavramına sahip tüm insanlar gibi, Müslümanlar da bu haksız zulmü kınayacaklar ve bu zulme sebep olanların gerçek yüzlerinin açığa çıkması için haklı bir çaba içinde olacaklardır. İşte bu noktada, hatırda tutulması gereken diğer bir önemli husus daha vardır; Kuran'a göre Müslümanların Yahudilere karşı nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği.

Müslümanların Yahudilere Bakışı

Yahudiler, binlerce yıldır yaşadıkları Filistin'den, MS 70 yılında, putperest Roma İmparatorluğu tarafından sürülmüşler ve daha sonraki 19 asır boyunca diasporada, yani sürgünde yaşamışlardır. Bu dönem boyunca özellikle Hıristiyan ülkelerde çoğu zaman baskı ve zulüm görmüşler, defalarca yurtlarından sürülmüş, hatta toplu katliamların hedefi olmuşlardır. Yahudilerin bu dönemde en çok huzur ve güven buldukları coğrafya ise İslam toprakları olmuştur. İslam dünyasında hiçbir zaman antisemitizm görülmemiş, Yahudiler (ve Hıristiyanlar) kendi inanç, adet ve hatta hukuklarına göre herhangi bir baskı ve zulüm görmeden asırlarca bu topraklarda yaşamışlardır.
Bu hoşgörü ve güven ortamının başlıca nedeni, Kuran ahlakıdır. Kuran'da Yahudiler ve Hıristiyanlar "Kitap Ehli" olarak ifade edilir ve Müslümanlar ile Kitap Ehline dostça bir yaşam sürmeleri tavsiye edilir. Kuran'a göre Kitap Ehlinin yemeğini yemek ve Kitap Ehlinden hanımlarla evlenmek Müslümanlara serbest kılınmıştır (Maide Suresi, 5). Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır.
Allah Kuran'da, Müslümanlara, müşrik insanlara (yani Allah'tan gelen vahye uymayan putperestlere) bile güvenlik sağlamalarını emreder: "Eğer müşriklerden biri, senden 'eman (güvenlik) isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır..." (Tevbe Suresi, 6) Müşriklere göre Müslümanlara çok daha yakın bir inanç ve ahlaka sahip olan Kitap Ehline ise, daha da fazla saygı, hoşgörü ve yardımseverlik göstermek gerekmektedir.
Bir başka ayette ise Allah Kitap Ehli dahil tüm gayrimüslimlere, Müslümanlara düşmanca davranmamaları şartıyla, iyilikle davranılması gerektiğini şöyle emretmektedir:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever... (Mümtehine Suresi, 8)

Dolayısıyla Müslümanlar, kendileriyle aynı toplumda yaşayan tüm Yahudi ve Hıristiyanlar ile sıcak bir komşuluk ilişkisi kurmakla yükümlüdürler. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede ise, Kitap Ehli Müslümanlar üzerine bir emanettir. Onları huzur ve güven içinde yaşatmak, her türlü tehlike ve tedirginlikten korumak Müslümanlar için dini bir görevdir. Yahudilerin tarihte çok defalar olduğu gibi, sırf inançları veya soyları nedeniyle hedef alınmaları, medeni haklardan yoksun tutulmaları, isimlerini açıklamaktan bile endişe edecekleri bir baskı ve korku içinde yaşamak zorunda bırakılmaları, gettolara, korkunç toplama kamplarına hapsedilmeleri büyük bir zulümdür. Bir Müslüman bu gibi zulümleri asla tasvip etmediği gibi, bunları engellemek için de var gücüyle çalışmalıdır.
Cahil insanlarda "kendine benzemeyene art niyetle bakmak" gibi yanlış bir düşünce şekli hakimdir. Bu nedenle başta Ortaçağ Avupası toplumları olmak üzere, tarihte ve günümüzde Yahudiler hakkında olmadık suçlamalar, iftiralar, asılsız dedikodular üretilmiştir. Halen de bazı insanların bilinçaltlarında Yahudilere karşı bu hurafelerin getirdiği ön yargı ve antipatiler vardır. Bir Müslüman asla böyle bir bakış açısı ve tutum içine giremez. Allah "Kitap Ehli"nin var olduğunu bize Kuran'da bildirmiş, hangi konularda yanılgılar içinde olduklarını açıklamış, ama bununla birlikte onlara karşı iyilik ve adaletle davranmamızı emretmiştir. Allah bir ayette, Kitap Ehline karşı şöyle söylememizi emreder: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
Sonuç olarak, Siyonizmin insanlık suçlarının her Müslümanda bir tepki ve "buğz" uyandırması doğaldır. Ancak bunun hiçbir zaman adaletsiz bir tepkiye dönüşmemesi gerekir. Allah bu konuda bizleri uyarır ve "... Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır" şeklinde (Maide Suresi, 8) buyurur.
Kitap Ehli ve Müslümanlar, birbirlerinin hasmı değil müttefikidirler. Özellikle dünyada ateist ve din-düşmanı ideolojilerin mevcut olduğu çağımızda, aynı şekilde Allah'a inanan ve aynı ahlaki değerleri savunan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların iş birliği yapmaları gerekmektedir. Allah Kuran'da, Müslümanlara, Kitap Ehli hakkında bir emir vermekte; onları "ortak bir kelimede birleşmeye" çağırmalarını şöyle bildirmektedir:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim... (Al-i İmran Suresi, 64)

Bizim Yahudilere ve Hıristiyanlara olan çağrımız da budur: Allah'a iman eden ve O'nun vahyine itaat eden insanlar olarak, gelin ortak bir "iman" kelimesinde birleşelim. Hepimiz Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allah'ı sevelim. O'nun emirlerine uyalım. Ve Allah'ın bizi daha da doğruya eriştirmesi için dua edelim. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bu şekilde ortak bir kelimede birleştiklerinde, birbirlerinin düşmanı değil dostu olduklarını anladıklarında, asıl zararlı akımların ateizm ve dinsizlik olduğunu gördüklerinde, dünya çok daha farklı bir yer olacaktır. Asırlardır süren çatışmalar, husumetler, korkular, terör eylemleri sona erecek ve "ortak bir kelime" üzerinde sevgi, saygı ve huzura dayalı bir "medeniyetler barışı" kurulacaktır.


Tarihi Doğru Algılamak

Bu kitapta ortaya konmak istenen mesajlardan biri, olayların genelde "resmi ve genel" görüntüsünden farklı olduğu ve bunların bize anlatılandan daha değişik yönleri olabileceğidir. Sanırız bu, kitabın çoğu yerinde de belgelerle ve bilimsel yöntemlerle ispat edildi. Bu durumda şu soru çıkıyor karşımıza: Dünyayı ve insanı anlamak için Aydınlanma Çağı'ndan beri temel kaynak olarak kabul edilen materyalist tarih ve bilim anlayışı ve bunların üzerine inşa edilen dünya görüşü ne denli geçerlidir?
Allah Kuran'da bizlere, mikrokosmosdan evrenin oluşumuna, canlıların ve doğanın dengesinden insan vücuduna kadar sayısız konuyu 1400 sene öncesinden, bilimin ancak günümüzde keşfedebildiği biçimiyle haber vermiştir. Aynı şekilde Allah, Kuran'da geçmişte yaşayan toplumların hayatlarından örnekler vererek, insan ve toplum psikolojisi ve bazı sosyolojik gerçekler hakkında da bilgi edinmemizi sağlar.
Kuran'da en çok üzerinde durulan toplumlardan birisi ise, İsrailoğulları yani Yahudi toplumudur. Özellikle Hz. Musa'nın hayatının anlatıldığı kıssalarda, İsrailoğulları'nın yaşadığı olaylar, bu olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler ve bu toplum içinde yer alan bazı kimselerin tavır ve ahlak bozuklukları anlatılmıştır. İsrailoğulları arasında Allah'ın sınırlarını tanımamaya yatkın, kendilerini tüm diğer toplumlardan üstün gören, bu nedenle de diğer insanları sömürmekte ve onlara eziyet etmekte bir sakınca görmeyen kimselerin olduğu Kuran'da bize bildirilen bir gerçektir.
Bununla birlikte, Allah Kuran'da yeryüzünde "şer"rin temsilcisi olan organize bir gücün de var olduğunu ve var olacağını da bildirmiştir. Özellikle Müslümanlara karşı düşmanca tavır alan bu "organize güç odakları", çoğu zaman "kavmin önde gelenleri", olarak ifade edilen elitler arasında yer almaktadır, ki bu tanım masonluk ve benzeri örgütlere çok uymaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:

Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini, orada hileli düzenler kursunlar diye, oranın suçlu günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (En'am Suresi, 123)

... Kötülüğü örgütleyip düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azab vardır... (Fatır Suresi, 10)

Doğrusu onlar hileli bir düzen planlayıp-kuruyorlar. (Tarık Suresi, 15)

Ayrıca Kuran'da Enfal Suresi'nin 18., Rad Suresi'nin 33., Rad Suresi'nin 42., İbrahim Suresi'nin 46., Neml Suresi'nin 50., Sebe Suresi'nin 33., Tur Suresi'nin 42., Nuh Suresi'nin 22., Tarık Suresi'nin 15. ayetinde ve daha pek çok ayette "hileli düzen kurucuları"ndan bahsedilmektedir.
İşte bu kitapta amaçlanan, bu ayetlerle bildirilen gerçeklerin, örnekleriyle ve delilleriyle ortaya konmasıdır. Unutulmamalıdır ki, Kuran'da bildirilen haberler, tüm zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Allah Kuran'da bildirdiği kıssalar ile bizlere huzurlu ve güvenli bir hayat için alınması gereken tedbirleri, kimlerin böyle bir dünya düzeninin karşısında yer aldığını, bu kişilerin karakteristik özelliklerini ve ne gibi yollara başvurabileceklerini bildirmiştir. Buna rağmen, bu gerçek İslam'ı tanımayanlar ve Kuran hakkında eksik bilgiye sahip olanlar tarafından tam anlamıyla anlaşılamaz. Bu kişilerin Kuran hakkındaki yanlış zanları ise bir ayette şu şekilde belirtilmiştir:

Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Geçmişlerin masallarıdır' dedi. Asla, hayır; onların kazanmakta oldukları kalpleri üzerinde pas tutmuştur. Hayır; gerçekten onlar, Rablerinden perdelenerek yoksun tutulmuşlardır. (Mutaffifin Suresi, 13-15)

Bu kavrayış eksikliğinin en önemli nedenlerinden birisi, söz konusu kişilerin Allah'ı gereği gibi takdir edememeleri ve kader gerçeğini bilmemeleridir. Geçmişte yaşanan ve geleceğe dair her olay yalnızca Allah'ın takdir ettiği kader ile gerçekleşmektedir. Tarih boyunca yaşamış ve gelecekte yaşayacak olan tüm toplumları, bütün eylemleri, kültürel değerleri, düşünceleri, tepkileri, kuruluş ve yıkılış tarihleri ile birlikte yaratan Allah'tır. Dolayısıyla, Allah bize Kuran'da geçmiş toplumlardan örnekler verirken, benzer durumların günümüzde veya gelecekte de yaşanabileceğini bildirmekte, bu muhtemel durumlar karşısında en akılcı ve en uygun tepkinin ne olduğunu göstermektedir.


'Antisemitizm', 'anti-Siyonizm'?...

Yukarıda sözünü ettiğimiz "İsrailoğulları" faktörünü incelerken çok önemli bir kavram kargaşasının üzerinde biraz durmak, antisemitizm (Yahudi aleyhtarlığı) ve anti-Siyonizm (Siyonizm karşıtlığı) arasındaki büyük farkı belirlemek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Antisemitizmi, "iyi olsun kötü olsun, Yahudilere ait olan ve Yahudilerin ürettiği herşeye karşı olmak" şeklinde tanımlayabiliriz. Hiçbir temele dayanmayan bir genellemeyi yansıtan bu görüş, yaşlı-genç, dindar-dinsiz, masum-suçlu ayrımı yapmadan tüm Yahudileri "düşman" olarak kabul eder.
Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, Müslümanlar için önemli olan Allah'ın Kuran'da bu konuda bize ne emrettiğidir. Allah Kuran'da, ne Yahudilere ne de başka bir topluma karşı, yalnızca ırkı nedeniyle düşmanca veya öfkeli bir tutum sergilenmesini kesin olarak yasaklamıştır. İnsanları Allah katında üstün kılan özellikleri, ne ırkları ne de dünya hayatındaki konumlarıdır. Allah katında üstünlük yalnızca takvaya göredir. Bununla birlikte Müslümanların bir topluma karşı buğz etmeleri ancak, o toplumun mazlum insanlara açıkça zulmettiği, acımasızca baskı uyguladığı durumlar için geçerli olabilir. Ki böyle bir durumda vicdan sahibi her insan, haksızlığa karşı hakkın ve doğrunun yanında yer almakla yükümlüdür. Üstelik Müslümanlar, böyle bir kızgınlık duysalar bile, bu kişilere karşı da adil davranmakla ve onları en güzel üslupla doğruya ve güzele davet etmekle sorumludurlar.
Dolayısıyla bu kitapta amacımız, Siyonizmin aldatmacalarına kapılmış Yahudilere, "biz üstün bir ırkız" gibi bir yanılgıya kapılarak, kendilerini diğer insanlardan ayırma yanlışına düştüklerini göstermek, onları bu ırkçı ideolojiden vazgeçmeye davet etmek, bu sapkın inanışın neden olduğu zararları, döktüğü kanların bilançosunu ortaya koymak olacaktır.
Ne var ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de Siyonizmin acımasız ve vahşi uygulamalarını eleştiren pek çok insan, çoğu zaman antisemit olmakla suçlanmaktadır. Öyle ki, kendileri de İsrail vatandaşı veya Yahudi olmalarına rağmen, Siyonizmi eleştiren kimseler ihanetle itham edilmektedirler. Aslında antisemitizm ile anti-Siyonizmi aynı şeyler gibi göstermek "Siyonist" Yahudilerin önemli bir taktiğidir. Dünyaca ünlü dil bilimci, Yahudi fakat "anti-Siyonist" yazar Noam Chomsky, "antisemitizm" ile "anti-Siyonizm"in eş tutularak eleştirilerin nasıl susturulduğunu şöyle anlatmaktadır:
"Antisemitizm suçlamalarına başvurulması, İsrail'e yönelik eleştirileri susturmak için çok sık kullanılan ve çoğunlukla da etkili bir yöntemdir. İşçi Partili saygın İsrailli diplomat Abba Eban bile 'Yahudi olmayan dünya ile diyaloglarımızda ana görevlerden biri anti-Siyonizm ile antisemitizm arasında hiçbir ayrım olmadığını göstermektir' diye yazabilmektedir." (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf. 41)
Uluslararası Yahudi organizasyonu B'nai B'rith de (yine aynı taktik gereği) antisemitizmin anti-Siyonizmle aynı anlama geldiğini iddia etmektedir:
"B'nai B'rith bugün antisemitizmin anti-Siyonizmle aynı anlama geldiğini varsaymaktadır. Dolayısıyla İsrail'in eleştirilmesi antisemitizmin yeni bir biçimi olarak görülmektedir." (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf. 41)
Bizim amacımız da Siyonizmin yanılgılarını ve çarpıklıklarını gösterebilmek, samimi Yahudilerin kendilerine verilmiş olan yanlış telkinlere aldanmadan, İslam'ı ve Müslümanları en doğru şekilde değerlendirmelerini sağlayabilmektir. Bu çağrı İslam ahlakının hoşgörüsü altında asırlardır birarada yaşadığımız Yahudi vatandaşlarımıza yapılmaktadır.
İsrail'in işlediği insanlık suçlarının, ülkemizdeki Musevi vatandaşlarımız veya dünyanın herhangi bir yerindeki Musevi cemaati ile hiçbir şekilde ilişkilendirilemeyeceği herkes tarafından çok iyi bilinmelidir. Müslümanlar, kendileriyle pek çok yönden ortak bir inancı ve ahlak anlayışını savunan Musevilere kuşkusuz saygıyla ve dosktça yaklaşmakla yükümlüdürler. Eleştirilmesi gereken Yahudi inancı, Yahudi gelenekleri, Yahudi kültürü değil, bu inancı ve kültürü dejenere ederek saldırgan bir siyasi ideoloji haline getirmek isteyen ırkçı Siyonist ideolojidir.


Komplo Teorileri Üzerine...

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da "komplo teorileri"dir. Bu kitapla benzer konuları ele alan yayınlarda, Siyonizmin, İsrail'in, ABD'nin herhangi bir "manipülasyon"u, olaylar üzerindeki herhangi bir yönlendirmesi ortaya konduğunda, kimi çevreler hemen, "komplo teorileri üretmekle bir yere varılamayacağını, hayali düşmanlar oluşturmamak gerektiğini" bildirmektedirler. Olayların ardında bazı güç odaklarının bulunabileceğini düşünmek, bunların var olup olmadığına dair araştırma yapmak, "bilim dışı" bir saplantı, hatta bir tür "paranoya" olarak değerlendirilmektedir.
Gerçekten de tüm dünyayı bir "komplolar sergisi" olarak değerlendirmek doğru değildir. Ayrıca şimdiye dek, Türkiye dahil sayısız ülkede, Siyonizm ve masonluk konularında tamamen "hayal ürünü" olarak nitelendirilebilecek şeyler yazıldığını görmemek de mümkün değildir. Hiçbir gerçekçi kaynağa dayanmadan, yalnızca fanatik, antisemit duygularla yazılan bu tür kitaplar, aslında daha çok karşı olduklarını ilan ettikleri çevrelerin işine yaramaktadır. Okumakta olduğunuz bu kitapta yer alan anlatımlar ise, tamamen bilimsel yöntemlerle, derinlemesine yapılan araştırmalar sonucunda ortaya kondu.
Bunun yanı sıra şunu da vurgulamak gerek; biz bu kitapta olayları incelerken söz konusu olayların sosyolojik, kültürel boyutlarının varlığını yok saymadık. Örneğin "Güneydoğu sorunu"nu incelerken, olayın kültürel, ekonomik, sosyolojik yönleri olduğunu görmezden gelmedik. Ama bu kitabın konusu gereği, "politik" boyutunu inceledik, olayda rolü kesinlikle azımsanamayacak olan "dış güçler faktörü"ne yeni bir bakış açısı kazandırmaya, "İsrail faktörü"nü de gündeme getirmeye çalıştık. Sorunun çözümü ise elbette "dış güçler" faktörünü doğru tespit etmekten ve bunun yanında bölge halkının devlete bağlılığını pekiştirecek pek çok kültürel, ekonomik hamle gerçekleştirmekle mümkün olabilecektir.
Siyaset bilimciler bilir ki, politikada hiçbir şey hesapsız olmaz. Politik bir eylem yapmak aslında son derece kolaydır. Önemli olan doğru şartlarda, doğru zamanda, doğru "manivela"nın kullanılmasıdır. Örneğin, gerekli sosyolojik ve ekonomik şartlar oluştuktan sonra, hedefe uygun birkaç provokasyonla savaş çıkarmak çok kolaydır. Eğer siyasette yalnız "görünen"le yetinirsek, İran-Irak Savaşı'nın Şatt-ül Arap meselesinden çıktığına ya da dünyanın pek çok köşesinde yaşanan çatışmaların "demokrasi aşkı" uğruna yaşandığına inanmamız gerekir. Oysa dünya siyaseti sistemsiz gelişmez, bu başlı başına bir bilim dalıdır. Pek çok strateji kuruluşu dünyayı yönlendirmek için vardır. Bunların belirlediği stratejilerin olaylardaki rolünü göz ardı etmek, objektiflik veya bilimsellik değil neredeyse bir tür "saflık" olacaktır.
Ancak yanlış bir tür "komplo teorisi" mantığı da geliştirmek gerekir. Tüm olayları yaratanın Allah olduğu gerçeğini unutup, olayların birtakım sahte ilahlar tarafından kontrol edildiğini zannetmekte son derece yanlış bir bakış açısıdır.
Allah evreni ve evrendeki tüm varlıkları belirlenmiş bir kader ile yaratmıştır. Ve insan doğruya ancak bu gerçeği kavradığında ulaşır.
Gerçekte ise Siyonizm, masonluk ve benzeri "güç odakları"ndan söz ederken, bu güç odaklarının gücünün, Allah'ın tayin ettiği kader ile belirlenmiş bir güçten ibaret olduğunun bilinmesi gerekir. Allah'ın Kuran'da bize bildirdiği gibi, "hayır ve şerrin hepsi Allah'ın emri ile" gerçekleşmektedir.
Allah bu konuda ayetlerde şu şekilde buyurmaktadr:

Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini, orada hileli düzenler kursunlar diye, oranın suçlu günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (Enam Suresi, 123)

Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar... (İsra Suresi, 16)

Ayetlerde belirtilen "kıldık" ya da "emrederiz" ifadeleri, hileli düzenleri -ya da komploları- yapanlar olacağını, fakat bunların İlahi kaderin dışında olmadığını bildirmektedir. Bu nedenle bazı "önde gelenlerin", "hileli düzenler" kurduğunu tespit etmek onların değil, asıl Rabbimizin iradesinin hakimiyetini açıkça göstermektedir.
Dileğimiz, Allah'ın "Onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar." (Zümer Suresi, 18) ayetiyle bildirdiği gibi, önyargısız bir ortamda, her sözün dinlenmesi ve en güzelinin kabul edilmesidir.




Siyonizm İçin Önsöz


Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenerasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal bir anlayışa dönüşmüştür. Radikal Siyonizm ise, ırkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir. Temeli sosyal Darwinizm gibi din ahlakına uygun olmayan akımlara dayanmaktadır.
Yahudilerin atalarının toprakları olan bugünkü İsrail'de diledikleri gibi yaşamaları, ticaretlerinde, ibadetlerinde, insani haklarını kullanmakta özgür olmaları en doğal haklarıdır. Bununla birlikte, aynı topraklar Müslümanlar için de kutsaldır. Ve Müslümanların da bu topraklarda diledikleri gibi yaşamak, varlıklarını devam ettirmek hakları vardır. Bu hak, elbette Hıristiyanlar için de geçerlidir. Ancak günümüzde, din ahlakına uygun olmayan ideolojilerin etkisi altında kalan bazı kesimler, her iki toplumun da karşılıklı varlık hakkını inkar etmeye kalkışmakta, terör ve şiddete başvurarak bir diğerini bu topraklardan silmeye gayret etmektedir. Bunlardan biri, Yahudilerin vatan sevgisini temel alan Siyonist ideolojiyi çarpıtarak din ahlakına uygun olmayan ırkçı ve acımasız bir ideolojiye dönüştüren radikallerdir.
Çeşitli kitaplarımızda olduğu gibi bu kitabımızda da, eleştirilen vatansever Yahudilerin meşru davranışları ve talepleri değil, radikal ve ırkçı bir anlayışa sahip olan bazı Siyonistlerin zihniyetleri ve uygulamalarıdır. Nitekim Ortadoğu barışını tehlikeye atanlar da söz konusu radikaller Siyonistlerdir. Ayrıca günümüzde de gerek barış yanlısı İsrail vatandaşları, gerek dindar Yahudiler, gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı, hatta ılımlı Siyonistlerin bizzat kendileri radikal Siyonizme karşı çıkmakta, bu ideolojinin ırkçı ve din ahlakına uygun olmayan yorumlarını şiddetle eleştirmektedirler.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Peygamberimiz (sav)'in sünnetinde ve Kuran ahlakında hiçbir yeri olmayan intihar saldırılarını gerçekleştirenler de büyük bir hata içindedirler. Masum sivilleri katletmek İslam ahlakıyla asla bağdaşmaz ve hiçbir samimi Müslüman tarafından da kabul edilemez. Müslümanların haksızlığa ve zulme karşı tepkisi her zaman Kuran'a ve sünnete uygun olmalıdır. Barış ve sevgi dini olan İslam'da şiddetin yeri olmadığı da açıktır.
Siyonizmin ilk dönemlerinde öne sürülen propagandaların aksine, daha sonra bazı çevreler tarafından şiddet yanlısı bir akıma dönüştürüldüğü, huzur ve güvenliği açıkça tehdit ettiği ve radikal Siyonizmin yalnızca Arapların değil Yahudilerin de büyük kayıplar vermesine neden olduğu yaşanan tarihi tecrübelerle ispat edilmiştir. Tarih, radikal Siyonist ideolojiden vazgeçilmediği müddetçe, Yahudilerin -dolayısıyla da komşularının ve bölgenin- barışa kavuşamayacağını göstermektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarlanmaması, Ortadoğu'nun kalıcı barışa kavuşması, Yahudilerin ve Arapların kendi topraklarında huzur ve güvenlik içinde yaşamaları her iki tarafın da, her türlü radikal düşünce ve akımdan vazgeçerek, gerçek din ahlakına yönelmeleri ile mümkündür. Bu kitapta yer alan tarihi gerçeklerin bu yolda önemli bir adım olmasını temenni ediyoruz.


Giriş

KABALA'NIN GİZEMİ


İsrailoğuları'nın Mısır'dan çıkışı, dünya tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilebilir. Bundan tahminen 3.200 yıl önce gerçekleşmiş olan bu olay, günümüze kadar uzanan bazı akımların da çıkış noktasıdır.
Bu konuda bize en güvenilir bilgileri veren kaynak ise, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği son İlahi kitap olan Kuran-ı Kerim'dir.
Kuran'da İsrailoğulları'nın Hz. Musa önderliğinde Mısır'dan çıkarak Firavun zulmünden kurtulmaları detaylı olarak anlatılır. Firavun, köle olarak çalıştırdığı İsrailoğulları'nı serbest bırakmaya yanaşmamış, ancak Allah'ın Hz. Musa'ya verdiği mucizeler ve Firavun kavmine gönderdiği felaketler karşısında zayıf düşmüş, İsrailoğulları da bu sayede toplanıp Mısır'dan bir gecede topluca göçe başlamışlardır. Ardından Firavun'un saldırısı gelmiş ve Allah Hz. Musa'ya verdiği mucizelerle İsrailoğulları'nı kurtarmıştır.
İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışı hakkında Kuran'da açıklanan önemli gerçeklerden biri ise, İsrailoğuları'nın, Hz. Musa vesilesiyle Firavun zulmünden kurtarılmış olmalarına rağmen, Allah'a ve dinine karşı isyankar davranmalarıdır. İsrailoğulları, Hz. Musa tarafından kendilerine tebliğ edilen tevhid dinini bir türlü kavrayamamış, sürekli olarak putperestliğe eğilim göstermişlerdir.
Kuran'da İsrailoğulları'nın bu sapkın anlayışı şöyle anlatılır:

İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi. Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler de geçersizdir. (Araf Suresi, 138-139)

İsrailoğulları'nın bu sapkın eğilimi Hz. Musa'nın uyarılarına rağmen devam etmiş ve Hz. Musa'nın kendilerinden ayrılıp Tur Dağı'na tek başına gitmesi üzerine iyice ortaya çıkmıştır. Samiri adlı kişi Hz. Musa'nın yokluğundan yararlanarak ortaya çıkmış, İsrailoğulları'nın putperest eğilimlerini körükleyerek kavmi, bir buzağı heykeli yapıp ona tapınmaya ikna etmiştir:

Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"
Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."
Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin ilahınız ve Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler. (Taha Suresi, 86-88)

Peki acaba neden İsrailoğulları'nda put yapıp ona tapınmak gibi garip bir eğilim vardır? Bu eğilimin kökeni nedir?
Daha öncesinde böyle bir putperest inanca sahip olmayan bir toplumun bir anda aniden bir put yapmak ve ona tapınmak gibi son derece saçma bir eyleme girişmeyeceği açıktır. Bunu, ancak putperestliği doğal karşılayan, bu saçma inancı benimsemiş insanlar yapabilir.
Oysa İsrailoğulları, ataları olan Hz. İbrahim'den itibaren hep tek İlaha iman etmiş bir kavimdir. "İsrailoğulları" ifadesi, Hz. İbrahim'in torunu olan Hz. Yakub'un oğullarını ve onlardan gelen Yahudi soyunu ifade eder. İsrailoğulları, ataları Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup'tan tek Allah'a iman etmeye dayalı tevhid inancını miras almış ve korumuşlardır. Hz. Yusuf'la beraber Mısır'a girmişler, burada uzun zaman yaşamışlar, ama Mısır'ın putperest dinine rağmen tevhid inancını muhafaza etmişlerdir. Hz. Musa kendilerine geldiğinde de, İsrailoğulları'nın tek Allah'a iman eden bir kavim oldukları Kuran'daki kıssalardan anlaşılmaktadır.
Peki bu durumda İsrailoğulları'nın, hem de Hz. Musa tarafından kendilerine gösterilen pek çok mucizenin ardından, bir anda kolayca putperestliğe eğilim göstermelerinin nedeni ne olabilir?
Bunun tek açıklaması, İsrailoğulları'nın, her ne kadar tevhid dini üzerine yaşayan bir toplum olsalar da, çevrelerindeki putperest kavimlerden etkilenmeleri, Allah'ın kendileri için seçtiği din yerine putperestliğe özenmeleridir.
Konuyu tarihsel kayıtların eşliğinde incelediğimizde, İsrailoğulları'nı etkileyen putperest kültürün, uzun devirler içinde yaşadıkları Eski Mısır olduğunu görürüz. Bizi bu sonuca götüren önemli bir gösterge, Hz. Musa Tur Dağı'nda iken İsrailoğulları'nın saparak tapındıkları "böğüren buzağı heykeli"nin, aslında Mısır'daki Hathor ve Aphis adlı putların bir taklidi oluşudur. Hıristiyan araştırmacı Richard Rives, "Too Long in the Sun" (Güneş Altında Uzun Süre) adlı kitabında şöyle yazar:
"Mısır'ın boğa ve inek putları, yani Hathor ve Aphis, güneşe tapınmanın sembolleriydiler. Bu putlara tapınılması, Mısır'ın güneşe tapınma konusundaki uzun tarihinin sadece bir parçasını oluşturuyordu. Sina Dağı'ndaki (İsrailoğulları'nın tapındığı) altın buzağı ise, orada kutlanan bayramın güneşe tapınmayla ilgili olduğunu gösterir.".
Mısır'ın putperest dininin İsrailoğulları üzerindeki etkisi pek çok değişik aşamada ortaya çıkmıştır. Başta da belirttiğimiz gibi, putperest bir kavimle karşılaştıklarında hemen bu sapkın inanca eğilim göstermiş ve ayette haber verildiği üzere, "Ey Musa, onların ilahları gibi, sen de bize bir ilah yap" demişlerdir. (Araf Suresi, 138-139) Hz. Musa'ya karşı söyledikleri, "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız" (Bakara Suresi, 55) şeklindeki söz de, Mısır'ın putperest dininde olduğu gibi "gözle görülen", yani maddi varlıklara (putlara) tapmak istediklerini göstermektedir.
İsrailoğulları'nın burada özetlediğimiz Eski Mısır kaynaklı putperest eğilimi son derece önemlidir ve bize Tevrat'ın tahrifi ve Kabala'nın kökenleri konusunda önemli bir bakış açısı sunmaktadır. Bu iki konuyu yakından incelediğimizde, her ikisinin de kaynağında Eski Mısır'ın putperest ve materyalist dininin izlerini görürüz.

Eski Mısır'dan Kabala'ya
İsrailoğulları henüz Hz. Musa hayatta iken dahi Eski Mısır'da gördükleri putların benzerlerini yapıp onlara tapınmaya başlamışken, Hz. Musa'nın vefatının ardından daha ileri sapmalara kaymaları zor olmamıştır. Kuşkusuz tüm Yahudiler için aynı şey söylenemez, ama aralarından bazıları Mısır'ın putperest kültürünü yaşatmış, dahası bu kültürün temelini oluşturan Mısır rahiplerinin (Firavun büyücülerinin) öğretilerini sürdürmüş, bu öğretileri Yahudiliğin içine sokarak onu tahrif etmişlerdir.
Eski Mısır'dan Yahudiliğe devrolunan öğreti, Kabala'dır. Kabala da, aynı Mısır rahiplerinin sistemi gibi, ezoterik (gizemli) bir öğreti olarak yayılmış ve yine Mısır rahipleri gibi temelde büyü ile ilgilenmiştir. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, "Kabala, Tradition of Hidden Knowledge" (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala'yı şöyle tanımlamaktadır:
"Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur."
Kabala'nın en önemli özelliği, büyü ile yakından ilgili olmasıdır. Kabala'yı tanıtan en tanınmış kitaplardan biri "Die Kabala" (Von Papus) da, Kabala-büyü ilişkisini şöyle vurgular:
"Kabala'nın teorisi, büyünün genel teorisine bağlanır."
Kabala'nın dikkat çekici bir yönü ise, Tevrat'taki yaratılış anlatımından çok farklı bir anlatım içermesi, Eski Mısır'ın maddenin sürekliliğine dayalı materyalist görüşünü korumasıdır. Türk masonlarından Murat Özgen Ayfer bu konuda şunları yazmaktadır:
"Tevrat'ın ortaya çıkışından çok daha eski bir tarihte oluşturulmuş bulunduğunu göstermektedir. Kabala'nın en önemli bölümü, evrenin oluşturulmasına ilişkin kuramıdır. Bu kuram, teist dinlerde benimsenen yaratılıştan pek farklıdır. Kabala'ya göre, yaratılışın başlangıcında, "daireler" ya da "yörüngeler" anlamına gelen ve SEFİROT olarak anılan, hem özdeksel (maddi) hem de tinsel (manevi) nitelikli oluşumlar doğmuştur. Bunların toplam sayısı 32'dir; ilk onu Güneş Sistemi'ni, diğerleri ise uzaydaki öteki yıldız kümelerini temsil ederler. Kabala'nın bu özelliği, eski astrolojik inanç sistemleriyle yakın bir bağlantısının bulunduğunu ortaya koyar... Böylece Kabala, Yahudi dininden bir haylice uzaklaşır; Doğu'nun eski gizemci inanç sistemleriyle... çok daha bağdaşır." (Masonluk Nedir ve Nasıldır?, Murat Özgen Ayfer, İstanbul, 1992, s. 298-299)
Eski Mısır'ın materyalist, büyüye dayalı ezoterik öğretilerini devralan Yahudiler, Tevrat'ın bu konudaki yasaklamalarını tamamen göz ardı ederek, diğer putperest kavimlerin büyü ritüellerini de benimsemişler ve böylece Kabala Yahudiliğin içinde ama Tevrat'a muhalif bir mistik öğreti olarak gelişmiştir. İngiliz yazar Nesta H. Webster "Ancient Secret Tradition" (Antik Gizli Gelenek) adlı makalesinde, bu konuyu şöyle açıklar:
"Büyücülük, bildiğimiz kadarıyla, Filistin'in İsrailoğulları tarafından işgal edilmesinden önce, Kenanlılar tarafından uygulanıyordu. Mısır, Hindistan ve Yunanistan da kendi kahinlerine ve büyücülerine sahipti. Musa Yasası'nda (Tevrat'ta) büyücülük aleyhinde yapılmış lanetlemelere karşı, Yahudiler, bu uyarıları göz ardı ederek, bu öğretiye kendilerini bulaştırdılar ve sahip oldukları kutsal geleneği, diğer ırklardan aldıkları büyüsel düşüncelerle karıştırdılar. Aynı zamanda Yahudi Kabalası'nın spekülatif yönü, Perslerin büyücülüğünden, neo-Platonizm'den ve yeni Pisagorculuk'tan etkilendi. Dolayısıyla, Kabala karşıtlarının, Kabala'nın saf bir Yahudi kökenden gelmediği şeklindeki itirazlarının haklı temeli vardır." (Ancient Secret Tradition, Secret Societies And Subversive Movements, Nesta Webster, Boswell Publishing Co., Ltd., London, 1924)
Kuran'da bu konuya işaret eden bir ayet bulunmaktadır. Allah, İsrailoğulları'nın, kendi dinlerinin dışındaki kaynaklardan şeytani büyü öğretileri öğrendiklerini şöyle haber vermektedir:

Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi, ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 102)

Ayette bazı Yahudilerin, ahirette kayba uğrayacaklarını bilmelerine rağmen, büyü öğrendikleri ve uyguladıkları haber verilmektedir. Yine ayetteki ifadeyle, söz konusu Yahudiler, bu şekilde Allah'ın kendilerine indirdiği şeriattan sapmış ve putperestlerin kültürüne (büyü öğretilerine) özenerek "kendi nefislerini satmış", yani imandan vazgeçmişlerdir.
Bu ayette haber verilen gerçek, Yahudi tarihindeki önemli bir mücadelenin de ana hatlarını göstermektedir. Bu mücadele, Allah'ın Yahudilere gönderdiği peygamberler ve bu peygamberlere itaat eden mümin Yahudiler ile, Allah'ın emirlerine isyan eden, çevrelerindeki putperest kavimlere özenerek Allah'ın şeriatı yerine onların inanç ve kültürlerine eğilim gösteren sapkın Yahudiler arasındadır.
İşin ilginç yanı, bu mücadaleye bazı Yahudi olmayan kimselerin de katılmasıdır. Kabala ve ona dayalı pagan öğretiler, sadece Yahudiler içinde değil, Yahudi olmayanlar arasında da yankı bulmuştur.
Bu Yahudi olmayan Kabala hayranlarının örgütü ise, masonluktur.

Masonluğun Felsefesi Kabala
Masonluk felsefesi üzerinde de Kabala'nın etkisi yoğun olarak görülür. Bu konu masonik dergi ve kitaplarda üstü kapalı olarak anlatılır. Örneğin Amerikan masonluğunun yayın organı New Age dergisi, Kabala ile masonluk arasındaki bağlantıyı şöyle dile getiriyor:
"Kabala, bilinç altının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerinin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür." (New Age, sf.31)
"Masonlar ana düşüncelerini ve belirgin sembollerini Kabala'dan almışlardır. Amblemlerin pek çoğu da Kabala kaynaklıdır. Örneğin; Jakin ve Boaz sütunları Kabalist bir eser olan Chearé Ora'dan alınmıştır. Masonluğun, Kabala'nın felsefesiyle olan çok büyük benzerliği çok yerde belirtilmiştir." (La Kabbala, Henri Seronya)
Türk mason kaynakları da bu bağlantıyı aynı çarpıcılıkta işlerler:
"Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes'in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği (Tradition Orale-Kabbala) vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes'in hakiki manasını anlayabilirler. Biz de bu gelenek (Kabala) etrafında teessüs eden (kurulan), yüksek felsefeyi hülasa etmeye çalışıyoruz." (Selamet Mahfili, 4. Konferans, sf.48)
Fakat bu sır çok az masonun bildiği gerçektir. Masonluğa yeni giren birisini derece derece eğiten masonlar, Kabalist felsefeyi ona yavaş bir şekilde aşılarlar. 33 derece içinde giderek yükselen mason, öğrendiği felsefenin Kabala olduğunu çok sonraları öğrenir. Masonların deyimiyle "ışık, uykulu gözlere yavaş yavaş verilir."
Bir masonun özelikle 27. dereceyi aşabilmesi için tüm inançlarını ve dünya görüşünü masonluk prensiplerine uydurmaya kesin olarak karar vermiş olması gerekmektedir. Çünkü bu dereceden sonra masonluk bambaşka bir şekle bürünür. Bundan sonra mason, gizli bir eğitime alınır. Hayatın, Kabala'da yer alan mistik şifre sistemleriyle yorumu yapılır. Her türlü kavram yerini tamamen Kabala esaslı sembol ve simgelere bırakmıştır. Kabala'nın en belirgin özelliği olan büyü, bu aşamada devreye girer.

Masonlukta Büyü
Kabala'yı felsefelerinin temeli edinen masonlar, elbette büyü ile ilgilenmektedirler. Ancak çok üst dereceli masonların bildiği ve katıldığı büyü ayinleri masonlukta büyük önem taşır:
"İnisyatik ve hermetik gelenek içinde yer alan masonluğun geniş manadaki büyücülükle bir yakınlığı vardır." (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)
Çırak, Kalfa, Usta isimli mason yayınında, masonik yemin töreni şöyle anlatılır:
"Tören üç kısımdan oluşur: Yakarma, söz verme, lanetleme. Yakarma: Masonik ilahlara ve şeytani kuvvetlere, yemin garantisi olarak çağırıda bulunur. Söz verme: şeytana verilen yeminin konusudur. Lanetleme: yeminin tutulmaması halinde uygulanacak ölüm cezasıdır." (Çırak, Kalfa, Usta, sf.40)
Masonlukta şeytan karanlığı aydınlatan bir güç olarak tasvir edilir:
"Şeytanın feneri ulaşacağın yerdeki karanlığı aydınlatır." (Mason Dergisi, s.29, sf.23)
Masonluk, Kabala'nın prensipleri doğrultusunda, kara ayin denilen törenleri, felsefesinin en önemli unsurlarından saymaktadır.
"Masonluğun bazı kolları evreni etkilemek için büyücülüğün icrasını kendilerine amaç edinmişlerdir." (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)
Masonik kaynaklarda anlatıldığına göre, masonlukta 33. dereceye gelecek kişide aranılan en önemli özelliklerden biri, medyumluğa olan yatkınlığıdır. 7 yılda bir, 7. ayın 7. gününde 7 büyük locadan 7 medyum üstadın katılımıyla toplantılar yapılır.
Masonluğun bilenen sembollerinin haricinde, sadece büyü törenlerine has tütsü, cam küre gibi malzemeler toplantının dekorunda yer alır. Masanın üzerine bir keçi kafatası konur. 7 kollu şamdanın 7 mumu yakıldıktan sonra seans başlar. Kabala'daki büyülü kelimeler dakikalarca tekrarlanır. Tören sırasında kimse konuşmaz, birbirine bakmaz dikkat dağıtacak en ufak bir hareket yapılmaz.
Bu ayinler masonların dış dünyadan en çok gizlemeye çalıştıkları sırlarından birisidir. Düşük dereceli masonlardan hiçbirisinin bu ayinlerden haberi olmaz.
Şeytana tapınma ayinlerinin bir masona açıklanması için, masonların deyimiyle masonik ilkelerle, iyice yoğrulmuş olması gerekir. Ancak yeterli "olgunluğa" geldiğinde kendisine bu sır verilir.
Dereceler içinde giderek yükselen mason, Allah inancını, ahlaki değerlerini yitirecektir. Sonuçta ulaşacağı en önemli sırlardan birisi, kara büyü ayinleridir.
Masonluğun felsefesinin temelini de bu sır oluşturmaktadır. Bu gücün hak dine olan nefret ve düşmanlığının kökeninde de bu gerçek yatmaktadır.
Bu kitapta masonluk örgütünün hem yanılgılarla dolu karanlık felsefesini inceleyecek hem de masonların dünyadaki bazı faaliyetlerini gün ışığına çıkaracağız.

Adalet ve Sağduyunun Önemi
Hatırlatılması gereken önemli bir gerçek, masonluk konusundaki eleştirilerin, bu örgütün felsefesine yönelik olduğudur. Kuşkusuz masonluk çatısı altında da pek çok iyiniyetli ve dürüst insan bulunabilir. Dine inanan masonlar da vardır. Meseleyi bir tür siyah-beyaz basitliği içinde görmek yerine, serinkanlı ve objektif bir biçimde değerlendirmek gerekir.
Aynı prensip, bu kitapta masonlukla birlikte inceleyeceğimiz uluslararası Siyonizm konusunda da gözetilmelidir. Yahudiler, Allah'ın bir dönem seçtiği, alemlere üstün kıldığı bir millettir. Tarih boyunca pek çok baskı, zulüm ve soykırıma uğramalarına rağmen inançlarını ve kimliklerini hiç yitirmemişlerdir. Bu takdir edilmesi gereken bir özelliktir. Dahası, Hıristiyanlarla birlikte "Kitap Ehli"dirler ve dolayısıyla Müslümanlarla pek çok ortak inancı ve değeri paylaşmaktadırlar. Ancak Yahudilik içinde, Kabala ve benzeri pagan (putperest) unsurlardan etkilenen dejenere bir eğilim de, Hz. Musa zamanından bugüne kadar varlığını korumuştur. Öte yandan din-dışı ve Sosyal Darwinist bir ideoloji olan Siyonizm de Yahudileri ırkçı ve saldırgan bir anlayışa sürüklemiştir. Bu anlayışın yıkıcı etkilerini, İsrail'in 50 yılı aşkın bir süredir Ortadoğu'da uyguladığı devlet teröründe görmek mümkündür.
Kitapta bu nedenle, masonluk ile ilginç bir iş birliği içinde olan uluslararası Siyonizmin faaliyetlerini de ele alacağız. Ancak adalet ve sağduyu prensipleri ışığında hep hatırlanması gereken gerçek, Siyonist ideolojinin hataları ve haksızlıkları nedeniyle tüm bir Yahudi ulusunun veya birey olarak Yahudilerin eleştirilmesinin son derece yanlış olacağıdır. Özellikle de Siyonizme ve İsrail radikalizmine hiçbir zaman itibar etmemiş olan Türkiye'deki Musevi vatandaşlarımızın, Siyonizme yönelik eleştirilerden ayrı tutulması gerektiği açıktır.

MASONLUĞUN YAPILANMASI
Masonların dünya üzerinde bu denli güçlü ve etkili olmalarının nedeni, sağlam bir emir komuta zincirine sahip olmalarıdır. Bu sistemin en büyük özelliği gizliliğidir. Her masonik loca ve derece yalnızca kendisine verilen emirleri yerine getirir. Kurulan derece sistemi sayesinde, her locanın yalnızca en üst kademesindekiler, masonluğun genel stratejisini bilebilir.
Masonluğu en tehlikeli hale getiren yönü, faaliyetlerini büyük bir gizlilik içinde yürütmesidir. Bu yöntem nedeniyle sokaktaki insan, masonik faaliyetlerin içyüzünü fark edemez. Tek bir noktadan yönlendirilen, fakat tesadüf süsü verilen olaylara ancak çok dikkatli bir inceleme ile bakılırsa, var olan bağlantılar hissedilebilir.
"Bize verilen sırları, kalbimizin en derin köşelerinde saklamalıyız. Bir ölü kadar sessiz, bir mezar kadar ketum olmalıyız." (Mimar Sinan Dergisi S. 7, Sf. 14)
Masonluğu eğer masonlara sorarsak, alacağımız cevap, "Masonluğun bir hayır ve yardımlaşma kurumu olduğu" şeklinde olacaktır. Türkiye'de de masonluk, Türk Yükseltme Cemiyeti adı altında kurulmuştur.
Masonlar dışarı yaptıkları bütün açıklamalarda, ropörtajlarda örgütün hayırseverliğinden, iyi niyetinden bahsederler. Gerçekten de bu bilgiler doğrultusunda, masonluğun bir hayır kurumu olduğuna inanmak mümkündür. Fakat, masonların kendi kaynaklarını incelediğimizde durum biraz farklılaşır.
Herşeyden önce masonlar, kendi üyelerine mahsus olarak çıkardıkları yayınlarda devamlı gizlilik, ketumiyet ve sırları açıklamamaktan bahsederler. Masonluğa yeni giren birisi ile mason üstadı arasındaki şu diyalog, bu gizliliğin önemini ortaya koymaktadır:
"Büyük Üstad: Önce sizden bir şeref sözü isteyeceğim, aramıza alınsanız da alınmasanız da, burada görüp işittiklerinizi dışarıda hiç kimseye açıklamayacağınıza söz verir misiniz?
... Uçları size çevrilmiş bu kılıçlar yemininizi çiğnerseniz, masonluğun sizden nasıl öç alacağını ve aynı zamanda çekeceğiniz vicdan azabını göstermektedir." (Türkiye Büyük Mason Locası, Birinci Derece Tüzüğü, sf. 35)
Acaba bir hayır kurumu, niçin bu derece şiddetli bir şekilde çalışmalarını gizlemektedir? Ortaya çıkmasından korkulan şey nedir? Başka bir masonik kaynakta da şunlar yazmaktadır:
"Sembolleri ve localarda geçen olayları, tartışmaları açıklamak ahlak dışı bir harekettir; yemine ve davaya ihanettir." (Büyük Şark Dergisi, s.11, sf.12)
Demek ki, masonların ortaya çıkmasından çekindikleri bazı sırları vardır. Ve bundan dolayı gizliliği bir prensip haline getirmişlerdir. Bir mason yemininde, bu sırların önemi şöyle vurgulanır:
"Şimdi veya daha sonra bana öğretilecek Kadim Masonluk Misterleri ile bunlara ait gizli sanatları, yönleri ve noktaları, bu dereceye usulüne göre kabul edilmiş olanların dışında hiç kimseye, kim olursa olsun, hiçbir surette açıklamayacağım veya yalnız tam, kusursuz ve muntazam bir locada iken ve onların da kendim gibi düzenli olduklarına tam bir kanaat getirdikten sonra usulüne göre açıklayacağım.
Yine söz verir ve şerefim üzerine yemin ederim ki, bu sırları, hareketli veya hareketsiz hiçbir şeyin üzerine yazmayacak, basmayacak, kazımayacak, işaretlemeyecek, resmetmeyecek, kesmeyecek veya elimden gelip gücüm yettiğince de başkalarına yaptırtmayacak, yapmalarına engel olacak, yapmalarına göz yummayacağım ki, bu hareketli ve hareketsiz şeyler üzerinde herhangi bir kelime, hece, harf, işaret veya şekil, yahut bunların en küçük bir izi bile, benim ihmal veya liyakatsizliğimden dolayı sırlarımız ile misterlerimizin usulsüz olarak bir başkasının okuyup anlamasına, öğrenmesine, ortaya çıkarmasına sebep olmasın." (Çırak, 2.Derece Ritüeli, Tanju Koray, sf.32-33)
Fakat masonlar, dışarıya karşı, gizli bir örgüt olduklarını dahi kabul etmezler. Bu konuda yapılmış bir röpörtajda Türkiye'deki mason üstadlardan Şekür Ökten şöyle diyor:
"Derneğimiz, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre faaliyette bulunur. Gizli değildir. Bizim hiçbir toplantımız ve merasimimiz gizli değildir."
Üstad vekili Halil Mülküs ise şöyle demektedir:
"Biz, gizli bir cemiyet değiliz. Bunu kesinkes açıklıkla söylemek durumundayım." (Nokta Dergisi s.40 sf.26-27, 13.10.1985)
Masonların yalnızca kendi üyeleri için çıkardıkları kaynaklara baktığımızda ise, durumun farklı olduğunu görürüz. Bu kaynaklarda masonluğun gizliliği önemle vurgulanır:
"Arılar, karanlık olmazsa çalışamazlar... Sol elinizin yaptığını sağ eliniz bilmesin. Gizliliğin sayılamayacak çok etkileriyle ilgili olarak ve daha büyük şeylerle alakalı olarak sembollerin gizemli işlevleri vardır." (Şakül Gibi, 3/25 sf.20)
Masonların eşleri dahi bu sırları öğrenemezler. Mason dergisi Şakül Gibi'de masonlar ve eşleri arasında, Tekris (masonluğa giriş töreni)den itibaren başlayan sır perdesi şöyle anlatılıyor:
"Sırlarımızı kimseye söylememeye yemin etmedik mi? Tekris dönüşü evde eşinin meraklı sorularına cevap vermemek ve bu yüzden onunla aramızda ebediyen açılmayacak bir sır perdesi oluşturmak hangimizin hoşuna gitti? Kendilerine bile emanet edemediğimiz sırları nasıl olup da öğrenip muhafaza edecekler?" (Şakül Gibi s.24 c.3 sf.7)
Masonluğun dışarıya karşı takındığı hayır kurumu maskesinin altında yatan gerçek ortaya çıktığında, yeni mason bir seçim yapmak durumunda kalır. Masonluğa bu maskeye kanmış olarak katılan kişi, ya masonluğun ilkelerini kabul eder ya da masonluk dışı bırakılır. Mason dergisi Mimar Sinan, bu hayır kurumu maskesine kanarak gelen fakat sonra "hayal kırıklığına" uğrayan acemilerin toplantılara gelmeyi aksatmalarını şöyle anlatıyor:
"Masonluğu bir yardım kuruluşu olarak görüp bu tür çalışmaları bulamayınca hayal kırıklığına uğramak devamsızlığın başlıca nedeni oluyor..." (Mimar Sinan s.30 sf.11 1979)
Masonların gizledikleri gerçekler ise, kendi deyimleriyle bunlara hazırlıksız olanlar için "yıkıcı ve şaşırtıcı" olabilmektedir. Bu doğru bir tesbittir. Gerçekten bir insanı, birdenbire Allah inancından, milli kimliğinden ayırmak, materyalist yapmak kolay değildir. Bu, ancak yavaş yavaş verilecek bir telkinle mümkün olabilir.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, masonların birçoğu gerçekten ne tür emellere hizmet ettiklerini bilmemektedirler ve sadece bir hayır ve dayanışma kurumu içinde olduklarını sanmaktadırlar. Masonluğun asıl amacını bilenler, çok daha az sayıdadır. Dolayısıyla, kitap boyunca masonluğun dünya düzenindeki etkisinden söz ederken, tüm masonları bunlardan sorumlu tutmak doğru olmayacaktır. Bu kitabı hazırlarken bir amacımız da, bu teşkilatın iç yüzünü bilmeyenlere gerçekleri göstermek, aslında yanlış bir felsefenin içinde olduklarını ortaya koyarak, gerçeği görebilmelerini sağlamaktır.

Uluslararası Masonik Zirve: BİLDERBERG GRUP
Bilderberg Grup 1954 Mayısı'nda Hollanda'nın Osterbeek kentindeki Bilderberg Oteli'nde toplanan bir grup mason tarafından kuruldu. Grubu tasarlayıp oluşturan asıl kurucu İsveç Franmasonluğu üstad-ı azamı Joseph Retinger (1887-1960)'dir. Bu gizli grubun finansmanının önemli bir kısmı Amerika'daki Rockefeller Vakfı tarafından karşılanır. Diğer finansör ünlü banker Rothschild ailesidir. Bilderberg çok uluslu bir hükümet gibidir.
Bilderberg birçok kaynakta "Dünyanın Efendileri" şeklinde tanımlanır. Bilderberg Grubun geçmişine ilişkin kapsamlı bilgi bulabilmek çok zordur. Başvuru kaynaklarında kurulduğu yer, tarih ve toplantılara katılan bazı önemli şahısların isminin dışında bir bilgi bulmak mümkün değildir. Kurulduğundan bu yana Bilderberg toplantılarının tamamı basına ve kamuoyuna gizli yapılmış, burada konuşulanlar hakkında hiç kimse bilgi sahibi olamamıştır. Bu toplantılara katılanlar, burada konuşulanları ne pahasına olursa olsun bildirmeyeceklerine yemin ederler. Ünlü bir Türk siyaset adamının dediği "görevimden istifa etmemi isteseler bile burada konuşulanları kimseye söylemem" sözü bu gizliliği ortaya koymaktadır.
Örgüt, sermaye, siyaset, gizli örgütler ve iş dünyasının ünlülerini biraraya getirir. Her yıl yapılan toplantı üç gün sürer. Gizli bir masonik teşkilat olan Bilderberg'in en belirgin özelliği, devletlerin kilit noktalarında görev yapan üst düzey masonları bünyesinde toplamış olmasıdır. Bu nedenle Bilderberg, bir tür masonik zirve toplantısı olarak kabul edilmektedir. Toplantılar sırasında konuların gizli kalacağına söz verilir. Görüşmelerden sonra, yalnızca katılanlara özel bir rapor dağıtılır. Bu örgütle ilgili en detaylı bilgi İspanyol İstihbarat Örgütü'nün üst düzey yöneticisi Luis Gonzales Mata'nın kitabıdır. "Dünyanın Gerçek Efendileri" isimli kitap 1975 yılında Paris'te Bernard Grassed Yayınevi tarafından yayınlanmış, fakat piyasadan toptan satın alınmış ve okuyucuya ulaşması engellenmiştir.

Siyonizm - Masonluk İlişkisi
Masonluğun bir diğer önemli yönü, radikal Yahudi ulusçuluğu olarak tanımlayabileceğimiz Siyonizm ile olan bağlantısıdır. Bu, masonların Avrupa'da Kilise'ye karşı verdikleri mücadele sırasında şekillenmiş bir ilişkidir. Yahudiler de Kilise'nin egemen olduğu Hıristiyan Avrupa düzeninden rahatsız oldukları için, bazı etkili Yahudiler masonların savundukları materyalist, din-dışı felsefeleri ve siyasi hareketleri desteklemişlerdir. Bu da Yahudiler ile masonlar arasında geleneksel bir ittifak sağlamıştır. Masonların Kabala gibi mistik Yahudi öğretilerine olan bağlılığı da, bu ittifaka felsefi bir boyut kazandırmaktadır...
Masonlar bu bağlantıyı sürekli olarak inkar etseler de sadece kendi üyeleri için çıkardıkları gizli dergi ve kitaplarında bu konuda önemli açıklamalar yer alır .
Örneğin büyük üstad mason Selami Işındağ, "Masonluktan Esinlenmeler" isimli kitabında masonluğun kuruluşunun Siyonist amaçlar doğrultusunda olduğunu şöyle itiraf etmektedir:
"İlk aşamada gizli mason kuruluşu Babil tutsaklığıyla darmadağan olan Yahudileri bir ulusal birlik içinde toplamak istiyordu." (Masonluktan Esinlenmeler, sf.275)
Diğer mason kaynaklarında da durum bundan farklı değildir. Masonluğun Siyonizmle ve dolayısıyla Yahudilikle ilişkisinden bahseden sayısız mason yayınından bazıları şunlardır:
"Yahudisiz hiçbir mason locası yoktur. Yahudi sinagoglarında hiçbir mezhep mevcut değildir. Orada masonlarda olduğu gibi yalnız semboller vardır. Bundan dolayıdır ki İsrail Mabedi bizim tabii müttefikimizdir." (Akasya Mason Dergisi, s.62, sf.24)
Diğer bir masonik kaynak, Yahudilikle olan bağlantıyı şöyle ifade etmektedir:
"Ritüellerimizde Tevrat'tan sayısız alıntılar mevcuttur." (Mimar Sinan, 1983, s.47, sf.39)
Masonik diyalogların yer aldığı özel mason dergilerinden birinde rastlanan şu konuşma ise masonluk-Yahudilik bağlantısını tüm çarpıcılığıyla gözler önüne sermeye yetiyor:
"Büyük Üstad: Kimden sakınmalıyız?
I. Nazır: Düşmanlarımızdan ve kardeşlerimizden.
Büyük Üstad: Kardeşlerimizden sakınmamızın sebebi nedir?
I. Nazır: İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takip ediyoruz. Lakin yeni kardeşlerimiz bizim bu projemizi anlamayacaklar ve tatbikini engelleyeceklerdir.
Büyük Üstad: Kardeşlerim! Nizam vaziyeti alalım. Yahudi diyarının kurtarıcısını selamlayalım." (15. Derece Çalışma Rehberi, sf.24)
Masonluk hiçbir dönemde kuruluş amacı çerçevesinden dışarıya çıkmamış, geleneklerinden en ufak taviz vermemiştir. Masonlar geleneklerine bağlılıklarını şöyle dile getirmektedirler:
"Bizim yöntemlerimiz, geleneklere bağlılığı ile bu gelenekler etrafında kurulmuş ve geleneklere bağlılığıyla bugüne kadar yaşamıştır. Bu gelenekler yıkılırsa masonluğun da temeli yok olur." (Mimar Sinan Dergisi, s.50, sf.47)
Fakat masonlar bu bağlantının ortaya çıkmaması konusunda çok titizdirler. Mason yükümlülüklerini belirten Anderson Yasası davranış maddesi dördüncü fıkrası şöyledir:
"Mason olmayan yabancılar bulunduğunda, sözlerinizde ve tutumunuzda öyle ketum ve ihtiyatlı olunuz ki en ince zekalı yabancı bile duyulması uygun olmayan şeylerin farkına varmasın." (Akasya Mason Dergisi, s.62)
Masonluğun kurucusu olarak kabul edilen Hiram Usta'nın dahi Tevrat'ta anlatılan bir kişi olması Tevrat'a olan bağlılığın bir başka göstergesidir.

Masonik Sırların İfade Şekli: SEMBOLİZM
Masonlar için sır ve gizliliğin bir gereği olan sembolizm, çok büyük önem taşır. Semboller sayesinde açıkça ifade edilmesi mümkün olmayan pek çok gerçek, gizli bir şekilde anlatılır.
Sembolizmin kendileri için ne derecede önemli olduğunu masonlar şöyle anlatırlar:
"Masonlukta semboller, masonik ilkeleri daha iyi anlatmak, ritüellerin içerdiği aşılamaları ve öğütleri belleklere iyice yerleştirmek, bunların uzun ömürlü olmalarını sağlamak için kullanılırlar. Masonlukta sır olarak nitelendirilen şeylerin başında masonik işaretler, sözcükler ve simgelere verilen anlamlar gelir." (Sözlük, Büyük Mason Mahfili Yay., sf. 158)
Mimar Sinan dergisi de sembollerin önemini şöyle dile getiriyor:
"Masonluğun bir tarifi onun "Allegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilmiş bir ahlak sistemi" olduğudur. Loca içinde dilsiz, sessiz, hatta tozlanmamış duran amblemlerin manalarını incelemek ve bu suretle hakikatleri meydana çıkarmak hepimizin vazifesidir. Yani masonluğun sistemiyle, allegorileriyle, sembolleriyle ne öğretmek istediği hakkında bilgimiz olmalıdır." (Mimar Sinan -Sayı: 13 Yıl:4)
Görüldüğü gibi masonluk, masonlar tarafından 'sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi' olarak tanımlanmaktadır.
Bu sembollerin hangi kaynaktan geldiğine baktığımızda bu sistemin tamamen materyalist bir felsefeyi ve Kabala öğretisini ifade ettiğini görmekteyiz.
Pek çok kuruluşun ambleminde yer alan bu semboller, oradaki mason hakimiyetini diğer masonlara haber verir.
Başka mason kaynaklarında ise sembolizm önemi şu şekilde anlatılmaktadır:
"Masonların kendilerine özgü işaret ve alametleri vardır. Bunların ifade ettiği mana, ancak mason olmakla öğrenilir.
Masonlar bu sayede dünyanın her yerinde lisanından bir kelime bilmeseler bile, bulundukları memlekette kendilerini tanıtabilirler." (Şakül Gibi, 1929 s.19 c..2 sf.24)


SEMBOLLERLE YAHUDİLİK MASONLUK BAĞLANTISI

S.71
ŞAHA KALKMIŞ ASLAN

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Şaha Kalkmış Aslan

Masonik Semboller ve Aslan

"İşte kavim dişi aslan gibi kalkıyor ve kendisini aslan gibi kaldırıyor."
TEVRAT: Sayılar, 23/24

İsrail Devleti'nin amblemi de şaha kalkmış aslandır.

SİYON YILDIZI

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Siyon Yıldızı

İsrail Bayrağı

Türk Mason Locası Amblemi

YEDİ KOLLU ŞAMDAN

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Yedi Kollu Şamdan

23. Derece Mason Önlüğü

"Ve halis altından bir şamdan yapacaksın... Ve onun kandillerini yedi tane yapacaksın."
TEVRAT: Çıkış, 25/31, 37

İsrail Parlamentosu'nun amblemi de yedi kollu şamdandır.

JAKİN BOAZ SÜTUNLARI

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Jakin Boaz Sütunları

"Tevrat'ta Jakin sağda, Boaz da soldadır. Bu tertip geleneksel ve evrensel sembolizme uygundur. Ritlerde 1.Nazır, B Sütunu'nun, 2.Nazır, J Sütunu'nun dibindedir."
Çırak, Kalfa, Usta, s.83

"İki Tunç Direği yaptı... Ve direkleri mabedin eyvanına dikti ve onun adını JAKİN koydu ve sol direği dikti ve adını BOAZ koydu."
TEVRAT: 1.Krallar, 7/15, 21


S.72
NİZAM VAZİYETİ

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

3. Derece Nizam Vaziyeti

"Sağ kol parmaklar bir gönye gibi birleştirilmiş şekilde kalbin altına doğru tutulur."
3. Dereceye Mahsus Muhtıra, sf. 11

"RAB ona-dedi: Şimdi elini koynuna koy."
TEVRAT: Çıkış, 4/6

IŞIK SAÇAN KILIÇ

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Işık Saçan Kılıç

"Masonik törende, ışık saçan kılıç adayın takdisinde kullanılır. Çoğunlukla, üstad-ı muhterem, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu adayın başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vurur.
Çırak, Kalfa, Usta, sf. 41

"Ve Rab Allah hayat ağacının yolunu korumak için, Aden Bahçesi'nin şarkına Kerubileri ve her tarafa dönen kılıcın alevini koydu".
TEVRAT: Tekvin, 3/24

HİRAM USTA

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Hiram Usta Heykeli

"Ve Kral Saloman gönderip Sur'dan Hiram'ı getirtti... Hiram bütün tunç işleri işlemekte hikmetle, anlayışla ve hünerle dolu idi."
TEVRAT: 1.Krallar, 7/13

"Adayın yaşadığı ve bizzat Hiram'ı temsil ettiği Hiram efsanesi, tekris töreninin sembolik bir oyunudur."
Çırak, Kalfa, Usta, sf.102

TOKMAK

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Tokmak

G.Washington Locada tokmakla

"Ve Tokmakla Sisera'yı vurdu, başını ezdi. Ve kırıp şakaklarından deldi, geçirdi."
TEVRAT: Hakimler, 5/26


S.73
İNSAN-ASLAN-ÖKÜZ-KARTAL

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

İnsan Arslan Öküz Kartal

"Yüzlerinin benzeyişi ise, onlarda insan yüzü, sağda dördünün aslan yüzü ve solda dördünün öküz yüzü, dördünün de kartal yüzü vardı."
TEVRAT: Hezekiel, 1/10

"Zeka ile bilmek (İnsan); şiddetle istemek (Aslan); cüretle girişmek (Kartal); kuvvetle susmak (Boğa). Bu sembole kutsal kitap (Tevrat)'ta birçok yerde rastlanır."
Çırak, Kalfa, Usta, sf. 38

MASONİK TARİH

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Şalom Gazetesi üzerindeki tarih 5000'li

Masonik Tarih

"Masonik Takvime göre, tarih atmak için, takvim yılının binler hanesine dört bin ilave edilir. Bu, Masonluğun başlangıcını sembolik olarak, Tevrat'a göre dünyanın yaratılışına indirmek içindir."
Çırak, Kalfa, Usta, sf. 46

MASON MABEDİNİN BOYUTLARI

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Mason Mabedi

"Şimdi gözlerini kaldır ve bulunduğun yerden şimale ve cenuba ve şarka ve garbe bak; çünkü görmekte olduğun bütün memleketleri sana ve ebediyen senin zürriyetine vereceğim."
TEVRAT: Tekvin, 13/14-15

"Bir masona Mabed'in ölçüleri sorulduğunda: "Boyu Batıdan Doğuya, eni Kuzeyden Güneye" diye cevap verecektir."
Mason Dergisi, sayı 21, sf. 38

SÜTUNA SARILI YILAN

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Sütuna Sarılı Yılan

"Ve Rab Musa'ya dedi: "Kendine yıkıcı bir yılan yap ve onu bir sırık üzerine koy."
TEVRAT: Sayılar, 21/9

"Birçok zaman yılan birbirine sarılmış şekilde resim edilmektedir, bu şekil hayatı, çiftleşmeyi ifade eder."
Mason Dergisi, sayı 26, sf. 57


S.74
DUL KADIN

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Dul Kadın Heykeli

"(Hiram) Naftoli sıptından dul bir kadının oğlu idi."
TEVRAT: 1. Krallar, 7/13

Dul Kadının Çocukları deyimi Masonları ifade eder. Bu, Hiram'ın dul bir kadının çocuğu oluşundan dolayıdır."
Çırak, Kalfa, Usta, Sf. 106

MASONİK ALFABE

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Masonik Alfabe

Orjinal Tevrat'tan

"Gönyelerden meydana gelmiş Masonik alfabenin kökeni İbrani Alfabesi'ne dayanmaktadır."

EKMEK VE TUZ

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Ekmek ve Tuz yiyen bir haham

"Ve ekmek takdimelerin her birini tuzlayacaksın, ve ekmek takdimelerinin üzerinden Allah'ın ahdini tuzunu eksik etmeyeceksin, bütün takdimelerin üzerinde tuz takdim edeceksin"
TEVRAT: Levililer, 2/13

"Kardeşlerim, dostlar bu yılda geleneklerimizin kurdurduğu sofranın etrafında EKMEK VE TUZUN başında çevrelendiler."
Türk Mason Dergisi, sf. 1738

KARTAL

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Kartal

Masonik 33. Derece Sembolü

"İşte Kartal gibi yükselip uçacak ve Bostra'ya karşı kanatlarını gerecek."
TEVRAT : Yeremya, 49/2


S.75
KUYRUĞUNU ISIRAN YILAN

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Fransız Büyük Locası'nın Amblemi

Kuyruğunu Isıran Yılan

"Halkımızı temsil ettiğimiz sembolik yılanın önünde yürüdüğümüz çemberi kapanacaktır. Bu halka kapanınca bütün Avrupa Devletleri bir mengene içinde onun büklümlerine kitlenecektir."
Protocols of Learned Elders of Zion: sf. 42

KABALA VE SEFİROT

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Sefirota Göre Mason Localarının Dizilimi

Kabala ve Sefirot

Kabala'da Sefirot

SÜLEYMAN MABEDİ

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

"Yalnız masonik efsane ile olan ilişkileri değil Hazreti Süleyman Mabedi'nin bulunduğu mevzi olması itibariyle Mukaddes Topraklar Masonları yakından ilgilendirir."
Mason Dergisi, 1982, sf. 45

Süleyman Mabedi

"Ve Süleyman on üç yıldır kendi evini yapıyordu... Uzunluğu yüz arşın ve genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olarak... Ve bütün evi tamamen altınla kapladı."
TEVRAT: I.Krallar, 7/1, 6/22

RENKLER

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Renkler

"Ve göğüslüğünde efodun işi gibi, altın, lacivert, erguvani, kırmızı ve bükülmüş ince ketenden üstad işi."
TEVRAT: Çıkış, 39/8


S.76
ALTIN TAÇ

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Altın Taç

Begin Taç Sembollü Tora ile

Masonik 30. Derece Ritüeli ve Taç

ÜÇGEN İÇİNDE GÖZ

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Üçgen İçinde Göz

Fransız Locası

"Onlar Rabbin gözleridir, o gözler ki bütün yeryüzünde gezinmektedir."
TEVRAT: Zekarya, 4/9
"Rabbin gözleri daima onun üzerinedir."
TEVRAT: Tesniye, 11/12

AKASYA DALI

SEMBOL

YAHUDİLİKTEKİ YERİ

MASONLUKTAKİ YERİ

Akasya Dalı

"Hiram efsanade öldürücü darbeyi yedikten sonra düşer. Masonik ritüelde aday, işte o zaman, tabuta yatırılır, üzerine siyah bir örtü, bunun üzerine de bir akasya dalı konur."
Çırak, Kalfa, Usta, sf. 104

"Ve akasya ağacından bir sandık yapacaklar... Ve akasya ağacından bir sofra yapacaksın."
TEVRAT: Çıkış, 25/10, 23

Masonlukta Derece Sistemi
"Karanlık bir odada, yarı uyur durumda bulunduğunuz sırada, birisi gelip elektriği yaksa, bunu istemezsiniz. Gözleriniz karanlığa alışık olduğu için, fazla ışıktan müteessir olur, ışığın önce az gelmesini sonra kuvvetlenmesini istersiniz. İşte masonların yaptığı da budur: Işığı uykulu gözlere yavaş yavaş vermek." (Türk Mason Dergisi,sf 3036)
Masonlar dışarıya karşı büyük bir özenle gizledikleri sırlarını, kendi üyelerine de birden açıklamazlar.
Masonluk, sırlarını üyelerine telkin ederken, Kabalizmden kaynaklanan bir dereceleme sistemi kullanır. Bu derecelerle yeni mason, sistemli bir şekilde eğitilir. Ya da masonik deyimle, "Işık, uykulu gözlere yavaş yavaş verilir."
Bu derecelendirme sistemi mason kaynaklarında şöyle anlatılır:
"Masonlarda sır yok değildir. Bu müessesede gizli şeyler vardır. Müptediler, (masonluğa yeni girmiş birinci dereceli masonlar) yalnız birinci dereceye mahsus rumuz ve işaretleri bilirler. Ondan sonra da terfi ettikleri derecenin rumuz ve işaretlerini öğrenebilirler. Demek oluyor ki, derecelere göre, masonlar arasında bile gizli rumuz ve işaretler vardır." (Büyük Şark Dergisi, s.15, sf. 19)
Her derecenin kendine has sırları vardır. Dereceler içinde giderek yükselen mason, masonluğun gerçek anlamını çok sonraları öğrenecektir.
İlk derecelerdeki masonlar, masonluğun gerçek felsefesini bilmeden, bu örgüte hizmet ederler. Yalnızca kendilerine verilen emirleri, çoğu kez amacını fark etmeden uygularlar. Bu sayede masonluk, iç yüzünü çok iyi gizleyebilmiştir. Mimar Sinan dergisi, masonların kurdukları bu sistemi şöyle anlatıyor:
"Bütün masonik merasimlerin ortak bir içeriği vardır. Derecesine göre her mason, bir sırrın ve bir misyonun (görevin) taşıyıcısı kılınmıştır. Her kardeş bu sırrı muhafaza etmek, onun bekçisi olmak, kendinden istenecek görevleri, yani bir misyonu yerine getirmekle yükümlüdür." (Mimar Sinan Yıl 4 s.16 sf.14)
Masonlar, derece sistemini bir başka kaynakta da şöyle anlatırlar:
"Masonlukta sır olarak nitelendirilen şeylerin başında, masonik işaretler, sözcükler ve simgelere verilen anlamlar gelir. Ezoterik (gizemci) sistemin gereği olarak bunlar bir alt derecedeki masonlara bildirilmez." (Büyük Mason Mahfili Yayınları, No:4 Sözlük İst. 1982)
Aşağıdaki ifadeler ise yeni bir masonla, üstad-ı azamı arasındaki diyaloğu göstermektedir:
"Efendim, üstadım, hepsini anladım, iyi, güzel, fakat şu bizim mesleğimizin bu kadar derecelere ayrılması ve bunların aralarında bu kadar seneler olması ne oluyor? Neden bu bir dereceden ibaret olmuyor? Hiç olmazsa üç dereceden... neden bu mesleğe girenler mesleğin anlatmak istediği gerçekleri ilk günden itibaren görmesinler? Neden onları bir din kitabı gibi, bir felsefe tarihi gibi, bir sosyoloji eseri gibi okumasınlar? Anlayamaz mıyız ?
Üstad-ı azam: Biz size otuz üç derecenin içerdiği gerçekleri nasıl, niçin birdenbire verelim? Hem bu yalnız masonluk prensiplerini dereceli bir surette ruhlara sindirmek meselesi değil, aynı zamanda bir istifade meselesidir. Öyleleri vardır ki, bu mesleğin fikirlerini kavrayamayacaklardır.
O gibileri denemeye ve daha sonra ayırmaya tabi tutmak ve gerektiğinde kabiliyetinin sınırlarından ileriye aşmasına engel olmak, hatta gerekirse topluluk dışı bırakmak lazım gelir. Halbuki senin dediğin olursa tehlikeli adımlar atılmış olur." (Büyük Şark 1933, No.10, sf.16-17)
Bu diyalogda görüldüğü gibi, masonluğu özümleyecek yapıya sahip olmayanlar, ileri derecelere yükselemezler. Masonik felsefeyi tam kavrayamayanlara sırları açmak, masonların deyimiyle, "tehlikeli adım" olacaktır.
Masonlar için 27. derece çok önemlidir. Bir masonun 27. dereceyi aşabilmesi için bütün dini inançlarını, dünya görüşünü terk etmesi gerekir. Çünkü bu noktadan sonra mason, Kabala esaslarını çok detaylı olarak öğrenecektir.

Kabala Kaynaklı 33 Derece
Masonlar, Kabala mistisizminden kaynaklanan 33 basamaklı bir derece sistemi uygularlar. Her derecenin kendine has sırları vardır. Mason, her yeni derecede yeni sırlar, yeni "hikmetler" öğrenir. Dini inançların yavaş yavaş yok edilmesi derece sisteminin en önemli fonksiyonudur.
Masonlar, derece sistemiyle verilen masonik eğitimi şöyle anlatırlar:
"Ham taş insan zihnidir. Çekiç telkindir. Aslında iradeyi bilinçlendirip kıvama getiren telkinden başka bir şey değildir. Nasıl çekiç darbeyle ham taşı yontarsa, telkin de tıpkı onun gibi zihni yontar." (Mason Dergisi, Sayı 23-24, sf. 45)

Masonluğun en büyük sırlarından olan kara büyü buradan sonra devreye girecektir.

MASONLUK ve DİN
Masonluğun dinsizliği ve din düşmanlığı uzun yıllardır tartışma konusu olmuştur. Mason üstadlar, zaman zaman basına verdikleri demeçlerde bu iddiaları yalanlamışlardır. Bütün dinlere saygı duyduklarını, hatta ateist olanların masonluğa alınmadığını, mason giriş töreninde üç mukaddes kitabın üzerine yemin edildiğini söyleyerek de kendilerini savunmuşlardır.
Fakat, masonların kendi kaynaklarına bakıldığında durumun farklı olduğu anlaşılmaktadır.

Masonlukta Allah İnancı:
Masonlar her konuda olduğu gibi Allah inancını kaldırmayı da derece sistemini kullanarak yavaş yavaş yapmaktadırlar. Masonların yayınlarına bakıldığında, Allah yerine, Kainatın Ulu Mimarı (K:. U:. M:.) deyimini kullandıkları görülür. Bu deyim, aslında ateizme geçişin ilk aşamasıdır. Kainatın Ulu Mimarı daha ileri derecelerde "enerji" olarak değerlendirilmeye başlanacaktır.
"Masonluk, Evrenin Ulu Mimarı mefhumunu mutlak bilgi, kemalin son aşaması ve total enerji olarak telakki etmiştir... Bu gerçekleri kendine prensip, doktrin, öğreti ve iman olarak almıştır." (Mason Dergisi 1982, sayı 5, sf. 20)
Kainatın Ulu Mimarı terimi yavaş yavaş belirsiz bir kavram haline gelir. Bunun amacının ne olduğu, aşağıda yer alan Mason dergisindeki ifadeden anlaşılmaktadır:
"O halde mabedimizi tetkik edersek, kendimize; kendimizi tetkik edersek "K:. U:. M:." a gideriz ve görürüz ki Kainatın Ulu Mimarı içimizdedir." (Mason Dergisi, Sayı 27-28, sf.40)
Görüldüğü gibi, Kainatın Ulu Mimarı deyimi bir aldatmacadır. Dini inanışlar yavaş bir şekilde köreltilirken, sonuçta Kainatın Ulu Mimarı, insan, yani mason olmaktadır.
"İptidai cemiyetler (ilkel toplumlar) acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı." (Selamet Mahfilinde Üç Konferans, sf.51)
Dolayısıyla, masonlukta Allah inancı yoktur. Ve insan adeta ilahlaştırılmaktadır. Bu sapkın görüşler mason kaynaklarında sık sık tekrarlanır:
"Mason, kaynağına yaklaştıkça nurlanır, fakat yanar. Hedef güneşe varmak değil, güneş olmaktır. İşte bu güneş Allah'tır." (Doğuş Kolu, Mason Yıllığı, sf.41)
Konunun önemli bir yönü ise, masonların kendilerince ilahlaştırdıkları "insan" kavramının sadece "masonik ilkeleri sinesinde toplayanlar", yani masonlar oluşudur:
"Bizim anladığımız insan, sokakta her gün gördüğümüz insan değildir. 2 ayaklı, 2 kulaklı, az çok usa (akla) da sahip insanı, biz burada kastetmiyoruz, biz insan dediğimiz zaman, bütün masonik ilkeleri sinesinde toplayan bir insanı, insan olarak ele alıyoruz." (Mimar Sinan Dergisi, sf.27-28, sf.35)

Masonlukta Din Anlayışı:
Allah inancını kabul etmeyen masonluk, tabi olarak dinlere de karşıdır. Kendi felsefelerini sözde dini yok edecek bir güç olarak görmektedirler. Üstad mason Selami Işındağ, masonluğun dinlere olan bakış açısını şöyle aktarmaktadır:
"Masonluğun gerçek ihtirası, tüm dinlerin üstüne yükselerek insanlık ülküsünü oluşturacak olan büyük ruh gücüdür." (Masonluk Bir Ahlak Okuludur, Üstad Mason Selami Işındağ sf.33)
Kuşkusuz masonların bu iddiası büyük bir yanılgıdan ibarettir. İnsanı ve evreni yoktan var eden Allah, insanlara tarihin hemen her döneminde, onları doğru yola iletecek hak dini göndermiş, elçileri aracılığı ile insanlara gerçeği göstermiştir. Zaman içerisinde bir kısım insanların hak dinleri dejenere etmeye yeltenmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Bu gerçek, Allah'ın koruması altında olan son hak kitap Kuran'da da insanlara bildirilmiştir.
Masonlar, dine karşı olan tavırlarını açıkça ortaya koymazlar. Düşük dereceli masonlar yavaş bir şekilde eğitilerek dini inançlarından uzaklaştırılır. Masonluğun dini inançları dereceli bir şekilde kaldırması, üstad Selami Işındağ tarafından şöyle anlatılır:
"A-Masonluk, hiçbir kardeşinin şahsi inanışına müdahale etmez. Her mason, dilediği gibi bir dini benimser. Bu konuda tamamen hürdür. Siyasi düşüncelerde de böyledir.
B-Biz, masonlukta bunun böyle başlamasını kabul ediyoruz. Fakat, zaman ve masonik derecelerle yükselme ilerledikçe masonların artık dereceli olarak, masonik kimliğe ve şahsiyete girmelerini, düşünce ve inançta birleşmelerini uygun buluyoruz. Masonluk bizce çeşitli insan örneklerini alır, ana prensiplerinin telkinleriyle onları yoğurur, yontar, cilalar, değiştirir ve hikmete ulaştırmaya çalışır. Böylece bir süre sonra şimdiki mason, o eski hariciden bambaşka bir insan olarak ortaya çıkar. Masonluk, insan değiştirici hatta imal edici bir kurumdur." (Masonik Dialog, Dr. Selami Işındağ, Akasya Tekemmül Mahfili Yay. Ekin Basımevi 1964 sf.14)
Hala dini inançlarından kopmamış olan düşük dereceli masonların varlığı da, mason üstadlarını rahatsız eden bir durumdur:
"Bir dinin tesirinden hala kendini kurtaramayan, masonik prensip ve hakikatleri kavrayamayan masonların mevcudiyeti çok üzücüdür." (Mimar Sinan Dergisi S.4 sf.40)
Din hakkında bu denli büyük bir yanılgıya sahip olan masonlar, dinde yer alan bütün gerçekleri de inkar etmektedirler. Örneğin masonlukta ahiret inancının kabul edilemeyeceği masonlara ait bir kaynakta şöyle açıklanmaktadır:
"Tamamıyle rasyonalist ve pozitivist olan masonluğun ölüm sonrasında bir alem kabul etmesine imkan yoktur." (Otuzuncu Derece Ritüelinin Tetkiki, Üstad Mason Selami Işındağ sf.39)
"Ve sonra külli ve İlahi İradenin (yani Allah'ın) kabulü, daha birçok inançların kabulünü de gerektirir. Bilinmeyen, görülemeyen, ve ispat edilemeyen ahiret alemi, dinlerin kabulünü emrettiği bu merhum (vehmedilen, hayali) alem, bunların arasındadır." (Türk Mason Dergisi-Ekim 1968 sf.3724)
Masonluk, ahiret inancını reddederken ilginç bir biçimde Yahudilikle ortak bir yanılgıda buluşmaktadır. Çünkü Yahudilikte de belirgin bir ahiret inancı yoktur:
"Yahudi sinagoglarına bile girmemiş olan cennet ve cehennem ilkelerini anlamak imkansızdır."
Oysa ahiret günün varlığı Kuran'da insanlara bildirilmiş olan mutlak bir gerçektir. Dünya üzerindeki her varlık belli bir süre ile yaratılmıştır, bu süre tamamlandığında ölümle karşılaşan insan, ölümünün ardından da dünyada yaptıklarından hesaba çekilmek üzere ahiret gününde diriltilecektir. Dünya hayatında yapıp ettkileri o insanın, ya sonsuz cennet hayatı ile ödüllendirilmesine ya da sonsuz cehennem ile azaplandırılmasına neden olacaktır. Kıyamet gününün ve ahiretin kesin bir gerçek olduğu bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirilmiştir:

İnkar edenler, dediler ki: "Kıyamet-saati bize gelmez." De ki: "Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır." (Sebe Suresi, 3)

Tamamen ateist ve materyalist olan bu örgüt tabii ki ruhun varlığını da reddetmektedir:
"Ruhun ölmezliğine inanmak, imgeye (hayale) kapılmaktır." (Mason Dergisi-Ocak 1975, sf.8)
"İnsanlarda ruh fikri ölüm korkusundan, daha doğrusu birden bire yok oluşun kabul edilememesi, bu korkunun elem ve azabının hafifletilmesi düşüncelerinden doğmuştur." (Türk Mason Dergisi 1965, S.59, sf.3038)
Din konusunda böylesine batıl görüşlere sahip olan masonlar, peygamberlere de çeşitli iftiralar atmaktadırlar. Halka karşı, peygamberleri övücü sözlerle anan masonlar, gerçek fikirlerini sadece kendi üyelerine dağıtılan dergilerde işlemekteler.
Masonların bu tavırları, aslında Kuran'da bize bildirilen ve tarih boyunca tüm inkarcıların gösterdikleri tavrın bir benzeridir:

İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53)

Unutmamak gerekir ki, peygamberleri inkara yeltenen, onların getirdiği hak dinleri dejenere etmeye çalışanları, ahiret gününde acı bir son beklemektedir. Bu kişilerin kurtuluşu, dünya hayatında iken yaptıklarından vazgeçip tevbe etmeleri ve Allah'ın emrettiği yola uymalarıdır.

Masonların Din Düşmanlığı:
Masonlar, dini kabul etmedikleri gibi aynı zamanda dine ve dindarlara karşı da büyük bir düşmanlık beslemektedirler. Bu düşmanlığa çoğu mason kaynağında rastlanır. Medreseler, minareler ve dini hatırlatan herşey masonlara göre yıkılmalıdır. Bu, dini kurumların masonları nasıl rahatsız ettiği aşağıdaki ifade de açıkça görülmektedir:
"...Nasıl ki Milli Mecliste, hiç münasebet almadığı halde caminin sıralarından yükselen ezan sesi: Ben yaşıyorum, ölmedim, ölmeyeceğim diyen onun "Essela"sından başka bir şey midir?.. Memleket aydınlarının kulaklarını tırmalayan bu ses, hepimize ikaz ve basiret görevini ihtar eden bir hatırlatmadır." (Büyük Üstad Haydar Ali Kermen Hatırası Broşürü, Birlik Tek:. Muh:. Mahfili Yayını 1949 No:1 sf.10)
Görüldüğü gibi, masonların batıl düşüncelerine göre kulaklarını "tırmalayan" ezan sesi, onlar için bir tür masonik görevin hatırlatmasıdır. Varlığını devam ettiren din ahlakının ortadan kaldırılması, samimi dindar ve vatansever kimselerin susturulması, masonların en büyük görevidir. Masonlar, din aleyhinde halka verilmesi gereken telkini ise şöyle ifade edilir:
"Halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır." (Mimar Sinan, 1982 S.44 sf.14)
Bu büyük yanılgı, masonluğu ayakta tutan en önemli temellerden biridir. Üstteki iddia bir yanılgıdır çünkü bilim ile dinin asla çelişmemekte tam tersine bilim dinin insanlara öğrettiği temel gerçekleri doğrulayan sonuçlar ortaya koymaktadır. Ateist ideolojilerin büyük bir çöküntü yaşadığı günümüzde, pek çok bilim adamı Allah'ın varlığını delilleri ile ispatlamakta, din ile bilimin çatışmadığını ortaya koymakta ve bilim dünyasından da pek çok insan dine yönelmektedir. Dolayısıyla masonların dini bilim yoluyla yıkma çabası, 19. yüzyıldan miras kalma bir yanılgı ve cehaletten başka bir şey değildir. Masonluk, din ahlakını ortadan kaldırmak için çeşitli yöntemler kullanmaktadır. Tarihte masonlar, din adamlarının arasına girerek dinleri dejenere etmeye çalışmışlardır.
Dine karşı alınması gereken tavır masonik kaynaklarda şöyle anlatılır:
"Toplumumuzda, İslam medeniyetinden kalma ve onu o medeniyete bağlamaya çalışan gizli kuvvetler vardır. Bunun varlığını kabul etmekten kaçınmak lazımdır. Ama, onu ezecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak şarttır." (Bilgi Locası Neşriyatı, no:1, Kürtüncü Matbaası Ankara sf.74)
Masonların düşmanlığı yalnızca din ahlakına değil, her türlü manevi değere de yöneliktir. Bu nedenle samimi vatansever, milliyetçi insanlar da masonların önemli hedefleri arasında yer alırlar. Masonların söz konusu dini ve milli değerlere olan düşmanlığını hemen her gün görmek mümkündür. Masonların kontrolündeki bazı basın ve yayın organları sık sık din ahlakını ve milli değerlere sahip çıkmayı dolayısıyla dindarları ve milliyetçileri kötüleyen ifadelere yer verebilmekte, gizli ve açık bu çevrelerin aleyhinde kurulan tuzaklara destek olunmaktadır. Milliyetçi mukaddesatçı çevreler hakkında sayısız, aslı olmayan dedikodu ve iftira üreten bu masonik çevreler, "ben ölmedim ve ölmeyeceğim" diyen milli ve manevi değerleri yok etmeye çalışmaktadırlar.
Loca
Mason mabedi çok iyi korunmaktadır. Loca girişinde, içeri giren kişiler kontrol edilir. Tanınmayan bir kişi içeri girmek istediğinde durdurulur ve parola sorulur. Loca girişindeki parola sistemi, bir mason tarafından şöyle anlatılıyor:
"Kapıyı açan kimseye içeri girmek istediğimi söylediğim zaman, beklememi istedi. Ardından, sonradan Ali Shan Muhterem Locasının üstad-ı muhteremi olduğunu öğrendiğim Joe Lee K. geldi. Ne istediğimi sordu. Türkiye'den geldiğimi, çalışmalarına katılmak istediğimi belirtince, o zaman bana kelimeyi veriniz dedi, ve ritüellik heceleme faslına geçtik." (Şakül Gibi, 1989 S.19 C.2 sf.5)
Masonların en gizemli ve merak edilen yönlerinden birisi de, locada düzenledikleri tören ve ayinlerdir. Belirttiğimiz gibi, mason locası çok iyi korunur. Mason olmayan kimse locanın kapısından içeri alınmaz. İçeride olanlar dış dünyaya her zaman bir sır olarak kalır. Mimar Sinan dergisi, locanın korunması konusunda izlenecek prensipleri şöyle anlatıyor:
"Locaya ziyaretçi olarak gelenlerin mason olup olmadığının usulüne uygun şekilde tahkik edilmesi. Kardeşler tarafından tanınmayan bir masonun, imtihana tabi tutulmadan locaya girmesinin yasak oluşu." (Mimar Sinan Dergisi, yıl 1977, s. 24, sf. 15)

Mason Mabedi
"Verdiğim sözleri yerine getirmediğim takdirde, kalbim göğsümün sol tarafından, dilim ağzımın dibinden koparılacak, boğazım kesilecek, vücudum vahşi atlar tarafından parçalanacak, med ve cezirin aktığı bir noktada deniz kumunun içinde 24 saat gömülecek, sonra kül oluncaya kadar yakılıp dört rüzgarın estiği bir yerde havaya atılacak ve böylece hatıram tamamen kaybolmuş olacaktır." (Başlangıçtan Bugüne Kadar Ritüelimizin İnkışafı, Celil Layıktaz, İstanbul,1972)
Bu yemin bir tiyatro oyunun veya bir romanın değil, içinde dünya çapında birçok devlet adamı, üniversite rektörü, sanatçı ve yazarın bulunduğu en çok merak edilen, en gizemli kuruluş olan masonların törenlerinin bir parçasıdır. Bu yemin, sırları açıkladığı takdirde, bir masonun başına nelerin geleceğini anlatmaktadır.
Dış dünyadan, mabede kabul edilecek kişi, ki bu kişi yeni mason olmaktadır, masonlarca "tekris" adı verilen bir törenle karşılanır. Bu gizemli dünyaya ilk adımını atan yeni mason, ilk andan itibaren çok şaşırtıcı ve ürkütücü olaylarla karşılaşacaktır. Mason adayı locaya girdiğinde, tekrisinden önce küçük bir odaya alınır. "Tefekkür hücresi", yeni masonun bu karanlık dünyaya ilk geçişidir. Mason adayı tekris töreninden evvel hala "harici"dir ve "Tefekkür hücresi" denilen karanlık bir odada bir müddet yalnız kalması gerekir. (Masonlar, mason olmayan diğer insanları harici olarak nitelendirirler.)
"Harici tekrisinden evvel, "Teffekür hücresi"ne alınır. Burası duvarları siyah boyalı, kemikler, bir insan kafatası, küçük bir masa, bir tabure ve bir yazı takımı bulunan bir hücredir. Loca katibi adaya üzerindeki paraları ve madenden yapılmış eşyayı elindeki keseye koymasını söyler. Vasiyetnameyi kılıcın ucuna geçirir. Daha sonra da büyük üstada vasiyetnameyi ve elindeki kılıcı verir. Tören sonunda üstad kılıcın ucundaki vasiyetnameyi yakacaktır." (Türkiye Büyük Mason Locası, Birinci Derece Ritüeli)
Mason adayının fiziksel hazırlığı gözlerine bağlanan örtü ve boynuna geçirilen ip ile tamamlanır. Artık mason adayı, "nuru ziyaya" kavuşmaya hazırdır:
"Adayın hazırlığı boynuna bir ip geçirilerek tamamlanır. Bu ip haricin geldiği dünya ile mevcut ilişkilerini sembolize eder. Bu arada, adayın gözleri bağ ile örtülüdür." (Çırak, Kalfa, Usta, s. 35)
Gerekli işlemlerden geçen mason adayı artık Tekrise hazırdır. Büyük salonun kapıları açılır. Mason adayı, loca katibini yardımıyla iki sütunun arasına I. tören üstadının karşısına getirilir. Üstadla mason adayı arasında geçen diyalog, Mimar Sinan dergisinde şöyle anlatılıyor:
"Namzetlerin (adayların) boyunlarına birer ip geçirilir, sağ ellerinin ikişer parmakları dudakları üstüne koyulur. Hepsi, boynundan geçirilmiş olan ipin ucu merasim üstadının elinde olduğu halde, namzetler içeri alınır.
S: Buraya nasıl geldiniz?
C: Boynumda bir iple geldim. (Başlangıçtan Bugüne Ritüelimizin İnkilafı, S. 24, Mimar Sinan Yayınları 1)
Önce sizden bir şeref sözü isteyeceğim: Aramıza alınsanız da alınmasınız da, burada görüp işittiklerinizi dışarıda hiç kimseye açıklamayacağınıza söz verir misiniz?"
Yeni masonun verdiği sözden sonra üstad şöyle devam eder:
"...Uçları size çevrilmiş bu kılıçlar yemininizi çiğnerseniz, masonluğun sizden nasıl öç alacağını ve aynı zamanda çekeceğiniz vicdan azabını göstermektedir." (Türkiye Büyük Mason Locası, Birinci Derece Tüzüğü, S. 35)
Daha sonra mason adayının ensesinden tutularak loca zeminindeki Siyon Yıldızı öptürülür. Bu mason adayının Kabalist felsefeye ilk boyun eğişidir. Üstad, adaya kararlı olup olmadığını sorduktan sonra, şöyle devam eder:
"Mademki kararlısınız, hazır olun şimdi birtakım yolculuklar yapacaksınız. Önünüz engellerle doludur. Kaygılı olmayınız, azimli ve yürekli olunuz." (Çırak, Kalfa, Usta, S. 35)
İlk yolculukta, gözü bağlı olan adayın eli bir suya sokulur. İkinci yolculukta bir mum alevi adayın eline dokundurulur. Üçüncü de ise, adayın eli toprak kaba sokulur. Daha sonra adayın gözleri açılır:
"Bağ, aday nuru ziyaya kavuştuğunda açılır. Bağın açılması, tekris olanın duyması gereken "tekris şokunu" somutlaştırır." (Çırak, Kalfa, Usta, s. 35)
Bundan sonra masonlar, iki sıra paralel olup adayın altında geçeceği bir tak oluşturmak üzere, ellerindeki kılıçların uçlarını birleştirirler. Daha sonra aday birinci derece nizam vaziyeti alır:
"Ayakta, sağ eli dört parmak bitişik, baş parmak gönye teşkil etmek üzere kalkık olarak boğazın altına koymak ve sol kolu aşağıya sarkıtmaktır. Daha sonra sağ el ufki olarak sol omuza çekilir ve aşağıya indirilir. Bu hareket sır verdiği takdirde adayın boynunun kesilmesine razı olduğu anlamına gelir." (Birinci Dereceye Mahsus Muhtıra, s. 13)
Daha sonra yeni masonun ketumiyet ve gizlilik konusunda ne derece dikkatli olduğunu anlamak için bir deney yapılır:
"Tekriste, derece bilgileri verildikten sonra, yeni çırak bazı evrakları imzaladığı sırada, I. veya II. tören üstadı ona bir kağıt uzatarak, aklında kalmış ise öğretilen kelimeyi yazmasını ister. Eğer boş bulunup da yazmaya kalkarsa, o sırada orada bulunan bir başka kardeş cetvelle eline hafifçe vurur. Bunun üzerine, üstad-ı muhterem, yeminde söylediklerini hemen unuttuğunu hatırlatarak yeni kardeşe dikkat ve ketumiyetle ilgili öğütler verir." (Çırak II. Derece Ritüeli, Tanju Koray, s. 22-23)
Bütün bunlar yeni masonun bu sır dünyasıyla tanışmasıdır. Kendisine birinci derecenin sırları, daha doğrusu telkinleri verilmeye başlanır. Zaman geçip, bilgisi artıkça derecesi yükselir. Ve yavaş yavaş düşünceleri değişmeye, inanışları kaybolmaya başlayacaktır. Mason dergisi konuyu şöyle anlatıyor:
"Ham taş insan zihnidir. Çekiç telkindir. Aslında iradeyi bilinçlendirip kıvama getiren telkinden başka bir şey değildir. Nasıl çekiç darbeyle ham taşı yontarsa, telkin de tıpkı onun gibi zihni yontar." (Sayı 23, s. 45)
Ülkemizde sayıları 7000'i aşan masonlar, toplum üzerinde büyük etkiye sahiptirler ve bazı önemli makamlara ulaşmışlardır. Politikada, ekonomide, basında, sosyal hayatta masonluk, materyalist masonik felsefeyi topluma empoze etme çabasındadır.
Masonluk merkezi dışarıda olan bir örgüttür. Türkiye'nin her yanında mason locaları vardır. Bunların hepsi tek bir locaya ve tek bir büyük üstada bağlıdırlar. Büyük loca ise yurt dışından gelen karar ve emirleri diğer localara ve Rotary, Lions gibi masonluğun alt kuruluşlarına iletmekle görevlidir.
Bu emir komuta sistemi sayesinde dünya masonluğunun, Türkiye hakkında aldıkları kararlar ülkemizde büyük bir titizlikle uygulanır.
Bu sistemin uygulamasının en önemli örneklerinden birisi 1989 yılında Avusturya'da toplanmış olan Dünya Büyük Mason Kurultayı'dır.
Dünya masonları her yıl Büyük Kurultay'da biraraya gelerek dünyanın geleceğine yönelik stratejiler geliştirirler. Masonlar tarafından "Konvan" olarak tanımlanan bu Kurultay'da alınan kararlar, ülkelere göre gruplanarak her ülkenin Yüksek Şurası'na bildirilir. Sadece 33. derecedeki masonlardan oluşan Yüksek Şura'da kararları uygun şekilde alt derecelere iletir. Böylece o ülkede uzun, orta ve kısa dönemde yürütülecek politikalar da belirlenmiş olur.
1989 yılında Avusturya'da toplanmış olan Dünya Büyük Mason Kurultayı'nda, Türkiye hakkında son derece önemli kararlar alınmıştır. Türkiye'de ilerideki on yıl boyunca uygulanacak politikaları belirleyen bu kararlar, ülkemiz üzerinde masonluğun planlarını, açık bir şekilde ortaya koyuyor.
Daha önce konuyla ilgili diğer eserlerimizde yayınlanmış oldan Kurultay resimlerini, kararların tam metnini ve bütün kararların Türkçe tercümesini tekrar yayınlıyoruz.
Bu kararlar, Türkiye'nin Siyonist hedefler açısından ne derece önem taşıdığını ve masonluğun bu hedefler doğrultusunda ülkemizde oynadığı oyunları ortaya çıkaran en önemli belgelerden birisidir.

Kurultayda Alınan Kararların Türkçe Tercümesi
31. ve 33. başlıklarda belirtildiği gibi, İtalya'daki P2 skandalından sonra, Yunanistan'da biraderlerin açıklamaları ciddi krizlere yol açtı. Benzer sonuçlar Türkiye için de geçerlidir. Biraderlere derhal gerekli tedbirleri almalarını tavsiye ediyoruz.
Aşağıda 25 Nisan 1989'da Avusturya'da toplanan Kurultay'da, Grand Orient'e bağlı Türkiye hakkında alınan kararlar belirtilmiştir:

KARAR 1:
A) Anti-masonik ve antisemitik bütün gelişmelerin tespit edilerek önüne geçilmesi.
B) Masonik ideallerin gerçekleşmesini engelleyebilecek hareketlerin yok edilmesi.
C) Son 10 yıldaki anti-masonik güçlerle ilgili detaylı bir rapor hazırlanması.

KARAR 2:
A) Basındaki biraderlerimiz arasında dayanışmanın güçlendirilmesi. Bununla birlikte, afişe olmalarını önlemek amacıyla, aralarında suni bir rekabet havası oluşturulması.
B) Önemli rollerdeki biraderlerin açıklanmasının engellenmesi için temel önlemlerin alınması.
C) Basındaki biraderlerin, dindarları bildirmek konusunda, daha duyarlı ve daha dikkatli olmaları için uyarılması.

KARAR 3:
A) Kitle partilerindeki biraderlerin sayılarının arttırılması ve etkilerinin güçlendirilmesi. Bununla birlikte, afişe olmalarını önlemek amacıyla, aralarında suni bir rekabet havası oluşturulması.
B) Parasal sorunlar için Avrupa localarının yardım ve iş birliğinin istenmesi.

KARAR 4:
A) Medya topluluklarının yardımıyla, yavaş yavaş arttırarak, masonik ahlak ve düşünüş biçiminin benimsetilmesi
B) Derhal masonlar hakkındaki şüphe ve ön yargı sorununun çözülmesi. Bu görev için birleşiğimiz olan klüplerimizin (Rotary-Lions vs.) görevlendirilmesi.

KARAR 5:
A) Büyük derneklerimizin GAP düzenlemesinin içine sokulması.
B) Güneydoğu'daki yatırım için faydalı koşulların hazırlanması.
C) Bu bölgedeki yatırımlar için girişimci biraderlerin biraraya getirilmesi.

KARAR 6:
A) Halkın, dini inançların dışında kalması için, eğitiminin sağlanması.
B) Akademik çevrelerde bulunan biraderlerimiz vasıtasıyla, üniversite çevresi içinde bu konunun güncelleştirilmesi.
C) Diğer bir yandan, medya kitleleri yardımıyla bu dogmatik eğilimlerin yerilmesi.

KARAR 7:
A) Sovyetler Birliği'ndeki Türk Devletleri'nin muhtemel bir bağımsızlık hareketi, Türkiye'nin Avrupa ve Ortadoğu'daki konumunu etkiliyebilir. Bölgedeki dengelerin korunması için etkili siyasi tedbirlerin alınması.
B) Sovyetler Birliği'ndeki rejim değişikliğine müteakiben oluşabilecek muhtemel bir Türk Birliği'ne karşı halkta oluşacak ılımlı bakışın, kitle psikolojisi yöntemiyle, yok edilmesi. Kamuoyunun böyle bir birliğin zararları doğrultusunda yönlendirilmesi.

KARAR 8:
A) Premasonik kuruluşlarımız (Lions, Rotary, Diners vs.) vasıtasıyla, uygun gençlerin gözlem ve seçimlerine devam edilmesi. Seçilen gençlerin, masonik idealler doğrultusunda, Avrupa ve Amerika'daki merkezlerimizde eğitimlerine başlanması.
B) Yeni seçilenlerin dışarıda eğitimi için, ödemelerin ve uygun şartların hazırlanması.

KARAR 9:
A) Her hafta tüm yeni gelişmelerin Paris Merkez Komitesi'ne ve Büyük Türk Konseyi yetkililerine aktarılması.
B) Büyük Chicago Locası'na gönderilen bilgilerin, zenginleştirilip, daha iyi hale getirilmesi.

KARAR 10:
A) İslami hareketlerin, kontrol edilerek, uzun vadede yok edilmesi.
B) Dini gruplar arasındaki ihtilaf ve bölünmelerin körüklenerek, masonluk aleyhindeki etkilerinin zayıflatılması.
C) Dini akımların toplu gücünün değişik odaklara yönlendirilerek, masonik ideallere zarar vermelerinin önlenmesi.

KARAR 11:
A) Basındaki bütün anti-masonik yayınların takip edilmesi.
B) Tüm anti-masonik yayınların toplatılması ve satışının engellenmesi.
C) Fiili ve uygun yöntemlerle, anti-masonik yazarların ve yayın evlerinin tüm faaliyetlerinin durdurulması.

KARAR 12:
Halk arasında masonluk öncesi kurumların yayılması.




Yahudi Tarihi


Gerçek şu ki Biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler ve yüksek bilginler de Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafir olanlardır. (Maide Suresi, 44)

Yahudiler, ya da kendi deyimleriyle "Yehova'nın oğulları", dünya tarihinin en eski ve kilit topluluklarından biridir. Yahudiler, üç büyük dinin doğuşunun ve gelişiminin merkezinde olmuş, üç kutsal kitabın üzerinde özellikle durduğu ve tarih boyunca dünya üzerinde büyük etkileri bulunan bir millettir.

İlk Yahudiler
40 asırlık geçmişleriyle Yahudiler, dünya tarihindeki en eski milletlerden biri olma özelliğini taşırlar. Ancak bugün dünyanın her yanına dağılmış bulunan Yahudiliğin başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Sami ırkından sayılan Yahudiler, göçebe bir kavim oldukları için tam olarak hangi tarihte ve nerede bulunduklarını saptamak oldukça zordur.
Yahudiler tarih boyunca birçok peygamberin hayatına ve tebliğine şahit olmuşlardır. Dolayısıyla Yahudi tarihinin ilk 2000 senesi, bir anlamda, peygamberler tarihidir. Yahudilerin ilk ataları Nuh Peygambere kadar uzanır. Muharref Tevrat'ın Tekvin bölümünde Hz. Nuh'un oğullarından; Hz. Nuh'un küçük oğlu Ham'ı ve onun soyundan olacakları lanetlemesinden bahsedilir.
Yahudilerin yüzyıllarca sürecek olan üstün ırk kavgasının ve kanlı savaşların çıkış noktası, Tevrat'a sonradan eklenen izahlardır.
Yahudi inancına göre Filistinliler, Hz. Nuh tarafından lanetlenen Ham'ın soyundan gelen Kasluhiler kavmindendir. Bu inanca göre Yahudiler ise, Ham'ın soyunun kendisine "kul köle" olacağı Sam'ın soyundan gelmektedirler. Yahudilere İbrani ismini veren ise, Sam'ın üçüncü oğlu Arfaksad'ın torunu Hibru'dur.
Hz. İbrahim'in hangi tarihlerde yaşadığı kesin olarak bilinmemekle beraber, bu dönem bazılarına göre MÖ 2000 ile 1960 arası, bazılarına göre ise MÖ 1750'lerdir.
MÖ 19. yüzyılda Batı Samilerin geçtikleri ve ulaştıkları yerlere "Verimli Hilal" denir. Verimli Hilal, Basra Körfezi'nin başından itibaren bir kemer çizerek, yukarıda bugün Türkiye sınırları içinde bulunan Fırat vadisine, güneyde Suriye ve Filistin'den geçerek Mısır'a kadar uzanan bir bölgeyi içine alır.
Bazı dejenere Yahudi hahamlar, kibirlerinin bir sonucu olarak Muharref Tevrat'ta bir yandan Allah'ın gücünü, yüceliğini insanlardan gizlemeye çalışırlarken, diğer yandan da kendi ırklarının üstün olduğu iddiasını ön plana çıkarmışlardır. Muharref Tevrat'a eklenmiş olan bu sapkın inanç Yahudi geleneklerine, Hz. Musa'dan çok önce, MÖ 2000'lerde yaşamış olan Mezopotamya'daki atalarından miras kalmıştır.
Yahudi yazar Chaim Potok'un "Wanderings" (Gezginciler) adlı kitabında, Yahudilerin eski tanrılarını insanlaştırmalarından şöyle bahsedilir:
Sümerler hayatlarının değişik bölümlerinin korku ve hayat veren, ve öldürebilen güçlerle dolu olduğunu düşünürlerdi... Nanna, Utu ve İnanna adında üç tanrıları daha vardı ki, Samiler ona İştar derlerdi. Birçok İsrailli ise ona Aştoret ismi altında tapıyordu... Bu tanrılar yürüyerek, gemiyle, at arabalarıyla veya bulutlar üzerinde seyahat ederlerdi. Görünmeyen bu tanrılar, yemek yerler, içerler, sevişirler, kavga ederler, uyurlar, kıskanırlar, kin duyarlar ve öfkelenirlerdi. Yaralanır veya öldürülürlerdi. Ama bir şekilde tekrar dirilirlerdi. Ölecek kadar hastalanırlar sonra yine iyileşirlerdi. (Wanderings, sf. 26-27)
İşte bazı Yahudiler koyu bir bağlılıkla uyguladıkları atalarının bu batıl dini uğruna Tevrat'ı değiştirmişlerdir. Yüzyıllarca önce yaşamış olan atalarının dinine uyarak, onların inanışlarını hiç tereddüt etmeden, Tevrat'a geçirenler için Kuran'da Allah şöyle buyurmaktadır:

Ne zaman onlara: 'Allah'ın indirdiklerine uyun' denilse, onlar: "Hayır, Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) ya atalarının aklı birşeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)

Hz. İbrahim ile ilk olarak Filistin'e yerleşen Yahudilerin Mısır'a ilk girişleri ise, Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf zamanında oldu. Hz. Yusuf'un önderliğindeki Yahudiler MÖ 1600'lere rastlayan bu dönemde, muharref Tevrat'ta adı "Goshen" olarak geçen, Nil'in Delta bölgesine yerleştiler.
Bu dönemde Mısır'da Hiksoslar hüküm sürüyorlardı. Hiksos, "yabancı toprakların yöneticileri" anlamına gelen bir Mısır terimidir. Hiksosların arasında bazı Batı Sami grupları da vardı. Bu nedenle Mısır'a yerleşen Yahudiler, Hiksosların yönetimi boyunca rahat ettiler ve geniş alanlara yayılarak güç kazandılar.

Hz. Musa ve Yahudiler
MÖ 1600'lerde, Yusuf Peygamberin önderliğinde Mısır'a yerleşen Yahudiler, kısa sürede orada çoğalarak, geniş alanlara yayıldılar. MÖ XV. yüzyılın başlarında Yahudilerin sürekli çoğalmalarından ve güç kazanmalarından endişe duymaya başlayan Firavun, bu topluluğu etkisiz hale getirmek için Yahudilere baskı uygulamaya başladı. Böyle bir dönemde Allah, Hz. Musa'yı Yahudileri ıslah etmek ve onları Firavun'un baskısından kurtarmak için peygamberlikle görevlendirdi. İsrailoğulları içinde -her toplumda olduğu gibi- samimiyetle Hz. Musa'ya itaat edip hak dine uyanların yanı sıra, Hz. Musa ile birlikte hareket etmelerine rağmen sık sık isyana sapanlar da vardı. Güzel ahlakları ile diğer insanlara da örnek olan Yahudilerden, Allah Kuran'da şöyle bahsetmektedir: "Musa'nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır." (Araf Suresi, 159) Bunun yanı sıra, tavırları ile Hz. Musa'ya çeşitli zorluklar çıkaran kişilerin yaptıklarına da Kuran'da pek çok ayette yer verilmiştir.
Hz. Musa kendisine destek olması için kardeşi Hz. Harun'u da yanına istedi. Ancak Firavun ve önde gelen çevresi Hz. Musa'yı yalanlayarak onu büyücülükle suçladılar. Bu olay Kuran'da şöyle bildirilir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür. "Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?" (Araf Suresi, 109-110)

Bunun üzerine Allah, Hz. Musa'ya İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarmasını vahyetti. Firavun'un zulmünden kurtulmak için yola çıkan Hz. Musa ve kavmini, Firavun ve ordusu takip etti. Deniz kıyısına ulaştıklarında Firavun'un ordusu tarafından sıkıştırılan Yahudilerin bir kısmı, o zamana dek birçok mucize görmüş olmalarına rağmen, tevekkülsüzlük göstermişlerdir:

Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Şuara Suresi, 60-61)

Allah'ın mutlaka kendilerine yardımda bulunacağını hatırlatan Hz. Musa, asasını denize doğru uzatmış ve Allah'ın büyük bir mucizesi olarak deniz ikiye yarılıp İsrailoğulları'na geçit vermiştir. Kurtularak karşı tarafa geçen Yahudilerin ardından tekrar kapanan denizin ortasında Firavun ve ordusu boğularak yok olmuştur:

(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)

Bu büyük yardımla Firavun'un ordusundan kurtulmalarına rağmen Yahudilerin bir kısmının isyankar tavrında bir değişiklik olmamıştır. Bu kişiler, denizi geçer geçmez gördükleri bir putperest topluluğa özenerek Hz. Musa'dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdir:

İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: 'Ey Musa, onların ilahları gibi sen de bize bir ilah yap.' O: 'Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz.' dedi. (Araf Suresi, 138)

Bunların ardından Yahudiler, çölde çok uzun süre kalarak sürekli yer değiştirdiler. Muharref Tevrat'a ve bazı tarihi kaynaklara göre ilk olarak Elim ile Sina Çölü arasındaki Sin Çölü'ne geldiler. Burada bir süre kaldıktan sonra Refidim'de konakladılar ve son olarak Hz. Musa'nın "On Emir"i aldığı Sina Çölü'ne ulaştılar. Her yerleştikleri yerde karşılaştıkları bazı zor koşullardan yakınan bir kısım Yahudiler, bu durumlarından dolayı Hz. Musa'ya ve Hz. Harun'a karşı isyankar tavırlar gösterdiler. Her zorlukla karşılaştıklarında, Allah'ın desteklediği ve mucizelerle yardım ettiği bu topluluk içinde bazı kimseler, gösterilen mucizelere rağmen isyan ederek, Allah'a baş kaldırdılar. Bu olaylardan muharref Tevrat'ta şöyle bahsedilir:
... Ve İsrailoğulları'nın bütün cemaati, çölde Musa'ya karşı ve Harun'a karşı söylendiler; ve İsrailoğulları ona dediler: Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eli ile ölseydik, çünkü bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız....Ve Musa dedi: Rab size akşamleyin yemek için et ve sabahleyin doyuncaya kadar ekmek verdiği zaman, bileceksiniz, çünkü Kendisine karşı söylenmelerinizi Rab işitiyor, ve biz neyiz? Söylenmeleriniz bize karşı değil fakat Rabbe karşıdır. (Çıkış Bölümü, 16/1-6)
Kuran'da da, bazı Yahudilerin bu isyankar tavırları şöyle bildirilmektedir:

Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın"... Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)

Hz. Musa, Tur Dağı'na, Allah'tan vahiy almak için gittiğinde, İsrailoğulları'nın başına kardeşi Hz. Harun'u bıraktı. Hz. Musa'nın yokluğundan istifade eden Samiri adındaki bir ikiyüzlü bozguncu, Yahudilerin bir kısmını kışkırttı ve onlara ilahlarının bir heykelini yapmalarını söyledi. Samiri'ye uyan İsrailoğulları Hz. Harun'u dinlemediler ve bütün altın süs eşyalarını eritip altından bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar. Hz. Musa henüz topluluğunun başına dönmemişken Allah, ona İsrailoğulları'nın saptığını haber verdi. Kuran'da, Hz. Musa'nın İsrailoğulları'nın başına geri dönmesi şöyle anlatılmaktadır:

Musa kavmine oldukça kızgın ve üzgün olarak döndüğünde onlara: 'Beni arkamdan ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?' dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) 'Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğu ile kılma(sayma)' dedi. (Araf Suresi, 150)

Sürekli bozgunculuk çıkartarak, Hz. Musa ve Hz. Harun'a baş kaldıran, hatta Hz. Harun'u öldürmeyi planlayan bazı Yahudiler, Hz. Musa'nın Samiri'yi kovması ve buzağı heykelini yakarak yok etmesinden sonra tekrar doğru yola tabi oldular. Ancak yalnızca kısa bir süre için. Allah'ın onlara vadettiği kutsal yere girmek için mücadele etmeleri gerektiğinde de itaat etmeyerek Hz. Musa' yı dinlemediler. Kuran'da Hz. Musa'nın kavmine şöyle seslendiği bildirilir:

Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı kutsal yere girin ve gerisin geri arkanızı dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 21)

İsrailoğulları'nın ise, Hz. Musa'ya cevabı şöyle olmuştur:

Dediler ki: "Ey Musa, biz orada onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız."
(Allah) Dedi: "Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde şaşkınca dönüp dolaşıp duracaklar. Sen de o fasıklar topluluğuna karşı üzülme. (Maide Suresi, 24, 26)

Çıkardıkları isyanlara ve baş kaldırmalarına karşılık olarak, Allah, daha önce kendilerine vadettiği Kutsal Toprakları İsrailoğulları'na yasakladı.

Tevrat'ı Tahrif Eden Ruhban Sınıf

Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için: 'Bu Allah katındandır' diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (Bakara Suresi, 79)

Hz. Musa'nın önderliğindeyken bile Allah'ın hükümlerine uymayan, kendi hedef ve çıkarlarına göre yaşayan bazı Yahudiler, Hz. Musa öldükten sonra Tevrat'ı değiştirdiler. Tevrat'ın belki de değişmeden kalmış bir bölümünde (en doğrusunu Allah bilir), Yahudilerin yaptıkları Hz. Musa'nın ağzından şöyle anlatılıyor:
Zira biliyorum ki ölümümden sonra büsbütün bozulacaksınız, ve size emrettiğim yoldan sapacaksınız; ve son günlerde sizi kötülük karşılayacak; çünkü ellerinizin işi ile Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapacaksınız. (Tesniye Bölümü, 31/29)
Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın bu ve bundan sonraki bölümlerinde dikkat çektiğimiz söz konusu hahamlar sınıfı, samimi olarak Allah'a iman eden ve insanları doğruya davet eden dürüst dindarlar değildir. Bu kimseler Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak dini kabullenememiş ve bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kimselerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah'a inanan ve O'na kulluk etmeye çalışan pek çok haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Ancak Kuran'da verilen bilgiler, bu din adamları arasında kibirli, menfaatperest birtakım kimseler olduğunu göstermektedir ve bunlar Yahudi dinini dejenere etmeye çalışmışlardır.
Kuran'da bildirilen bu gerçek, İncil'deki bazı anlatımlarla da uyum içindedir. İncil'de Hz. İsa'nın ikiyüzlü Yahudi din adamlarına karşı halkı uyardığından sıkça söz edilir. Bu konudaki bir uyarı şöyledir:
"Yazıcılar ve Ferisiler (İncil'de Yahudilere ve hahamlara verilen isim) Musa'nın kürsüsünde otururlar; bundan sonra size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar. Onlar bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar. Çünkü onlar hamaillerini genişletip, esvaplarının saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yeri, ve havralarda baş yerleri.. Ve insanlar tarafından rabbi diye çağrılmayı severler. (Matta Bölümü, 23/2-7)
İsrail, günümüzde dahi, Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı hahamların telkinleri doğrultusunda yönetilmektedir. Öte yandan İsrailli hahamlar içinde de Siyonist ideolojiye şiddetle karşı çıkan, Siyonizmin neden olduğu vahşeti her fırsatta kınayan, tüm İsrail halkını hoşgörüye, barışa ve uzlaşmaya davet eden pek çok samimi insan da bulunmaktadır.
Ne var ki İsrail'de Siyonizmi benimseyen hahamların sayısı çoğunluktadır ve Muharref Tevrat'ın uygulanmasından da, yine bu hahamlar sorumludur. Bugün İsrail Parlamentosu olan ve "ibadethane" anlamına gelen Knesset'te kararlar genellikle bu hahamlara danışılarak verilir.
Aslında "Kahinler" olarak anılan hahamlar, Yahudi topluluklarına Tevrat'tan önce de hakim olan bir sınıftı. Batı Sami ırkından gelen Yahudiler, diğer Batı Sami topluluklarıyla ortak bir dine mensuplardı. Hahamların söz konusu bu etkileri diğer birtakım batıl inançlarda olduğu gibi, Yahudiliğe atalarının dininden gelen bir gelenektir. "Musa ve Yahudilik" adlı kitabında Hayrullah Örs, "İsrailoğulları'nın dinlerini anlamak için onların daha önceki inançları hakkında biraz bilgi verilmesi lazımdır" diyerek bu eski batıl dinin birtakım özelliklerini anlatır. (sf.30)
Diğer bir bölümde ise, Hayrullah Örs, Kenan şehirlerindeki bu sapkın inançta yer alan Kralların kutsallığı ve Kralların kahin ünvanı taşımaları konusundan şöyle bahsediyor:
Kenan şehir devletlerinin çoğunda Kral kutsal bir varlıktı. Memleketin mutluluğu ve bereketi ona bağlıydı... İsrailoğulları, kutsal Krallık düşüncesini Kenanilerin örneğince sürdürmüşlerdir. Papaz sınıfının oldukça gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da kaydedelim ki, Ugarit metinlerinde papazlara İbranice'deki gibi 'Kohen' ünvanı verilmektedir. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf.27)
Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmını oluşturan Eski Ahit ya da Tevrat, toplam 39 kitaptan oluşur. Bunlardan ilk beş kitap olan Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa'ya verilen, ancak daha sonra hahamlar tarafından bozulmuş olan bölümlerdir. (En doğrusunu Allah bilir.) İçindeki tutarsızlık ve mantık bozuklukları (Örneğin, beşinci bölüm olan Tesniye'de, Hz. Musa'nın ölümü ve gömülüşünün anlatılıyor olması gibi), bu ilk beş kitabın da Hz. Musa'ya indirilen vahiylere değil, hahamların ifadelerine dayandığını göstermektedir.
"Rabbin sözüne göre Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarına Beyt-Peor karşısındaki derede onu gömdü." (Tesniye Bölümü, 34/5-6)
Bundan sonraki 34 bölüm ise, asırlar boyunca Kitab-ı Mukaddes'e parça parça eklenmiştir. "Yahudi Tarihi" adlı kitabın yazarı olan H. Hirsch Graetz, Tevrat'ın değiştirilmesi ile ilgili olarak şunları söyler:
Tevrat'ın kanunlarına tam riayeti sağlamak üzere ileri gelen ailelerin temsilcilerinden başında Büyük Kohen'in (Başhaham) bulunduğu Yetmişler Meclisi'ni kurdular. Bu meclis, İsrail Devleti'nin yıkılışına kadar devam etti. Bunlar, kitabın en eski karakterli harflerini değiştirip zamanlarına uydurdular. Gençlerini yetiştirmek için dini okullar açtılar. Bu okullardaki öğretmenlere 'Soferim' (yazıcılar) denilirdi. Soferimin iki vazifesi vardı: Tevrat'ı açıklamak ve bunun cemiyet ve ferd tarafından tatbikini sağlamak. Soferimler, Tevrat'ın beş kitabından başka, nebilerin sözlerini de Kitab'a ek olarak yazdılar ki, isimlerini bu çalışmalardan almışlardır... Bu arada bazı müelliflere göre İsrailli olmayan yabancı asıllı bazı kitaplar da İsrailleştirilerek kitaba eklendi. (Tesniye Bölümü, sf.46)
Prof. Dr. Hikmet Tanyu ise, "Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler" adlı kitabında, hahamların Tevrat'ı değiştirmeleriyle ilgili olarak şunları belirtiyor:
Hz. Musa, MÖ XIII. yüzyılda yaşamasına rağmen, yakın zamanlara kadar elde bulunan en eski İbrani el yazması nüsha MS VII. ve X. yüzyılda yazılmış bir kaynaktır. Tesniye (Tevrat'ın beşinci bölümü), MÖ 621 veya 622 yıllarında Kudüs'teki Süleyman Mabedi'nde kahinler tarafından bulunduğu belirtilerek Kral Yoşiya'ya sundukları bir kitap olup Musa'nın ölümünden, gömülmesinden ve onun için tutulan yastan bahseder. Hz. Musa zamanında bulunmayan birçok adetlere, davranışlara değinir. Önceki kitaplarda geçen bazı şeriat kanunlarını tekrarlar, insanların birbirlerine ve Tanrı'ya karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. (Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.40)
Yahudiliğe göre Tevrat'ın beş kitabının kelime kelime Yehova tarafından bildirilmiş Tanrı kelamı olduğuna inanılmaktadır. Oysaki, Hz. Musa'nın yaşadığı tarih bile kesinlikle tespit edilmiş değildir. Tahminen XV. yüzyıldan başlayarak genellikle XIII. yüzyılda yaşadığı ve ortalama MÖ 1250 yıllarında İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkardığı ileri sürülmektedir. Tanah'ın (39 kitabın hepsine birden verilen isim) tamamlanması ise MÖ (1200-100) yılları arasında ve bin yıldan fazla bir zamana uzamış ve muhtelif yazarlar tarafından telif, derleme, ve birleştirme işine teşebbüs edilmiştir. (Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.47)
Türkiye'deki Musevi vatandaşlarımızın yayınladıkları Şalom gazetesinde ise, bu konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:
Yıllardır araştırmacıların merak konusu olan 'Kutsal Kitabı kim yazdı?' sorusu uzun bir listenin çıkmasına neden olmuştur. Bu sayılan listeye aday olarak katılabilecek iki isim daha öne süren Amerikalı profesör Richard Friedman'ın bu konudaki kitabı önümüzdeki günlerde Londra ve New York'ta yayımlanacak. Friedman'a göre peygamberlerden Yeremiah ve havarisi Baruh Ben-Neriya Kutsal Kitabın ilk beş bölümünü kaleme almışlardı. İsrailli uzmanlar önerinin üzerinde düşünüyorlar. (Şalom, 13 Mayıs 1987)
Hayrullah Örs ise, "Musa ve Yahudilik" adlı kitabında Tevrat'ın tarih boyunca birçok değişikliğe uğradığını belirtir:
Eski Ahit, özellikle Tevrat (Musa'nın 5 kitabı, Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye), Yahudiler ve Hıristiyanlarca, yakın zamana kadar Tanrı'nın Hz.Musa'ya doğrudan doğruya yazdırdığı kitap olarak kabul edilmekte idi. Ama iki yüzyıldan beri yapılan incelemeler; bunların çok yeni diyebileceğimiz zamanlarda yazıldığını ve çeşitli maksatlarla tarih boyunca değişikliklere uğratıldığını ispatlamıştır. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf. 34-35)
Görüldüğü gibi, Hz. Musa'ya gönderilen Tevrat, bazı hahamların elinde, Yahudilerin milli çıkar ve hedeflerine uygun olarak değiştirilmiş ve hak kitap olma niteliğini kaybetmiştir. Yapılan tahrifatlar neticesinde, Allah, ahiret, cennet ve cehennem inancında çeşitli sapkın açıklamaların yer aldığı bir kitap ortaya çıkmıştır. Bu tahrifatların en temel özelliklerinden birisi ise, Yahudi halkının batıl gelenekleri doğrultusunda belli kesimlere menfaat ve üstünlük sağlayacak birtakım açıklamalardır. Bu açıklamalar bir kısım Yahudilerin geleneksel üstün ırk ve dünya hakimiyeti konularındaki ihtiraslarını pekiştirmiş, yaptıkları katliamlara, haksızlıklara ve ahlak dışı tavırlara meşru bir zemin hazırlamıştır. Böylece Muharref Tevrat'ın bazı kısımları, hak dini anlatan bir kitap olmaktan çıkarak, bazı Yahudi hahamların ideolojilerini yansıtan bir kitap haline gelmiştir. Şalom gazetesinde de bu batıl inanışlar şöyle belirtiliyor:
Tanrı'ya inanmak Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail'in başkaldırısını, Tanrı'nın ağzından şöyle anlatır: 'Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar'. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise 'İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar' olmuştur. (Şalom, 8 Mart 1989)
Kuran'da ise dini kendi çıkarları için kullanarak yalanlayanlar için Allah şöyle buyurmaktadır:

Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: 'Bu Allah katındandır' diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahlarından dolayı vay hallerine! (Bakara Suresi, 79)

Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (Cuma Suresi, 5)

Yahudilerin Filistin'e Girişleri
Tarihi bilgilere göre, Hz. Musa'nın ölümünden sonra, Yahudiler bir süre daha Sina Çölü'nde dolaşarak, Kadeş-Barnea'ya ulaştılar. Kadeş-Barnea, çöldeki yolculuklarının son yeri olmakla beraber, Filistin'e girmelerinin başlangıç noktasıdır. Böylece Yahudiler, Tevrat'ın kendilerine vadettiği topraklara yakınlaşmış oluyorlardı.
Yahudi tarihini anlatan ünlü Judaica Ansiklopedisi'nde ve diğer bazı kaynaklarda, Filistin'in Yahudiler tarafından işgal edilmesinin çok uzun yıllar sürdüğü ve bu sırada şehirlerin yakılıp yıkıldığı belirtilmektedir:
Birçok araştırmaya göre Kenan diyarının fethi MÖ XIV. yüzyıldan başlayarak XII. yüzyıla kadar sürmüştür. Filistin'deki arkeolojik bulgular ve araştırmalar Beth-El, Tell Beit Mirsim, Beth-Shemesh, Eglon, Hazar gibi birçok şehrin MÖ XIII. yüzyıl ile MÖ XII. yüzyıl başlarında tahrip edildiğini göstermektedir. Bu bulgular kısa sürede meydana gelen bir fetih olmadığını, küçük gruplar halinde yavaş yavaş meydana geldiğini göstermektedir. (Encyclopedia Judaica, cilt.8, sf.578)
Yahudiler Filistin'e girerken birçok şehri yakıp yıkmışlar ve orada yaşayan halkı katletmişlerdir. Tevrat'ta bu, sanki Allah'ın emriymiş gibi gösterilir, oysa gerçekte bunun uygulanan vahşete mazeret bulmak için böyle gösterildiği anlaşılmaktadır. Yahudi yazar Chaim Potok "Wanderings" (Gezginler) adlı kitabında Yahudilerin istila sırasında yaptıklarını şöyle anlatıyor:
...Yahudiler Jericho kentine girdiklerinde halk kılıçtan geçirildi. Şehir yakıldı... Ai şehrini tahrip ettiler. Oranın halkını köleleştirdiler, yağmaladılar, şehri yerle bir ederek yaktılar ve Krallarını kazığa geçirerek öldürdüler. (sf.117)
Prof. Dr. Mim Kemal Öke ise, bu tarihi bilgileri şöyle aktarır:
MÖ 1200 yılı dolaylarında Musa Peygamber önderliğindeki İbranilerin, Mısır'dan kaçtıkları, Sina Yarımadası'nı geçerek Ölüdeniz dolaylarına yerleştikleri ve (Hz. Musa'nın ölümünden sonra) Kenan Devleti'ni istila edip, halka zulüm ve baskı yaptıkları, bu tarihi olayların Tevrat'ta da yer aldığı belirtiliyor. (Tarihten Günümüze Filistin Sorunu ve Türkler, Doç. Dr. Mim Kemal Öke)
Hayrullah Örs ise Yahudilerin Filistin'e yerleşmelerini şöyle anlatır:
Yahudiler zaptettikleri şehirlerdeki evlere yerleşmeyerek, kendilerine kulübeler yaptılar. Bu ilkel evlerin kalıntıları kazılarla meydana çıkarılmıştır. Bunların bir kül tabakası üzerine kurulmuş olması, yerleşmeden önce İsrailoğulları'nın buraları ne hale koyduklarını anlatmaktadır. (Musa ve Yahudiler, Hayrullah Örs, sf.187)
Bu dönemde Yahudiler Filistin'in tamamını ele geçiremediler:
Ancak Yahudilerin başarısı yine de sınırlı kalmıştır. Nüfusun yoğun olduğu yerler, haberleşme yollarının etrafındaki bölgeler ve kıyı boyu gibi can alıcı yerler Mısırlılar tarafından çok iyi korunduğundan, Yahudiler ancak dağlık güney bölgeye yerleştiler. (Encyclopedia Judaica, cilt.8, sf.581)
Yahudiler Filistin'in değişik bölgelerine dağınık olarak yerleştikten sonra uzun yıllar bir taraftan Kenanilerle savaşırlarken diğer taraftan da kendi aralarında çıkan isyan ve kavgalara tanık oldular.
MÖ XI ve XII. yüzyıllarda Yahudilerin "Hakimler Devri" olarak anılan dönemi başladı. Dağınık bir şekilde yaşayan Yahudiler, tek bir lider arayışı içine girdiler. Bu yeni lider Tevrat'ta "Hakim" olarak adlandırılmaktadır. Yahudilerin tam anlamıyla bir birlik oluşturarak krallık kurmaları ise Hz. Davud zamanında olmuştur.

Hz. Davud ve Hz. Süleyman
Hz. Süleyman ve Hz. Davud Yahudilerin büyük kısmı tarafından birer peygamber olarak değil, yalnızca birer Kral olarak kabul edilirler. Bu nedenle de, Yahudilerin bu mübarek insanları zaman zaman yanlış değerlendirmeleri, bu kişiler hakkında hiçbir gerçekliği olmayan kanaatlere kapılmaları söz konusudur. Tarihi kaynaklara göre MÖ 1012 ve 975 tarihleri arasında İsrailoğulları'nın başında bulunan Hz. Davud, kuzey ve güneyde dağınık olarak bulunan Yahudi boylarını birleştirerek, Kudüs'ü Jebusiteler'den alıp başkent yaptı. Hz. Davud'un peygamberliği sırasında İsrailoğulları zenginleşerek, refaha kavuştular. Ancak bir kısım Yahudiler, tıpkı Hz. Musa döneminde olduğu gibi, bu refah ortamına rağmen sık sık ayaklanarak Hz. Davud'a karşı isyan etmekten geri kalmadılar.
Hz. Davud'tan sonra tarihi kaynaklara göre MÖ 971'de Hz. Süleyman Kral oldu. Hz. Süleyman ve Hz. Davud'un devrinde ekonomik ve siyasi yönden oldukça önemli gelişmeler yaşandı. Ünlü Süleyman Mabedi, bu dönemde Hz. Süleyman tarafından inşa edildi. Hz. Süleyman'ın hükümdarlığının yaşandığı bu devir, tarihteki en ihtişamlı ve en zengin dönemlerden biri olarak bilinmektedir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hz. Süleyman, İstanbul 2002)
Bu refah ve zenginliğe rağmen pek çok ayaklanma ve isyan yaşandı. Genelde tahtı ele geçirebilmek için çıkarılan bu isyanlardan bazıları tarihi kaynaklarda Şeba, Abşalom ve Jerobeam ayaklanmaları olarak anlatılır.
Kuşkusuz bu isyanların temelinde hak dini kabul etmek istemeyen ve geleneksel batıl inançlarına bağlı kalmakta direnen birtakım din adamlarının payı büyüktü. Bu kişiler, kendi uydurdukları sahte dine uymayan peygamberleri sözde sapkınlık, dinsizlik, delilik ve büyücülükle suçluyorlar, peygamberler hakkında pek çok iftirada bulunuyorlardı.
Oysa Allah Kuran'da, Hz. Süleyman'a yöneltilen bu iftiraların doğru olmadığını tüm insanlara bildirmiştir:

Ve onlar, Süleyman'ın mülkü aleyhinde şeytanların uydurduklarına uydular. Süleyman ise küfretmedi; ancak şeytanlar küfretti... (Bakara Suresi, 102)

Yahudilerin Babil'e Yerleşmeleri
Hz. Süleyman'ın tahminen MÖ 930 yılında ölümünden sonra, Yahudiler arasında kavgalar ve ayaklanmalar başladı. İlk Yahudi Krallığı bu iç karışıklıklar nedeniyle "Yahuda" ve "İsrailiye" Krallığı olmak üzere ikiye ayrıldı.
MÖ 722'de Asur Kralı Sargon, İsrailiye Krallığını istila etti ve bu Krallıkta yaşayan 10 aileyi Samarya'dan Asur'a sürgün etti. Yahuda Krallığı ise, MÖ 586'da Babil Kralı Nebukadnezar tarafından yok edildi. Süleyman Mabedini ve Kudüs'ü yakan Nebukadnezar, Yahudilerin önde gelenlerini Babil'e sürdü.
Ne var ki Yahudilerin önde gelenleri (özellikle de hak dine uymamakta direnen kesimleri) bu durumdan hiçbir zarar görmediler, hatta karlı çıktılar. Nebukadnezar tarafından Babil'e götürülen bu zengin kesim, Babil'de çok daha büyük bir refahla karşılaştı.

Hak Dine ve Peygamberlere Karşı Gelen Yahudiler

Andolsun, Biz İsrailoğulları'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir peygamber geldiyse bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (Maide Suresi, 70)

Her toplumda olduğu gibi Yahudi toplumu içinde de iman edenler ve Allah'tan korkan insanların yanı sıra, inkarda direnenler ve kötülükte ileri gidenler vardır. Allah Kuran'da Yahudi toplumu içinde inkarcılığı, isyanı ve kötülüğü alışkanlık haline getirmiş olan kişilere özel olarak dikkat çekmiş, bu kişilerin bozguncu karakterleri olduğunu bildirmiştir. Benzer bir durum Kuran'da Bedeviler için de bildirilmiştir. Bedevilerin içinde de Allah'tan için için korkan ve ahiret gününe samimiyetle iman eden kişiler olduğu gibi, Allah'ın koyduğu sınırları bilmemeye daha yatkın kişiler de bulunmaktadır. (Tevbe Suresi, 97-99)
Dolayısıyla, burada ele alınan tavır ve ahlak bozuklukları inkarı alışkanlık haline getirmiş olan Yahudilere hastır. Yoksa tüm Yahudi toplumunun tek tip bir ahlaka sahip olduğunu düşünmek ya da kişiler arasında hiçbir ayırım gözetmeden bütün toplumu itham etmek kuşkusuz mümkün değildir. Üstelik böyle bir yaklaşım son derece akıl dışıdır.
Yahudiler pek çok peygamberin tebliğine şahit olmuş bir topluluktur. Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İlyas, Hz. Eyüb, Hz. İsa, Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu peygamberlerden yalnızca birkaçıdır.
Yahudiler -bir kısmı hariç- peygamberleri inkar etmekle kalmayıp onlara ve etrafındakilere birçok eziyette bulundular. Söz konusu Yahudilerin inkar etmelerinin en önemli nedeni, atalarının sapkın inançlarını bırakmak ve gerçek dine yönelmek istememeleridir. Allah, Maide Suresi'nde bu Yahudilerin çıkarlarıyla çatıştığında peygamberleri öldürdüklerini şöyle bildirir:

Andolsun, Biz İsrailoğulları'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir peygamber geldiyse, bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler. (Maide Suresi, 70)

Kendi sapkın inançlarına göre değiştirdikleri Tevrat'ın ardından, gerçek dini tebliğ eden Hz. İsa'nın ve Hz. Muhammed'in peygamberlik ile görevlendirilmeleri, bazı Yahudiler'in çıkarları ile çelişen ve kabul edemeyecekleri bir durumdu. Bunun için, özellikle Hıristiyanlığı ve İslamiyeti hedef alan söz konusu dejenere Yahudiler, Hz. İsa'yı ve Hz. Muhammed (sav)'i defalarca öldürmeye çalışarak bu iki hak dinin henüz yayılmadan yok olmasını istediler.

Yahudilerin Geleneksel Mesleği: Tefecilik
Bazı Yahudilerde hakim olan üstün ırk inancı bu kişilerin hemen her konudaki düşünce ve uygulamalarını yönlendirir. Muharref Tevrat'a ekledikleri açıklamalarla Yahudileri bütün dünyanın sahibi olduklarına ve diğer milletlerin dünyayı haksız yere elde ettiklerine inandıran Yahudi hahamlar, bu serveti nasıl geri alacaklarının yolunu da Muharref Tevrat'ta gösteriyorlar:
Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras alacaksınız, ve ben size onu, süt ve bal akan diyarı mülk olmak üzere vereceğim; ben sizi milletlerden ayırt eden Allah'ınız RABBİM. (Levililer Bölümü, 20/24)
O zaman Rab bütün bu milletleri önünüzden kovacak, ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. (Tesniye Bölümü, 11/23-24)
Bu kişilerin dünya üzerindeki tüm zenginliği ele geçirmek için uyguladıkları en önemli yöntem faiz oldu. Söz konusu hahamlar, Yahudilerin birbirlerine faizle borç vermelerini yasaklarken, Yahudi olmayanlara faiz karşılığı para vermelerini emrettiler. Muharref Tevrat'ta bu konuyla ilgili olan açıklamalar, tefeciliğin yüzyıllardır geleneksel meslek haline getirilmesinin ve tarih boyunca milletlere verilen ekonomik zararların, birer tesadüf olmadığını göstermektedir.
Yabancıya faizle ödünç verebilirsin; fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin, ta ki, mülk olarak almak üzere gitmekte olduğun diyarda elini atacağın herşeyde Allah'ın Rabb seni mukaddes kılsın. (Tesniye Bölümü, 23/20)
Bu taktik kimi Yahudiler tarafından çok büyük titizlikle uygulandı. Binlerce yıl önce ilk faiz sistemi ve tefecilik, bu emirler doğrultusunda Yahudiler tarafından kuruldu:
İlk tefecilik ve faiz Yahudiler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Diğer dinlerde faizin yasak olması Yahudilere bu konuda çok geniş bir alan sağlamıştır. (Banks and Banking, sf.172)
Faizin, Yahudiler tarafından Tevrat'ın gösterdiği hedefler doğrultusunda uygulandığı pek çok Yahudi tarafından da açıkça kabul edilmektedir. Yahudiler tarafından hazırlanan Judaica Ansiklopedisi'nde konu şöyle açıklanmaktadır:
Borç para vermenin kısa süre içerisinde tipik bir Yahudi mesleği haline gelmesi Tevrat kaynaklıdır. (Encyclopedia Judaica, Moneylending, cilt 10, sf.32)
Yahudilerin tefecilikle ne derece özdeşleştikleri Yahudilere ait birçok tarihi kaynakta açıkça belirtilir:
Ortaçağ'da İtalya'daki, Yahudilerin bir çoğu tefecilik yapıyordu. (Pictorial History of Jewish People, Nathan Ausubel, sf.99)
Yahudiler tefecilikle o kadar özdeşleştiler ki, Ortaçağ'da ve daha sonraki dönemlerde, Yahudi ismi ve tefecilik beraber kullanılıyordu. Bir süre sonra ise Yahudi ve tefeci isimleri eş anlamlı olarak kulanılmaya başlandı. (Pictorial History of Jewish People, Nathan Ausubel, sf.116)
XII. yüzyıldan itibaren tefecilik Yahudi mesleği olarak giderek artan bir önem kazandı. (Encyclopedia Judaica, France, cilt 7, sf.9-12)
XII. ve XIII. yüzyıllarda tefecilik Alman Yahudilerinin en belirgin mesleği oldu. (Encyclopedia Judaica, Germany, cilt 7, sf.458-462)
Ortaçağ'da, Avrupa'da salgın hastalıklar, savaşlar ve kuraklık nedeniyle güçsüz duruma düşen halkın paraya ihtiyacı vardı. İhtiyaç içindeki halk, kilisenin bu konudaki yasağına rağmen Yahudilerden yüksek faiz karşılığı borç para almak zorunda kalıyordu. Bu durumu iyi değerlendiren Yahudiler kısa sürede büyük sermayelere sahip oldular:
X. yüzyılın kapanmasıyla ticaretle uğraşan Yahudiler, Hıristiyanların kilise kanunlarınca yasaklanmış olan borç verme ve kredi işlemlerinde uzmanlaştılar. Birkaç 10 yıl içinde neredeyse Hıristiyan Avrupa'daki tüm nüfusun hemen hemen hepsi Yahudilere borçlandılar. Ve Yahudiler tefecilik sonucu rehin aldıkları köy, kasaba hatta kiliselerin sahibi oldular. (The Universal Jewish Encyclopedia, Moneylending, cilt 7, sf.618-622)
Söz konusu tefeci Yahudiler faiz sistemi sayesinde bu denli zenginleşirken, kendilerini siyasi yönden sağlama almayı da ihmal etmediler. Uyguladıkları sömürüye halktan, kiliseden ya da asillerden gelecek herhangi bir tepkiye önlem olmak üzere bazı prens ve kralları kendilerine ortak yaptılar. Bu "iş birlikçileri" sayesinde kanunlara rağmen, rahatlıkla faiz sistemini işlettiler.
X. yüzyılda hükümet tarafından yasaklanmasına rağmen Yahudiler ortakları olan Prensler sayesinde tefecilik yapıyorlardı. (The Universal Jewish Encylopedia, Moneylending, cilt 7, s. 618-622)
Faiz ve tefecilik yoluyla büyük servet sahibi olan Yahudi bankerler, XVIII. ve XIX. yüzyılda bu servetlerini kullanarak, Avrupa ülkelerinde önemli bir güç elde ettiler. Bunun sonucu olarak Avrupa'nın en büyük devletleri, Yahudilerin Siyonist ideallerine büyük hizmette bulundular.

Tefecilik ve Antisemitizm
Tefecilik, Avrupa'da birçok önemli şehre gruplar halinde yerleşen bazı Yahudilerin yine temel aktivitesi haline geldi. Bu Yahudiler, kilisenin yasaklamasına rağmen faiz sistemiyle, insanları sömürmeye ve bu arada kendi zenginliklerini ve güçlerini artırmaya başladılar. Bu yolla sadece halkları değil kralları ve imparatorları da kendilerine bağımlı hale getiriyorlardı. Bu şekilde, Muharref Tevrat'a batıl geleneklere uyularak eklenen, milletlerin sömürülüp, güçsüz bırakılmalarıyla ilgili olan açıklamalar da uygulanmış oluyordu.
"Milletlerin zenginliği sana gelecek... Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler...Ve milletlerin sütünü emeceksin..." (İşaya Bölümü, 60/11-12)
Tefecilik yoluyla oldukça yüklü sermayelerin sahibi olan Yahudiler ticarete de yöneldiler. Bazı yöneticiler ise kilisenin istekleri sonucunda Yahudilerin tefecilik yapmalarını yasaklayarak onları ticarete teşvik ettiler. Bu teşviklerden yararlanan Yahudiler yine de tefecilikten vazgeçmediler ve gizli yollarla devam ettiler.
"I. Edward Yahudilerin tefecilik yapmalarını yasakladı. Bununla beraber ticaret yapmaya teşvik edildiler. Zenginler yün ve mısır ticareti yapmaya başladılar. Yine de bu, tefecilik için bir maske idi. Ve diğerleri de kanunla yasaklanmış olmasına rağmen tefeciliğe gizli olarak devam ettiler. Bu arada diğerleri de para kırarak büyük sermayeler kazandılar." (Encyclopedia Judaica, England, cilt 6, sf.751)
Bununla birlikte, Yahudiler sadece kendi mahkemelerinde yargılanabilmek gibi birçok imtiyazlar elde ettiler:
"1090'da IV. Henry, Speyer ve Worms Yahudilerine bazı haklar verdi. Ve arkasından gelen imparatorlar da onun bu hareketini devam ettirdiler. Bu haklar Yahudilerin sadece kendi soydaşları tarafından ve ancak kendi kanunlarına uygun olarak yargılanabileceklerini öngörüyordu. Yahudi cemaatlerinin kanunları Almanya'daki Yahudi cemaatleri tarafından kararlaştırılıyordu." (Encyclopedia Judaica, Germany, cilt 7, sf.458-462)
"Karolenj döneminde Yahudiler tamamıyla dini özgürlük yaşadılar. İstedikleri yerlerde yaşayıp, istediklere yere gidebilirlerdi. Yahudi cemaatleri kendi kendilerini yönetiyorlardı. Adalet sistemi kendi dini mahkemelerinde gerçekleşiyordu ve sinagog inşaa etmekte serbesttiler." (Pictorial History of Jewish People, Nathan Ausubel, sf. 114)
Kendilerine verilen bu imtiyazlara ve sağlanan rahat ortama rağmen bazı Yahudiler, tefecilik yoluyla bu milletleri ekonomik yönden kendilerine bağımlı hale getiriyorlardı. Bu, Hıristiyan halk arasında Yahudilere karşı güvensizlik ve tepki yarattı. Bu ve diğer bazı faktörler, Avrupa tarihinin yüz karalarından biri olan antisemitizmin doğmasına neden olmuştur. Bazı tefeci Yahudilerin maddi birikimi, Avrupa'nın Hıristiyan kitlelerinde Yahudilerin tümüne karşı fanatik bir nefretin gelişmesine sebebiyet vermiştir. Avrupa'nın karanlık yüzyılları boyunca Yahudi cemaatlerine karşı düzenlenen saldırılar (pogromlar) pek çok masum Yahudinin hayatına mal olmuş, Yahudileri toplumdan tecrit etmeye yönelik getto uygulamaları ise psikolojik bir baskı mekanizması olarak işlemiştir. İslam dünyasında ise hiçbir zaman antisemitizm görülmemiş, gerek Yahudiler gerekse Hıristiyanlar Allah'ın Kuran'da Müslümanlara emrettiği adalet ve hoşgörü prensiplerine uygun olarak, Müslüman yönetimler altında huzur bulmuşlardır.

"Dönen" Yahudiler...
Antisemitizmin güçlenmesi ile birlikte, Yahudiler Avrupa toplumlarından giderek daha fazla dışlanmaya başladılar. 1290'da İngiltere'den, XV. yüzyılın ilk yarısında Almanya'nın bazı şehirlerinden ve XVI. yüzyılda ise Fransa'dan sürüldüler. Buna rağmen, Yahudilerin bir kısmı yaşadıkları yerlerden ayırlmamayı başardılar. Birçok Yahudi dönme olarak, yani kendini Hıristiyan gibi göstererek, bu ülkelerin sınırları içinde kaldı. Buna en somut örnek Londra'da III. Henry tarafından 1234'te kurulan Domus Conversorum oldu. XVII. yüzyılda Yahudilerin İngiltere'ye tekrar resmi olarak kabul edilmelerine kadar faaliyetlerini sürdüren Domus Conversorum ile ilgili "History of Anti-Semitism" (Anti-Semitizm Tarihi) adlı kitapta şu bilgiler veriliyor:
"Yahudiler İngiltere'ye modern çağdan önce girmeyi başarabildiler mi? 1234'te dönmeler için kurulan Domus Conversorum, Almanya, İspanya ve hatta Fas'tan üye toplamaya devam etti. Ayrıca Londra'ya gizli yollarla giren Yahudiler de oluyordu." (The History of Antisemitism, Leon Poliakov, sf.203)
Aynı kitap Fransa'da gizlice kalan Yahudiler için şöyle diyor:
"1394'de Fransa'dan çıkarıldıktan sonra, Fransa'da kesinlikle Yahudi kalmadı mı? Bazı tarihçiler, özellikle Robert Anchel, Yahudilerin gizli olarak veya dönme olarak buradaki yaşantılarına devam ettikleri hipotezini ortaya koydu. 1650'de Parisli Yahudiler, yani Yahudiliği gizli olarak sürdürmekle suçlandılar. XV. yüzyılda ne oldukları belli olamamakla beraber XVII. yüzyılda iyi ve sadık Katolikler gibi görünüyorlardı." (The History of Antisemitism, Leon Poliakov, sf.173)
"Yahudiler Fransa'nın güneydoğusunu terk edip Hıristiyanlığa dönerek genel halk içinde eridikten sonra, güneybatı 'Gizli Yahudilerin' yani 'Dönmelerin' gelişine şahit oldu... Kendi İbrani dinlerini ve adetlerini korurken, dıştan Katolikliği uygulayarak, kendilerinin keşfedilmesinden kurtulmuş oluyorlardı." (Encyclopedia Judaica, France, cilt 7, sf.20)
Yahudilerin İngiltere'ye resmi olarak tekrar kabul edilmelerinde Domus Conversorum'dan daha etkin rolü XVII. yüzyılın ilk yarısında Menasseh Ben Israel oynadı. Amsterdam Başhahamı olan Menasseh Ben Israel, kayıp on İsrail Kabilesi ile ilgili olarak hazırladığı "Hope of Israel" (İsrail'in Umudu) adlı kitabında, Yahudiler dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna yayılmadıkça Mesih'in geleceğine dair olan kehanetin gerçekleşmeyeceğini savundu. Böylece Hıristiyanlarla ortak olan Mesih inancını kullanarak, kendilerini İngiltere'ye kabul ettirmek için gerekli koşulları hazırladı. Judaica Ansiklopedisi'nde bu konu şöyle anlatılır:
"Menasseh Ben Israel'in Latince olan bu eseri basılır basılmaz İngilizce'ye çevrildi ve Oliver Cromwell'in dünyada tek Yahudi bulunmayan ülke İngiltere'ye Yahudileri geri çağırma çabasında destek olacak bir eser haline geldi. Mesih'in tekrar gelişine dair olan kehanetin gerçekleşmesi ancak Yahudilerin dünyanın dört bir köşesine yayılmaları ile gerçekleşebilecekti. Menasseh Ben Israel ve İngiliz din adamları arasında Yahudilerin İngiltere'ye dönmelerini kabul ettirecek bir atmosfer oluşturuldu." (Encyclopedia Judaica, cilt 15, sf.1006)
"Ve Rab sizi yerin bir ucundan yerin öbür ucuna kadar bütün milletler arasına dağıtacak..." (Tesniye Bölümü, 28/64)
Yahudilerin İngiltere'ye geri gelmelerinde İngiltere'de kalan Yahudi dönmelerinin de rolü büyük oldu.
"Sir Henry Finch, Roger Williams, Edward Nicholas ve John Sadler Yahudilerin İngiltere tarafından resmi olarak kabul edilmelerini sağlamak için hareket başlatanların başında geliyorlardı; bunu insanlığın bir ölçüsü olarak veya kendi dönmeliklerini güvence altına almak için yapıyorlardı." (Encyclopedia Judaica, England, cilt 6, sf.758)
XVI. ve XVII. yüzyıllarda, bazı Yahudiler içinde bulundukları milletlerin yönetiminde etkin olabilmek ve olayları kendi çıkarlarına göre yönlendirebilmek için, sahip oldukları maddi gücü kullandılar. Kralların, prenslerin finansörlüğünü yapan Yahudiler, "saray Yahudisi" adı verilen yeni bir Yahudi sınıfı oluşturdular.
"Ortaçağ'da aracı görevi gören Saray Yahudileri (court Jew) ortaya çıktı. Bu kişiler imparatorların, kralların, prenslerin, papaların vazgeçilmez danışmanlarıydılar. Bazen de bu kişiler Hasdai Ibn Shaprut'un durumunda olduğu gibi saray doktoru da oluyorlardı. Bunların kralla olan kişisel yakınlıkları, Yahudilerle kral arasında direk bağlantı kurmalarını ve hatta Yahudilerin karşılaşabilecekleri herhangi bir zorluğu engellemelerini sağlıyordu. Almanya'da da saray Yahudisi olan birkaç kişi bulunmaktaydı. Bunlar birçok kraliyet birimini ve orduyu finanse ediyorlardı. Belki de en bilinen iki saray Yahudisi Jossl of Rosheim (1480-1554) ve Joseph (Jud) Suss Oppenheimer (1698-1738) idi.
Jossl of Rosheim bütün Avrupa'da etkisi bulunan yetenekli bir finansördü. Ne zaman Yahudi cemaati zor bir durumla karşılaşsa, hemen İmparator Charles IV veya kraliçe, prensler, piskoposlar ve Diet'lerle irtibata geçerdi. Joseph Suss Oppenheimer, Würtemberg Dükü'nün finansörüydü. Saraydaki bütün olaylara hakimdi." (Pictorial History of the Jewish People, Nathan Ausubel, sf.124)
"Krallığa ve prenslere ait olan her birimde bir saray Yahudisi bulunuyordu... 1673'te İmparator Leopold, bir Heidelberg Yahudisi olan Samuel Oppenheimer'ı saraya çağırttı ve ordularını hazırlama görevini verdi. 30 yıl boyunca, özellikle 1638'de Türklerin Viyana Kuşatması sırasında ve Fransa'ya karşı olan savaşlarda kendini bu işe verdi. Max von Baden, Avusturya ordusunun Oppenheimer olmasaydı yok olacağını yazdı. Prens Eugene onun hizmeti olmadan hareket etmeyi reddetti." (History of Anti-Semitism, Leons Poliakov, sf.229)
Bu Yahudi dönmeleri "Society For The Culture and Science of Judaism" (Yahudilik İlim ve Kültürü için Topluluk) adında bir grup kurdular. Böyle bir grup kurmaları, Hıristiyan görünmelerine rağmen Yahudilikten kesinlikle ayrılmadıklarını göstermiş oluyordu.
"Bu kuruluşun (Society for the Culture and Science of Judaism) kurucuları arasında I. L. Auerbach, E. Gans, H. Heine, I.M,Jost, M. Moser ve L. Zunz vardı, ki bunların çoğu dönme idiler." (Encyclopedia Judaica, Germany, cilt 7, sf.458-462)

Finans-kapital'den Güç Alan Siyonizm
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Yahudiler maddi ve siyasal güçlerinin doruk noktasına ulaştılar. XIX. yüzyılda, bütün dünyada Yahudi finans imparatorlukları kuruldu. Rothschild, Goldsmith, Warburg, Lehmon ve Speyer Avrupa ekonomisini büyük çapta ele geçiren Yahudi hanedanlarının başında geliyorlardı.
Yahudiler, maddi imkanlarını kullanarak devlet kademelerinde önemli görevler aldılar. Bu şekilde, aynı dönemde gelişen Siyonizme önemli destek sağladılar. Mason localarını organize ederek Siyonizme kazandırdıkları krallar, devlet başkanları, başbakanlar ve parlamento üyeleri sayesinde İsrail'in kuruluşuna zemin hazırladılar. "Dünya hakimiyeti" için en güçlü devletleri kontrolleri altına almaları gerektiğinin bilincinde olan Siyonist Yahudiler ellerindeki imkanları bunun için kullandılar.
"Siyonizmin kuvvetlendiği 1840'lar ile İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948 yılı arasında Avusturya'da 95, Fransa'da 75, Almanya'da 150, İngiltere'de 90, sömürgelerinde 78, İtalya'da 54, Polonya'da 156, ABD'de 50 civarında Yahudi, üst düzey devlet kademelerinde bakanlık, başbakanlık ve parlamento üyeliği yapmıştır." (Universal Jewish Encyclopedia, cilt 7, Public Office Jews in, sf.22-29)
Başlangıcından İsrail'in kuruluşuna dek Siyonizme en büyük desteği veren ülke İngiltere oldu. XIX. yüzyıl başlarında Siyonistler ülkede büyük bir etkiye sahiptiler. Özellikle İngiliz ekonomisinde ve parlamentoda büyük söz sahibiydiler. Bunun sonucu olarak İngiliz politikacıları 1840'lı yıllardan itibaren Filistin'de bir Yahudi devleti kurma planlarına ilgi göstermeye başladılar.
Bu dönemde Sefardi Yahudisi Benjamin Disraeli başbakanlığa seçildi. Ülkenin yönetimindeki etkilerinin gücüne güvenerek, İngiltere'nin isminin İsrail olarak değiştirilmesini parlamentoya teklif etti. Benjamin Disraeli ve Kraliçe Victoria'nın oğlu büyük mason üstadı Kral VII. Edward, Avam Kamarası'nın kapılarını Baron Lionel, Nathaniel de Rothschild, Sir Arthur Montague, Lionel Cohen, Sir Julian Goldschmit gibi büyük servet sahibi Yahudi bankerlere açtılar. Bunu takip eden dönemlerde birçok Yahudi belediye başkanlığı, savcılık, belediye meclis üyeliği gibi devlet kademelerinde görev aldılar.
"1871'de Yahudi Sir George Jessel başsavcı oldu ve birçok Yahudi hükümette görev aldılar. 1909'da Herbert Samuel (daha sonra Viscount oldu) Kabine Başkanı oldu. Sir David Salomons 1855'te Büyük Belediye Reisliği'ne getirilen ilk Yahudi oldu; ve bu görevi sonraki dönemlerde birçok Yahudi devam ettirdi.
İngiliz hükümeti tarafından desteklenen Sir Moses Montefiore, bütün Yahudilerin elçiliğini üstlendi. 1885'te Lord Rothschild'e asilzadelik ünvanı verildi." (Encyclopedia Judaica, England, cilt 6, sf.750-758)
Her ikisi de Yahudi olan Lord Isaac Reading Adalet Bakanlığı'na, Sir Herbert Samuel de Vadedilmiş Toprakları idare etmek ve orada bir Yahudi devleti kurmak için Filistin Yüksek Komiserliği'ne atandı. Bu dönemde İngiltere Başbakanlığı'nı mason Llyod George yürütüyordu. Kabinesinde 6 tane Yahudi başmüşavir olarak görev yapmaktaydı.
Bununla birlikte Siyonistler, kısa sürede İngiltere'de masonluğu yaygın hale getirdiler. Birçok kral, prens, kont ve dük mason oldu. İngiliz devlet adamlarından mason olanlardan birkaçı şunlardır:
İngiltere Kralı IV. George, (Mimar Sinan Dergisi, sayı 22, sf.75)
Kral VIII. Edward, (Mimar Sinan Dergisi, sayı 22, sf.25)
Kral VII Edward, (Türk Mason Dergisi, yıl 1, sayı 1, sf.50)
İngiltere ve İrlanda İmparatoru Frederic De Galle. (Türk Mason Dergisi, yıl 1, sayı 1, sf.50)
1876'da Siyonistlerin liderliğini üstlenen George Elliot tarafından "Siyon Aşıkları" adı verilen ilk İngiliz Siyonist Teşkilatı kuruldu. Teşkilatın politikası zengin Yahudileri ve İngiliz politikacıları organize ederek "Siyon idealinin" gerçekleşmesini sağlamaktı.
Fransa'da ise Siyonistler çok sayıda olmamalarına rağmen, Fransız masonluğu sayesinde, hükümeti Siyonizme destek verecek şekilde yönlendirebildiler.
Almanya'da da ünlü Siyonist lider Theodor Herzl, yüksek dereceli bir mason olan Alman İmparator II. Wilhelm ile temasa geçti. Bunun sonucunda Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Alman vatandaşlarına tanıdığı toprak satışı iznini Yahudilerin adına kullandılar. Diğer Avrupa devletlerinden gelen Yahudileri Alman vatandaşı yaparak Filistin'de toprak satın almalarını sağladılar. Bu şekilde Filistin'e çok sayıda Yahudi yerleştirilmiş oldu.
Siyonistler tefecilik ve faiz yoluyla elde ettikleri büyük serveti kullanarak bulundukları ülkelerdeki kralları, başbakanları ve üst düzey devlet adamlarını kontrolleri altına aldılar. Bu Tevrat'ta yer alan bir vaadin uygulamasıydı:
"Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar, ve kralları sana hizmet edecekler" (İşaya Bölümü, 60/10)

Kapitalizme Giden Yol:
Protestanlık
Ortaçağ Katolik Kilisesi'nin faizi kesin olarak yasaklıyor olması, faiz sisteminin çok fazla yayılmasına engel oluyordu. XVI. yüzyılda Avrupa'da doğan yeni bir mezhep, bu konuda çok farklı bir yaklaşım getirdi. Bu mezhep, Protestanlıktı.
Tarihte Yahudi aleyhtarı gibi gösterilen Martin Luther tarafından kurulan Protestanlık, aksine gerek kaynağı, gerek kurucuları ve gerekse savunucuları açısından Yahudilerle oldukça yakından alakalıydı. Katolik Kilisesi'ne karşı başlatılan bu hareket kaynak olarak Tevrat'ı alıyordu:
"Hıristiyanlıktaki reform hareketleri, Yahudi edebiyatı ve felsefesinden oldukça etkilendi. Bu tip hareketlerle 'Yahudileşmeleri' nedeniyle düşman edindiler. Birçoğu Tevrat'la bağlantılıydı. Bu nedenle bu hareketler Tevrat'ın yeni tercümelerine önayak oldu." (The Universal Jewish Encyclopedia, Christianity, sf. 185)
"Değişikliğe yol açan esas hareket Tevrat'a, İbranice'ye ve Tevrat'la ilgili çalışmalara gösterdiği ilgi ile reform hareketi olmuştur." (The History of Anti-Semitism, Leon Poliakov, sf. 198)
Reform hareketlerinin ve Protestanlığın ilk olarak Yahudiler tarafından desteklenerek benimsenmesi, bu yeniliğin Yahudilere ne derece olumlu hizmetlerde bulunacağının bir göstergesidir.
"Luther'in Roma Katolikliğine getirdiği yıkıcı darbe ilk olarak Yahudiler tarafından benimsendi." (Encyclopedia Judaica, cilt 11, sf. 584)
"Özellikle Sefardi diasporasından olan Joseph ha-Kohen gibi bazı Yahudi bilim adamlarının Reform'a karşı oldukça büyük sempatileri vardı." (Encyclopedia Judaica, cilt 11, sf. 584)
Martin Luther, reform hareketleri başlamadan önce Yahudilikle, Tevrat ve İbranice'yle ilgileniyordu. Bu ilgisini ilk olarak "Jesus Christ Was Born A Jew" (İsa Mesih bir Yahudi Olarak Doğdu) adlı kitabında gösterdi. Luther'in Yahudilerle ilgili olarak söyledikleri onun bu ilgisini açıkça gösteriyor:
"Yahudiler bizim Tanrımızın akrabaları, kuzenleri ve kardeşleridir. Katoliklere sesleniyorum; bana kafir demekten yorulduklarında Yahudi desinler." (History of Anti-Semitism, Leon Poliakov, sf.221)
Yahudiler de Martin Luther'in Yahudi hedeflerine hizmet eden bir "Gizli-Yahudi" olduğunu belirtmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı.
"Kabalist Abraham B. Eliezer ha-Levi, Luther'in Hıristiyanları yavaş yavaş eğitmeye çalışan bir 'Gizli Yahudi' olduğunu söyledi." (Encyclopedia Judaica, cilt 14, sf. 21)
Sadece Yahudiler değil, Kilise ve halk da Martin Luther ve taraftarlarının "yarı Yahudi veya gizli Yahudi" olduklarını düşünüyorlardı:
"Martin Luther kilise tarafından 'Yarı Yahudi' olarak adlandırıldı... Abraham Farissol gibi bazı Yahudiler, Luther'i 'gizli bir Yahudi', dini gerçeği ve adaleti ayakta tutan bir yenilikçi olarak tanımlarken, anti-putperest yenilikleri Yahudiliğe dönüş olarak belirttiler." (Encyclopedia Judaica, cilt 11, sf. 585)
"XV. ve XVI. yüzyıldaki Hıristiyan Reformcuların en büyükleri İbrani dilini ve bir derecede Yahudi edebiyatını biliyorlardı. Hepsi Tevrat'a yönelmişlerdi. Bunların arasında John Huss, Zwingli, Michael Servetus, Calvin ve Luther vardı. Hepsi karşıtları tarafından 'tam' veya 'yarı Yahudi' olarak adlandırıldılar." (The Universal Jewish Encyclopedia, Christianity, sf.185)
Luther'in yol göstericisi ve eğitmeni olarak kabul ettiği Reuchlin ise Yahudiliğe, Kabala'ya ve İbraniceye olan ilgisi ile tanınan ve Kabala'dan yola çıkarak Hıristiyan Kabalası'nı hazırlayan bir Kabalistti.
"Martin Luther daha sonraki zamanlarda dahi Reuchlin'i yol göstericisi ve öğretmeni olarak tanımladı." (Encyclopedia Judaica, cilt 11, sf.584)
"Katolik rahipler Talmud'un anti-Hıristiyan olduğuna inanırlarken, John Reuchlin adındaki Alman profesör Talmud'un anti-Hıristiyan olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine birçok Hıristiyan aydını İbraniceye ve Tevrat'a yöneldi. Başka olayların da etkisiyle birçok Hıristiyan Martin Luther'in önderliğinde Katolik Kilisesi'nden ayrıldılar." (A Zionist Primer, edited by Sundel Doniger, sf.17)
Kilisenin etkisini zayıflatarak hareket kabiliyetlerini artırmak isteyen Yahudiler, Protestanlığı bu hedeflerinde kullandılar, öyle ki Protestanlık uygulama yönünden Hıristiyanlıktan çok, Yahudiliğe yakın bir din haline geldi.
"Bu din Yahudi dinine Katoliklikten daha yakın, çünkü onlar İncil'i takip ediyorlar, sadece İsa ve Paul'un öğretilerini veya Yeni Ahit'i değil, Yahudilerin Tevrat'ını da takip ediyorlar" (A Zionist Primer, edited by Sundel Doniger, sf.17)
Bu şekilde 1788 yılında Protestanlık mezhebini yasallaştırmak için kurulan komisyon bir süre sonra Yahudiler için de aynı görevi üstlendi.
"1788'de Protestanlık için yurttaşlık hakları ayarlayan komisyonun başında bulunan Malasherbes, Yahudiler içinde aynı görevle XIV. Louis tarafından görevlendirildi." (Encyclopedia Judaica, France, cilt 7, sf. 82)
Yahudiler, Protestanlığın yaygın olarak kabul edildiği ülkelere özel bir ilgiyle yaklaşırken, bu ülkelerin de Yahudilere olan ilgisi aynı şekildeydi:
"İspanya ve Portekiz'deki Marrano'lar (Yahudi dönmeleri) kendileri için yeni bir ümit gördüler. Birçoğu artık Protestan olan Hollanda'ya yerleşmenin yollarını arıyorlardı." (Pictorial History of Jewish People, Nathan Ausubel, sf.111)
Protestanlıkla beraber faiz uygulaması ve bunun devamı olan kapitalist sistem de kabul görmüş oluyordu. Max Weber "Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu" adlı kitabında Protestanlığın kapitalizme olan etkilerini açıkça ifade ediyordu. Encyclopedia Britannica'da kapitalizmin doğuşunda ve faizin yaygınlaşmasında Protestanlığın etkisi şöyle anlatılıyor:
"Ortaçağ'daki Katolik Kilisesi, kapitalist ideolojiye ve bu ideolojinin gelişmesine engel teşkil ediyordu. Tefecilik sadece Hıristiyan olmayanlara mahsustu. Kilise ve o dönemin otoritelerine göre faiz kanunlara aykırıydı... XVI. ve XVII. yüzyıllarda Protestan reform hareketi Kuzey Avrupa'ya kapitalizmin yayılmasıyla sonuçlandı. Bu özellikle Hollanda ve İngiltere'de gerçekleşti. Bu yeni din ve ekonomik gelişme arasındaki kronolojik ve coğrafi bağlantı, Protestanlığın modern kapitalizmin yayılmasına neden olduğunu gösterir. Doktrinlerdeki değişikliklerle kapitalistlerin yaptıkları yanlış olmaktan çıkarılmış ve hatta bunların yaşam biçimlerine bir onay verilmiş oldu. Ticaret ve endüstri genişledikçe Protestanlar daha zengin olmak için malın biriktirilmesini kural olarak getirdiler." (Encyclopedia Britannica, cilt 4, sf. 840)
Faizin Hıristiyanlık tarafından yasaklanmadığını söyleyerek Yahudi kapitalistlere büyük bir hizmette bulunan diğer bir reform hareketi öncüsü Fransız Calvin'di.
"De Usuris" (Faiz) adlı kitabında Calvin, İncil'in Luka bölümünde 6/35'teki cümle üzerinde şu yorumda bulundu; 'Faizi kötüleyen hiçbir yazılı dini kanıt bulunmamaktadır'." (Encyclopedia Judaica, cilt 5, sf.66)
Protestanlığın bir devamı olarak oluşan Püritenlik de yine Tevrat'a dayanarak ortaya çıktı. Bir kaynakta bu konuya şöyle dikkat çekilir:
"Tevrat'ın Püritenizm ve daha sonraki Anglo-Amerikan mezheplerindeki etkileri oldukça büyüktür." (The Universal Jewish Encyclopedia, Christianity, sf.185)
Politik olayları perde arkasından yöneten bazı Yahudiler, İngiltere'de krallığı yıkarak "Yahudi dostu" tanımlamasına uygun Cromwell'i başa geçirmek için bu sefer de Püritenleri kullandılar. Bu arada yeni hükümetin finansörleri Yahudilerdi.
"Püriten burjuvazisi krallığı yıkarak 1649'da Cromwell'i başa getirdi. Bu arada Londra'da bulunan bir Marrano (Yahudi Dönmesi) kolonisi hükümet için finansal ve politik hizmette bulunuyordu." (The History of Anti-Semitism, Leon Poliakov, sf.205)
"Devrim ve Püriten doktrininin İngilizler arasında yayılmasıyla, Yahudilere karşı bakışta olumlu değişmeler oldu. Buna bağlı olarak Tevrat'a verilen önem de arttı." (Encyclopedia Judaica, England, cilt 6, sf.752)
Yahudilerin 1290'da İngiltere sınırlarından çıkarılmalarından sonra tekrar bu ülkeye geri dönmelerinde önemli rolü olan Menasseh Ben Israel, en büyük desteği Cromwell ve Püritenlerden aldı.
"Bu arada Menasseh Ben Israel Londra'da görülmeye başladı. Püritenleri, Yahudileri İngiltere'ye geri getirmeleri için ikna etti." (Pictorial History of Jewish People, Nathan Ausubel, sf.118)
Yahudilerle Protestanlar arasında kurulan yakın ilişki XX. yüzyılda da Siyonistlerle kimi Protestan gruplar arasında aynı sadakatle devam etmektedir.
"Yahudiler ve Protestanlar arasındaki bağlantı politikada da önemli bir yer teşkil eder. İsrail'de yaptığı bir konuşmada (Protestan Kilisesi üyesi olan) Jerry Falwell şöyle diyor: 'Anti-İsrail fikrine sahip hiçbir adayın senatör olamayacağı günler yakındır'." (They Dare To Speak Out, Paul Findley, sf.244)
"Protestanlar da İsrail'i ve Yahudileri desteklemeye başlıyorlar, çünkü Tanrı'nın seçtiği insanlar olduklarına inanıyorlar. Ayrıca Kutsal Toprakların İsrail'in elinde bulunması İsa'nın tekrar geleceğinin bir kanıtı. Begin şöyle diyor: 'Falwell 20 milyon Amerikalı Hıristiyanı temsil eden adam." (They Dare To Speak Out, Paul Findley, sf.181)


İspanya’dan Osmanlı’ya


Yahudi tarihinin en önemli olaylarından biri olan İspanya sürgününü tüm gizli kalmış yönleri ile ele aldığımız bu bölümü okurken, göz önünde bulundurulması gereken bazı noktalar vardır. Öncelikle, Yahudilerin Ortaçağ Avrupası'nda maruz kaldıkları baskı, zulüm ve kötü muameleleri vicdan sahibi ve adalete inanan her insan gibi biz de kesinlikle kınıyoruz. Bununla birlikte, aynı dönemde Yahudi toplumu içindeki bazı çevreler, tefecilik gibi bazı uygulamaları nedeniyle Hıristiyan dünyasında ciddi bir tedirginlik ve rahatsızlığa neden olmuşlardır. Bu çevreler, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği dini yaşamayan, Tevrat'a batıl geleneklere dayanılarak sonradan eklenen bölümlere göre kendilerine bir hayat kuran çevrelerdir. Bunların savundukları değerlerin neler olduğu ise, günümüzde Siyonizmin acımasız ve bencil uygulamalarında en açık şekli ile görülmektedir.
Eleştirdiğimiz eğilim, Allah'a kulluk ve güzel ahlak esasları üzerine kurulmuş olan Yahudiliği gerçek anlamından çıkararak, koyu ve şoven bir ulusçuluk haline getiren, maddi menfaati herşeyden önde tutan ve diğer milletleri sömürmeyi ya da kullanmayı adeta ulusal bir görev olarak kabul eden tutucu, katı, "Yahudi ideolojisi"dir. Bu kavram, İsrail'in en önemli eleştirel yazarlarından biri olan Prof. Israel Shahak tarafından dile getirilmiş ve detaylarıyla ortaya konmuştur. Shahak'ın açıkladığı gibi, Ortaçağ'dan itibaren Yahudi cemaatlerinin içinde diğer insanlara husumetle bakan bir kibir ve bağnazlık gelişmiştir ve bu yapı, halen İsrail'in Ortadoğu'da gerçekleştirdiği insanlık suçlarında ortaya çıkmaktadır. Bu yapıyı tanımlamak için "Siyonizm" kavramını kullanabiliriz (her ne kadar bu kavram 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da.)
Yahudi dinini samimi bir inançla benimseyen, dünyevi amaçlara yönelik bir ideoloji olarak değil, Allah'a kulluğun yolu olarak gören tüm dindar Yahudiler -veya "liberal" Yahudiler-ise kuşkusuz burada eleştirilen bağnaz Siyonist yaklaşımdan uzaktır. Bu ayrımın titizlikle gözetilmesi gerekir. Örnek vermek gerekirse; Nazileri eleştirmek son derece haklıdır, ama bu bizim Alman milletine karşı herhangi bir olumsuz duygu ve düşünce beslememize neden olmaz. Aynı ölçü burada da geçerlidir.

Sürgünün Başlangıcı
Yahudi toplumunun 1492'de İspanya'dan sürülmesi, tarihlerinde çığır açan bir olay olarak kabul edilir. Sefarad Yahudilerinin İspanya'dan göçü stratejik açıdan Yahudileri, Kutsal Topraklar'ı ve Osmanlı'yı en çok etkileyen olaylardan biridir. Yahudiler, huzuru, güvenliği ve refahı İslam topraklarında bulmuşlar, sığınabilecekleri tek yer Müslümanların hoşgörüsü olmuştur. Ancak İspanya sürgününün bir de görünmeyen yüzü vardır.
İspanya, o dönem çok sayıda Yahudinin yaşadığı son Hıristiyan ülkesiydi. Bunların 200 binden fazlasını "Conversolar" (dönmeler) yani sonradan Hıristiyan olanlar oluşturuyordu. Ancak conversoların tamamına yakını gizli şekilde Yahudi şeriatını uygulamaya devam ediyordu. 1290'da İngiltere'den ve 1394'de Fransa'dan sürülen Yahudiler, 1492'de de İspanya'dan sürüldüler. 200 binden fazla Yahudi, büyük bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere Kuzey Afrika kıyılarına ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerine yerleştiler.
Tevrat'ın ve Yahudi ideolojisinin temelleri dikkatli şekilde incelendiğinde, Yahudilerin İspanya'dan kovulmalarıyla başlayan sürecin, büyük bir anlam taşıdığı görülüyor. Kutsal Topraklar'a varılması, bu sürecin getirdiği önemli sonuçlardan biri. Çünkü İspanya sürgünü Yahudilere, Kutsal Topraklar'ın kapısını açan anahtarlardan biri olmuştur. Yahudilerin çeşitli ülkelerden niçin peş peşe sürüldükleri sorusu ise konunun diğer bir ilginç yönüdür.
Bu sürgünlerin nedeni yüzlerce yıldır, Hıristiyan halkın kapıldığı bağnaz bir Yahudi aleyhtarlığı olarak gösterildi. Bunda kuşkusuz haklılık payı vardır. Ancak, bu konuda Yahudi toplumunun içinde yer alan bir kısım insanların da etken olabileceği ihtimali hep görmezlikten gelindi. Her fırsatta, Yahudilere yöneltilen bütün suçlamaların iftira olduğu vurgulandı. Kuşkusuz bu suçlamalarda masum ve kötülükle hiçbir ilgisi olmayan insanlar da iftiralara ve baskıcı uygulamalara maruz kalıyorlardı. Ancak bu durum, Yahudi toplumu içindeki belli bir kesimin halkı rahatsız eden, onlara sıkıntı veren uygulamalarda bulundukları gerçeğini de değiştirmiyordu.
Bu uygulamaların ne olduğunu, Yahudi şeriatını incelediğimizde görebiliriz.
"Yahudi şeriatı"nın kaynağı "Halakha"dır. Halakha, hahamların "bir Yahudi nasıl yaşamalı" sorusunun cevabını en ayrıntılı biçimde vermek için hazırladıkları ve asırlar boyu yeni eklemelerle genişlemiş yazılı bir dini kaynaktır. Klasik Yahudiliğe göre, bir Yahudi günlük hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini öğrenmek için Tevrat'a ya da Eski Ahit'in öteki kitaplarına bakmamalıdır. Bunlar, sıradan insanlar tarafından anlaşılamazlar çünkü. Bunların anlamını sadece hahamlar kavrar ve Yahudi toplumu da dini onlardan öğrenir. Halakha, hahamların Yahudi toplumuna verdiği bu eğitimin toplandığı kaynaktır. Halakha'nın en önemli kaynağı ise, "Talmud" adı verilen çok ciltli bir kitaptır.
Talmud'un büyük bölümü, Yahudi olmayanlara karşı kin beslemeyi ve imkan buldukça da bu kini eyleme dönüştürmeyi emretmektedir.
Öncelikle, diğer iki İlahi dine karşı son derece saldırgan bir tutum göze çarpar. Talmud yazarlarının tüm yeryüzünde şiddetle karşı oldukları insan Hz. İsa'dır. Yine Talmud'a göre, Yahudiler ellerine geçen İncil'leri, eğer şartlar uygunsa, yakmakla yükümlüdürler.
Talmud'un Yahudi olmayanlar hakkında verdiği diğer bazı ilginç hükümler şöyledir:
• Bir Yahudi bir mezarlığın yanından geçerken, eğer o yer bir Yahudi mezarlığı ise orada yatanları takdis eden kısa bir dua okumalı, ancak mezarlık Yahudi olmayanlara ait ise orada yatanların annelerine lanet etmelidir. (Tractate Berakhot, sf. 58b; Jewish History, Jewish Religion, Israel Shahak, sf.23.)
• Talmud yazarlarının en büyüklerinden olan Maimonides, bir Yahudi olmayanın hayatının kurtarılması konusunda da önemli hükümler vermiştir. Bu hükümlerin biri şöyledir:
Kendileriyle savaş halinde olmadığımız Yahudi olmayanlara gelince, ölümlerine doğrudan sebebiyet vermek yanlıştır, fakat eğer ölüm anındaysalar onların hayatlarını kurtarmak yasaklanmıştır. Örneğin bir Yahudi olmayanın denize düştüğü görülürse, boğulmaktan kurtarılmamalıdır. (Maimonides, Guide, "Murderer", 4, 11; Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion, sf.80)
Maimonides'e göre, bir Yahudi doktorun bir Yahudi olmayanı iyileştirmesi de, karşılığında para kazanılsa dahi, yasaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir noktaya değinir: Eğer Yahudi bir doktorun bir Yahudi olmayanı iyileştirmekten kaçınması, Yahudiler'e karşı toplumsal bir tepki gelişmesine neden olacaksa, o halde yasak ortadan kalkar ve hastanın iyileştirilmesi gerekir. (Guide, "Idolatry", Maimonides, 10, 1-2; Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion, sf.80-1)
• Talmud'un en büyük yazarlarından biri olan Maimonides'in ırkçı fikirleri de oldukça ilginçtir. Bir yerde şöyle yazar:
Türklerin bir kısmı ve kuzeydeki göçebeler ve zenciler ve güneydeki göçebeler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler; bunların tabiatı daha çok düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer. Benim düşünceme göre, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir. (Guide Kitap III, Maimonides. Bölüm 51; Jewish History, Jewish Religion, Israel Shahak, sf.82)
• Haham Sofer, Responsum adlı Talmudik çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar hakkında ilginç yorumlar yapar. Buna göre, bunlar, "başka İlahlara tapan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur". Dahası, Sofer bu iki grubu, Eski Ahit'te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. (Jewish History, Jewish Religion, Israel Shahak, sf.84) Eski Ahit'te Amalekler hakkında verilen hüküm ise şöyledir:
Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür. (I. Samuel Bölümü, 15:1)
• Talmud'un cinsel suçlar (zina) hakkında verdiği hükümler de ilginçtir. Eğer bir Yahudi erkek, bir Yahudi kadınla evlilik dışı bir cinsel ilişkiye girerse, her ikisinin de öldürülmesi gerekir. Oysa eğer kadın bir Yahudi olmayan ise, bu kez erkek sadece dayak yer; kadın ise yine ölüm cezasına çarptırılır. Aynı hüküm, Yahudi bir erkeğin Yahudi olmayan bir kadına tecavüz etmesi durumunda da geçerlidir. Bunun arkasında yatan mantık ise, Yahudi olmayan kadının her durumda "baştan çıkarıcı" sayılmasıdır. Kadın, "bir Yahudiyi günaha sokmuş" olduğu için ne olursa olsun birinci dereceden suçlu sayılmaktadır. (Guide, "Prohibitions on Sexual Intercourse", Maimonides, 12, 10; "Goy", Talmudic Encyclopedia; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, sf.87) Nitekim Maimonides, Yahudi olmayan tüm kadınlar için "N.Sh.G.Z." kısaltmasını kullanır. Bunlar, İbranice'deki "niddah, shifhah, goyah, zonah" kelimelerinin baş harfleridir. Kelimelerin anlamı ise şudur: "Kirli, köle, Yahudi olmayan, fahişe" (Maimonides, Guide, "Prohibitions on Sexual Intercourse", 12, 1-3; Jewish History, Jewish Religion, Israel Shahak, s.87)
• Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki mal mülk ilişkileri hakkında da Talmud'un önemli hükümleri vardır. Eğer bir Yahudi kayıp bir eşya bulur da onun sahibinin bir Yahudi olduğunu fark ederse bunu sahibine geri vermekle yükümlüdür. Fakat eğer malı yitiren kişi bir Yahudi olmayan ise, malın ona geri verilmemesi emredilir. Bir Yahudi olmayana hediye vermek ise kesin biçimde yasaklanmıştır. (Ancak hahamlar, bir sonraki aşamada Yahudilere maddi kar getirebilecek hediyelere -bir başka deyişle rüşvetlere- izin verirler.) Alışveriş sırasında Yahudi olmayanlara hile yapmak ise, eğer "dolaylı" yoldan olursa, meşru sayılır. Örneğin bir Yahudi, karşısındaki müşterinin kendisine yanlışlıkla fazla para verdiğini fark ederse, "senin yaptığın hesaba güvendim, benim saymama gerek yok" demelidir. Böylece eğer karşı taraf durumu sonradan fark ederse, suçlu duruma düşmez. (Jewish History, Jewish Religion, Israel Shahak, sf. 88-89)
Bu saydıklarımız, Talmud'un Yahudi olmayanlara yönelik düşmanca hükümlerine yalnızca birkaç örnektir. Yahudi geleneğinin bu geleneksel "şeriat kitabı" araştırıldığında, buna benzer daha pek çok hükme rastlamak mümkündür. Ancak bu birkaç örnek bile, "Yahudi ideolojisi"nin içeriği hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.
Söz konusu "Yahudi ideolojisi", Tevrat'ın ve Eski Ahit'in diğer kitaplarının hükümlerini de kendi düşüncesine göre yorumlamakta ve çarpıtmaktadır. Örneğin Hz. Musa'ya verilen "On Emir"den sekizincisi olan "Çalmayacaksın" (Çıkış Bölümü, 20:15) hükmü, "bir Yahudiyi çalmamak" (yani kaçırmamak ya da rehin almamak) konusunda konulmuş bir yasak olarak açıklanır. Hükmün mal değil de insan "çalmak" şeklinde yorumlanmasının nedeni, "On Emir"in yalnızca ölümcül suçları içerdiğine dair Talmud yazarlarınca yapılmış bir kabuldür. Öte yandan, Yahudi olmayanların rehin alınması zaten Talmud tarafından izin verilen bir eylemdir. (Çıkış Bölümü, sf.36)
"Kardeşini kendin gibi seveceksin" (Levililer Bölümü, 19:11) hükmünün yorumlanması da aynı şekildedir; "kardeşler" yalnızca Yahudilerdir. Nitekim bir Yahudi genel olarak Talmud tarafından bir Yahudi olmayanın hayatını kurtarmaktan alıkonur, açıklaması da şöyle yapılır; "çünkü o senin kardeşin değildir." (Levililer Bölümü, sf.37)
Yahudilere yönelen antisemitizm uygulamalarında, Hıristiyan toplumların bağnazlığı ve barbarlığının yanı sıra, üstte açıkladığımız hükümlerde ortaya çıkan "Yahudi ideolojisi"nin de bir rolü olduğuna dikkat etmek gerekir.
Yahudilerin bu nedenlerden dolayı içinde bulundukları toplumdan aldıkları tepki, İspanya'da eski yöntemleri geliştirip yeniden uygulamalarına yol açtı. Bu "dönmelik" sistemiydi. Yahudi dinini terk edip Hıristiyan olduğunu ilan eden on binlerce Yahudinin tamamına yakını bundan sonra bu iki taraflı sistemi uygulamaya başladılar. Bu kimlik sayesinde daha rahat faaliyet gösteren Yahudiler, devlet yönetiminde önemli noktalara geldiler.
"Yahudiliklerini gizlice devam ettiren bir Yeni Hıristiyan kesimi meydana geldi ki bunlar çok kısa süre içinde devletin (İspanya Devleti) kilit noktalarına yerleştiler. Bu 'dönmeler'i diğer Hıristiyan kesimden ayıran özellik, koşullardan dolayı dışarıya Hıristiyan görünüp evlerinin içinde -gizlice- Yahudi olarak yaşamaya devam etmeleriydi... Bu gruba dahil kişiler, yeni kimlikleri sayesinde, devletin en üst düzeylerinde görev almayı başarmışlardır." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.27)
"Yahudiler, Hıristiyanlığa döner dönmez üzerlerindeki baskıdan kurtuldular ve birkaç senede nüfusun en zengin kısmı haline geldiler. Daha da ilginç olanı, devlet memuriyetlerinde görev aldılar. Bazıları asil ailelerle evlendiler. Ülkedeki kargaşa dönemlerinde fakirleşmiş olan aristokratlar, Yahudilerle evliliğin getireceği zenginlikten hoşnuttular. Dönmeler kiliseye bile girmişlerdi." (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.107)
Bütün bu gelişmelerin ardından Yahudilerin İspanya'dan sürgün olayı yaşandı. Kimin samimi Hıristiyan, kimin göstermelik Hıristiyan olduğunu belirlemek üzere Engizisyon Mahkemeleri kuruldu. Engizisyon Mahkemeleri ise, Avrupa'nın tarihine, vahşetin had safhalarda yaşandığı, karanlık bir sayfa olarak geçti. Bunu takiben 31 Mart 1492'de Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella, Yahudilerin İspanya'dan kovulmasına dair fermanı ilan ettiler ve bu ferman Mayıs 1492'de yürürlüğe kondu.

İspanya Sürgünü mü, Provokasyonu mu?
Yahudilerin İspanya'dan sürgün edilmeleri, klasik anlatımlarda Hıristiyan dünyasının, Yahudileri dini bağnazlık nedeniyle kovması olayı olarak geçer. Bu dönemin, yanlış ve radikal yorumlamalar nedeniyle Hıristiyan dünyasının en karanlık dönemlerinden biri olduğu reddedilemez bir gerçektir. Bu dönemde dini kendi menfaatleri için kullanmak isteyen bazı din ve devlet adamları Avrupa'yı savaşlarla, vahşetle ve şiddetle dolu karanlık bir dönemin içine sokmuşlar, bu dönemden en çok payını alanlar da Hıristiyan olmayan bazı unsurlar olmuştur. Endülüs Müslümanlarının acımasızca katledildiği ve yurtlarından zorla çıkarıldıkları bu dönemde, Yahudiler de İspanya'dan sürülmüşlerdir.
Bu dönemde, zarara uğrayan masum insanlara gerçek yardım elini uzatanlar ise Müslümanlar olmuştur.
Öte yandan yakından incelendiğinde, bu sürgün olayının altında başka sebeplerin olduğuna dair kuvvetli deliller de görülmektedir. Bunlardan birisi, "Türkiye Yahudileri" kitabında anlatıldığı gibi, Yahudilerin İspanyol yönetiminde büyük ölçüde etkin durumda iken bu kovma olayını nasıl engelleyemedikleri sorusudur. Hele bu kişilerin ülke yönetimlerini yönlendirmedeki profesyonelliği göz önünde bulundurulursa, bu sorunun cevabını bulmak gerçekten zorlaşmaktadır.
Üstelik, sürgün olayını birinci dereceden yönlendiren kişileri incelediğimizde, olay daha da ilginç hale gelmektedir: Yahudi sürgününe karar verenler arasında, ne ilginç ki Yahudiler de vardır.
"1469'da Ferdinand, IV. Henry'nin kız kardeşi ile evlendi. Bu evlilik Yahudiler ve dönmeler tarafından da desteklendi. Çünkü Ferdinand annesi tarafından Yahudi kanı taşıyordu ve Ferdinand'ın da babası gibi Yahudilere dostça davranacağı umuluyordu." (Christoph Kolomb and The Participation of The Jews, M. Kayserling, sf.25)
"Ferdinand ve Isabella iki ayrı Krallık olarak ittifak ettiler. Ayrı Kraliyet konsülleri bulunuyordu. Konsüllüklerdeki en önemli görevler Yahudi dönmeler tarafından alınmıştı." (Christoph Kolomb and The Participation of The Jews, M. Kayserling, sf.28)
"Hazine Bakanı Aragon, Saragassa'da sinagogu olan bir Yahudi dönmeydi." (Christoph Kolomb and The Participation of The Jews, M. Kayserling, sf.36)
"Vergi memurlarının pek çoğu dönme Yahudilerdi." (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.107)
Diğer yandan İspanya sürgününün baş sorumlusu olarak gösterilen Engizisyon'un başı Rahip Torquemada'nın da Yahudi olması dikkat çeken diğer bir konudur.
"Kraliçe Isabella'nın sekreteri, yazar Hernando del Pulgar, Torquemada'daki Yahudi kanından söz eder. Bazı tarihçilere göre Pulgar'ın kendisi de bir Yahudi ve yeni Hıristiyandı (dönmeydi)" (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.125)
Yine aynı kitapta Torquemada'nın Engizisyon'u İspanya'ya geri getiren Kraliçeyi bu konuda başından beri zorlayanlardan biri olduğundan bahsedilmektedir:
"Isabella, Engizisyon'u geri getirdi. Tomas de Torquemada, Isabella'ya bu konuda ısrarda bulunarak, bu fikri sağlamlaştırmasında yardım eden kişilerden biri oldu." (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.124)
Kraliçe Isabella'ya Engizisyon konusunda destek veren Yahudiler sadece Torquemada ile kalmıyordu:
"Alanso de Spina 1460'da, dönmelerin ikiyüzlülüğüne dikkat çeken bir doküman yayınladı. Doküman oldukça sertti. Ama ilginç olan, kendisinin de bir dönme olmasıydı... Alanso de Spina, dışta Hıristiyan görünüp, gizlice Yahudiliği uygulayan dönmelerle ilgilenmesi için Castil'de Engizisyon kurulmasını istedi." (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.107)
Aynı kaynakta, bu iki Yahudi dönmesi dışında Kral ve Kraliçenin yanında yine çok sayıda Yahudinin görev aldığı belirtilmektedir:
"Isabella'nın kişisel hizmetinde birçok Yahudi dönme bulunuyordu." (The Rise of Spanish Inquisition, Robert Hale, sf.126)
Dolayısıyla, Kral ve Kraliçe de dahil olmak üzere, bütün yönetim mekanizması Yahudilerin elindeyken, Hazine Bakanlığı'na varana kadar hemen hemen tüm kilit noktaların başında Yahudiler varken, Krallık Konsüllükleri Yahudilerce yönetilirken, Kral ve Kraliçenin pek çok danışmanı Yahudiyken, Engizisyon Mahkemeleri'nin en yetkili kişisi dahi Yahudiyken, nasıl olmuştu da böyle bir sürgüne mani olunamamıştı ya da olunmamıştı?
Tabi bu durumda akla ikinci bir ihtimal daha gelmektedir: Bu sürgün olayının bir kısım Yahudi önde gelenlerinin direktifleri doğrultusunda yapılmış olması. Yani sürgünün bir provokasyon olma ihtimali.
Yahudilerin böyle geniş çaplı bir sürgünü planlamış olma ihtimalini kuvvetlendiren çeşitli sebepler vardır.
Bunlardan bir tanesi, bu batıl inançlara göre, Yahudilerin dünyanın her yerine dağılmadan önce Mesih'in gelemeyeceği düşüncesidir. Yahudi Ansiklopedisi Judaica'da bu inanç şöyle anlatılmaktadır:
"Mesih'in tekrar geleceğine dair son kehanetin gerçekleşmesi ancak Yahudilerin dünyanın dört bir köşesine yayılmasıyla söz konusu olabilecekti." (Encyclopedia Judaica, cilt 15, sf.1006)
Bu, Mesih düşüncesine sıkı sıkıya bağlı Yahudilerin tüm dünyaya yayılmalarının, kendi inançları açısından şart olduğunu ortaya koymaktadır. İspanya sürgününün dünyaya dağılma açısından çok önemli bir aşama olduğu düşünülürse, bazı Yahudi liderlerinin bu sonuçtan memnun olduklarını hatta bu sonucu düzenlediklerini düşünmek de oldukça mantıklıdır. Bu sürgün olmadan Yahudi halkın büyük çoğunluğunun göçe ikna edilmesi oldukça zor olacağı açıkça görülmektedir.
Gerçekten, sürgünün Yahudi liderlerce provoke edilmesi ihtimalini destekleyen en önemli sebeplerden biri de Osmanlı'ya göçün gerçekleştirilmesidir. O dönemde, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın en güçlü devleti idi. Yunan ve Bizans döneminden kalan az sayıda Yahudi, Osmanlı'nın içinde son derece iyi şartlar altında yaşamaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu, doğuya ve batıya doğru sürekli bir genişleme halindeydi. Bu, "Vaat Edilmiş Topraklar'ın" Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde olması ve Yahudilerce kutsal kabul edilen Kudüs şehrinin de bu gelişim sonunda Osmanlı topraklarına dahil olması anlamına geliyordu. Yahudilerin Kudüs'e ve 'Vaat Edilmiş Topraklar'a ulaşmaları, Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşmelerine bağlıydı. Elbette yüz binlerce Yahudinin kendiliğinden Avrupa ve Osmanlı'ya yerleşmesi mümkün değildi. Bunun makul bir sebebi olması şarttı.
İspanyol Engizisyon'u ve sürgününün diğer bir sonucu ise, pek sözü edilmeyen ama gerçekte sürgünün asıl ceremesini çeken İspanyol Müslümanlarıyla ilgilidir. İspanyol Müslümanları sürgün sırasında sistemli şekilde tasfiye edildiler. Bunun amacı, Avrupa'daki Müslüman tehlikesini ortadan kaldırmaktı. Hıristiyanlar, Müslüman Endülüs Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra İspanya'ya hakim olmaya başladıkları yıllarda, bölgedeki Müslümanları kontrol altında tutmak ve idari sorunları çözmek için Yahudileri göreve getirmiş, hatta yurt dışından Yahudi uzmanlar bile getirmişlerdi. (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.25) Ancak Müslüman Osmanlı o dönemde her geçen gün daha güçlenerek yayılmaktaydı ve bundan endişe eden İspanya Kralları, gelecekte kendileri için, sorun olabilecek İspanya'daki Endülüs Emevi Devleti'nden kalan Müslümanlarını tamamen tasfiye etmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Öncelikle İspanya'nın Gırnata bölgesinde, Müslümanların "tasfiyesi" gerçekleştirildi.
"İstanbul'un fethiyle gelişen Türk yayılışı karşısında Granada (Gırnata)'nın kendileri için tehlikeli bir durum yaratabileceğini hisseden Katolik Krallar, bölgenin Müslümanlardan arındırılmasına büyük bir önem verdiler ve bu işi on sene (1481-1492) gibi kısa bir sürede başardılar." (Meydan Larousse, cilt:4, sf. 255)
"İspanya'dan Yahudilerle birlikte 3 milyon kadar Müslüman kovulmuştu." (Kürdistanlı Yahudiler, Dr. A. Medyalı, sf.16 )
"1492'de Müslümanların kovulması, Avrupa'nın en büyük günahı ırkçı baskılardan biri olmuştur." (NPQ Türkiye, Nisan 1993, sf.43 )
İspanya'daki bu geniş çaplı tasfiye sonucu, 3 milyon kadar Müslüman sürüldü. O dönemde İspanya'dan kovulan Yahudilerin sayısının 250.000 kadar olduğu düşünülürse, bu sayının ne kadar büyük olduğu daha kolay anlaşılır. Nitekim o dönemde başlayan Müslüman tasfiyesi 1600'lü yıllara kadar sürecek ve Kuzey Afrika'ya sürülen Müslümanlarla birlikte İber Yarımadasında neredeyse hiç Müslüman kalmayacaktı. Yani sürgün ile hem Yahudilerin "dünyaya yayılmaları" sağlanıyor, hem de Müslümanların tasfiyesiyle, Avrupa'da bir tehlike olarak görülen İslamiyet'e karşı tedbir alınmış oluyordu.
Bütün bunları göz önünde bulundurunca, İspanya sürgününün perde arkası daha iyi anlaşılıyor. Ancak bu olayın ardında bir Yahudi planı varsa bile, bu bir kısım Yahudi hahamlarının ve bazı Yahudi önde gelenlerin planı idi. İspanya'daki Yahudiler kendi önderleri tarafından, Yahudi planı için kullanıldılar. Evlerini, işlerini, eşyalarını bırakıp, yeni ülkelerde, hiç tanımadıkları topraklarda ev ve iş kurmak, hayata yeniden başlamak zorunda kaldılar. Elbette ki çok büyük zorluklar, güçlükler yaşadılar. Ancak, onların yaşadıkları bu zorlukların sorumlusu, klasik tarihi kaynaklarda belirtildiği gibi, sadece Katolikler değil, bizzat kendi ırklarının, kendi dindaşlarının liderleri olan Yahudilerdi.
Sonuçta 200 binden fazla Yahudi çeşitli ülkelere dağıldılar. Bir kısmı İtalya'ya göç ederken, bir kısmı da Fas ve Kuzey Afrika'nın diğer yerlerine yerleşti. 1492'de Sefardi diasporasının büyük bir kısmının gittiği yer Osmanlı İmparatorluğu oldu. Bu tarihte 90 bin kadar Sefarad Yahudisi Osmanlı'ya yerleşti. Portekiz'e giden diğer bir bölüm ise, Portekiz'in İspanyol egemenliğine girmesinden sonra 1497'de Osmanlı'ya göçtüler. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti, Sefarad Yahudilerinin en yoğun yerleştikleri yer haline geldi. O dönemde Osmanlı toprakları içinde bulunan Selanik ise, Avrupa'daki bu en büyük Yahudi topluluğunun merkezi oldu.
Bir yüzyıl sonra, Sefarad Yahudiliğinin bir kolu olan Portekiz diasporasının yoğun olarak göç ettiği diğer bir ülke ise, İspanya'dan bağımsızlığını alan Hollanda'ydı. 17.yüzyıl, Amsterdam Yahudiliğinin altın çağı oldu.
Yahudiler, o dönemde ayrıca Bordo ve Hamburg gibi Batı Avrupa merkezleri ile İngiltere ve Amerika'ya da göç ettiler.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudiler
Osmanlı İmparatorluğu Yahudiler için her zaman, güvenle sığınabilecekleri bir ülke olmuştur. Osmanlı idarecilerinin İslam ahlakı ile hareket ediyor olması, onların farklı millet ve dinlerden insanlara karşı hep hoşgörü ve anlayış ile yaklaşmalarını sağlamış, bu anlayıştan en çok fayda gören toplumlardan biri ise, dönemin Avrupası'nda büyük sıkıntı ve zulümlerle karşılaşan Yahudiler olmuştur. Müslüman Osmanlı halkı ve Yahudiler hep barış içinde yaşamışlardır. Ne var ki, Yahudi toplumu içindeki bazı kişiler, Osmanlı'nın anlayışını ve hoşgörüsünü suistimal edebilecek tavırlarda bulunmuşlardır. Ancak bu durum, Yahudi toplumu içindeki küçük bir azınlık için söz konusudur. Osmanlı'daki Yahudilerin büyük bölümü ise, devlet otoritesine saygıyla ve kendilerine gösterilen anlayışın bilinciyle, Osmanlı'nın menfaati ve iyiliği için faaliyet göstermişlerdir.
Dolayısıyla bu bölümde ele aldığımız bilgilerin amacı, Musevi yurttaşlarımızı incitmek veya eleştirmek değil, birtakım tarihi gerçekleri tarafsızca inceleyebilmektir. Unutulmamalıdır ki Osmanlı Devleti, toprakları içinde yaşayan diğer pek çok millet ve topluluktan da zaman zaman ihanet görmüş, pek çok farklı toplum (bazı Arap kabileleri, bazı Balkan halkları vs.) Osmanlı'yı yıkabilmek için Osmanlı'nın düşmanları ile ittifak yapmıştır. Ancak kitabımızın konusu Siyonistler ve eylemleri olduğu için burada yalnızca bazı Yahudilerin faaliyetlerini inceleyeceğiz.
Yahudilerin,1492'de İspanya'dan kovulduktan sonra Osmanlı'ya göç ederek buraya yerleşmelerinden önce de Osmanlı topraklarında az sayıda Yahudi bulunuyordu.
I. Murat zamanında Edirne fethedilip, başkent Bursa'dan Edirne'ye nakledildiğinde Roma yönetimi altında bulunan pek çok Balkan Yahudisi fırsat buldukça Trakya'ya ve Balkanlar'daki Osmanlı topraklarına göç etti. Bunlar, Sofya, Niş ve Larisa cemaatlerinden gelmiş büyük Yahudi gruplarıydı. Edirne Hahambaşılığı, yine o dönemde bütün Osmanlı topraklarında ve Balkan bölgesinde Yahudiler tarafından güçlü bir dini otorite olarak tanındı.
Sultan I. Mehmet zamanında İzmir, önemli bir merkez haline geldi ve Akdeniz ticaretini ellerinde bulunduran Yahudiler, Ege kıyılarına yerleşerek buradaki şehirleri liman olarak kullandılar. Yahudiler, Tire, Söke, İzmir, Aydın gibi şehirlerde yoğunlaşmıştı.

Şeyh Bedrettin İsyanı
Şeyh Bedrettin, Marxizm'e çok benzeyen düşüncelerini yaymaya çalışmış, bu, sonunda Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmaya kadar varmıştır. Babası "İsrail" isimli bir Yahudi olan Şeyh Bedrettin'in sağ kolu ise sonradan din değiştirerek Torlak Kemal adını almış, gerçek adı Samuel olan bir Yahudi idi. Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin'in emriyle 3000'e yakın dervişin başında Balkanlarda faaliyet göstermiştir. Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin İsyanı'na, yanındaki pek çok Yahudi ile katılmıştı.
"Balivet'e göre, Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin ayaklanmasında, Manisa yöresindeki kalabalık Yahudi cemaatinden yandaş toplamış bulunmaktadır." (Türkiye'nin Devlet Yaşamında Yahudiler, Çetin Yatkın, sf.26)
Şeyh Bedrettin ve Torlak Kemal'in yaydığı felsefe, İslam dininden uzaklaşan materyalist bir felsefeydi. Şeyh Bedrettin isyanı, Osmanlı ordusunun bastırmasıyla sona erdi. Torlak Kemal, yakalanarak idam edildi. Şeyh Bedrettin de kısa bir süre sonra yakalanarak Serez'de asıldı.
II. Murat (1421-1451) dönemine gelince, bu dönemde Yahudiler açısından en önemli olay, Aşkenaz Yahudilerinin gruplar halinde Osmanlı Devleti'ne göç etmesi oldu. Fransa Yahudilerinin bir kısmı da Fransa'dan sürüldükten sonra Osmanlı topraklarında yerleştiler. Ayrıca yine bu dönemde ilk kez bir Yahudi, saray doktoru olarak görevlendirilmiştir. Doktor İshak Paşa'dan sonra bu bir gelenek olarak yerleşti ve saray doktorları hep Yahudiler oldu.
İstanbul'un fethinin ardından, Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı topraklarındaki tüm Yahudilerin İstanbul dahil olmak üzere istedikleri büyük kentlere yerleşmelerine izin vermişti. Bu devirde İstanbul Cemaati, Osmanlı Cemaatleri'nin en önemlisi haline geldi. Yahudiler burada ticaret alanında güç kazandıkları gibi, yönetimin değişik kesimlerinde de görev aldılar. O dönemde Saray doktoru Hekim Yakup, önemli konularda söz sahibiydi.

İspanyol Yahudileri'nin Osmanlı'ya Göçü
Yahudilerin, Osmanlı'daki bu iyi durumu, Avrupa'daki soydaşlarının gözünden kaçmıyordu. 1430'da Osmanlı'ya yerleşen Haham İzak Sarfati, Osmanlı ve Orta Avrupa'nın değişik yerlerinde yaşayan Aşkenaz cemaatlerinin lideriydi. Sarfati, Avrupa'daki soydaşlarına Osmanlı'ya göç etmelerini önerirken Kudüs ve İsrail'e giden yolun Osmanlı'dan geçtiğini vurguluyordu:
"Buraya, Togarma (Osmanlı) Ülkesi'ne geldim. Burada hiçbir şey eksik değildir. Togarma, Hayat Ülkesi'ne (İsrail) giden yoldadır. Kudüs'e kadar bütün yol, denizin üzerinde altı millik bir geçiş dışında, karayoludur." (Togarma, Rozanes, cilt1, sf.20)
Nitekim Kudüs, Osmanlı'ya ait oldu ve yeni fetihlerle gün geçtikçe büyüyen Osmanlı İmparatorluğu, 1517'de Yavuz Sultan Selim zamanında İsrail'i de topraklarına kattı. Bu zaten önceden beklenen bir gelişmeydi.
31 Mart 1492, İspanya Yahudileri için Osmanlı topraklarına büyük göçün başlangıç tarihi oldu. Bu tarihte yayınlanan sürgün fermanı ile 200 binden fazla Seferad Yahudisinin yaklaşık yarısı, Sultan II. Beyazıt (1481-1512) zamanında Osmanlı topraklarına yerleştiler. Daha sonra da, Kudüs de dahil olmak üzere, özellikle büyük şehirleri tercih eden Yahudiler, buralarda ticarette ve yönetimde söz sahibi oldular.
"Yeni gelenler başta İstanbul, Selanik, Edirne olmak üzere Osmanlı topraklarının sınırları dahilinde Korfu, Manastır, Kudüs ve Sefat'a varana dek yayıldılar. İstanbul 30.000 nüfus ve 44 sinagoguyla Avrupa'nın en büyük Yahudi yerleşimini oluşturdu." (Şalom, 6 Haziran 1990)
"Göçmenler hemen hemen geldikleri andan itibaren yükselmeye başladılar. Aralarında İspanya'da iken yüksek görevlerde bulunmuş olanlar derhal saraya alındılar, bu kişiler Osmanlı maliye ve dış işlerinde söz sahibi oldular. Hatta denilebilir ki, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun yönü, bu danışmanların fikrine göre de tespit edildi." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.42)

Osmanlı'da İlk Yahudi
Lobisi: Nasiler
Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Yahudilerin en önemlileri arasında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış olan Donna Gracia Nasi ile yeğeni Josef Nasi bulunmaktadır.
"Nasiler, İsrail tarihine geçmiş başlıca Yahudi ailelerindendir. Muazzam bir servete sahip olan bu aile Avrupa'nın en güçlü hükümdarlarıyla arkadaşlık ilişkileri kurmuş, Osmanlı Sarayı'nda çok önemli görevlere ulaşmış, Yasef Nasi, siyasal Siyonizmden 350 yıl önce, İsrail ülkesinde özerk bir Yahudi kolonisi kurmayı tasarlamıştır." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.44)
Her zaman Osmanlı yönetiminden çok hoşnut olduklarını söyleyen Yahudiler, bu devletin topraklarında özgürce yaşadılar. Siyonizm de aynı dönemde filizlenmeye başladı.
Donna Gracia, Yahudi kaynaklarınca tarih sahnesine çıkan Yahudi kadınların en büyüklerinden biri olarak kabul edilir. Donna Gracia'ya bu önemini kazandıran şey maddi gücü ve Avrupa'daki ilişkileri sayesinde, Avrupalı converso (dönme) soydaşlarına sağladığı olanaklar oldu. Gracia Nasi bir keresinde Ancona kentinde baskı altında bulunan Yahudilerin durumu hakkında Kanuni Sultan Süleyman'a başvurmuş ve Kanuni'nin bu Yahudilerin kendi tebasında olduğunu söylemesi üzerine, Ancona Yahudilerinin büyük bir kısmı Osmanlı'ya göç etmişlerdir. Ayrıca Gracia Nasi, Osmanlı kentlerinde pek çok sinagog kurmuştur.
Yasef Nasi'ye gelince, Nasi'nin önemi, Siyonizm fikrini, İsrail Devleti'nin 1948'de kurulmasından dört asır önce taşıyor olmasıydı. Nasi, Osmanlı toprakları üstünde özerk bir Yahudi kolonisi kurmak istemişti.
"Yasef Nasi Portekiz'de doğmuştur, ancak köken itibarıyla İspanyol Yahudisidir. Yavuz Sultan Selim'in gözüne girmeyi başarmış Osmanlı Sarayı'nda saygın bir yer edinmiştir. Nasi, Süleyman'a Filistin'in Tiberya şehri ve çevresini Yahudiler için imtiyazlı bir bölge olarak kabul ettirmiştir." (Israel: A History of Jewish People, Refus Learsi, sf.331)
"Tiberya için Yasef Nasi Sultan tarafından muhtariyet idaresi verileceğini umuyor, burada büyük bir Yahudi yerleşim merkezi kurma hayali besliyordu." (Israel: A History of Jewish People, Refus Learsi, sf.331)
"Nasi bütün Yahudileri imtiyazını aldığı Tiberya'a göçe çağırdı." (The House of Nasi Dona Garcia, Cecil Roth, sf. 88)
"Yasef Nasi, Tiberya'nın etrafını kale duvarları ile çevirmiş, fakat yeterli sayıda Yahudiyi buraya toplayamamıştır. Bunun üzerine padişahtan Kıbrıs Krallığını istemiştir." (A History of the Jewish People, James Parkes, Penguin Books, sf. 101)
"Kıbrıs ile ilgili emelleri gerçekleşmeyen bu krallık hırslısı, 1566 yılında Sultan Selim'den Naksos Adaları Dükalığı'nı almıştır." (Saffet, Naksos Dükalığı, Tarihi Osmani Encümeni, sayı 23)
"Yasef Nasi'nin İsrail tarihindeki önemi, İsrail ülkesinde Tiberya kentinde bağımsız ya da yarı-bağımsız bir Yahudi kolonisi kurmak ve bu koloniye Avrupalı Yahudileri yerleştirmek istemiş olması noktasındadır." (Türkiye Yahudileri, sf.49)
Yasef Nasi'nin Tiberya'da özerk bir Yahudi kolonisi kurma projesi o zaman gerçekleşmemiştir, ama Aliyah'a (Kutsal Topraklara geri dönüşe) doğru bir başlangıç olması açısından önem taşır.
"Şurası kabul edilmelidir ki (Tiberias Projesi) Yahudilerin anavatanlarına yeniden yerleşmelerine dönük ilk projelerden biri, 19. yüzyıl Siyonistlerinin uygulayacakları planın öncüsüdür. Gerçekten de Joseph (Yasef), birçok yanıyla, Siyonistlerin en büyüğü Theodor Herzl'e çok benzer." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.50)
"Ayrıca Yasef Nasi, Türkiye'de kurulan ilk istihbarat örgütünün de Başkanıdır." (Panorama, 5 Nisan 1992, sf.13)

Osmanlı Yönetiminde Diğer Yahudiler
XVI. yüzyılda, Ben Natan Eskenazi ve Ester Kira da Osmanlı yönetiminde söz sahibi Yahudiler arasında sayılırlar.
Eskenazi, Saray'da Divan Danışmanlığı görevine gelmişti ve özellikle dış ilişkilerde etkili bir diplomattı. Öyle ki, Polonya Kralının seçilmesi konusunda, Osmanlı Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa'nın desteğini sağlayarak belirleyici bir rol bile üstlenmişti. O dönemde Saray'da harem kadınları kapalı yaşadıkları için harem ile dış dünya arasındaki alışveriş gibi bağlantıları kurmak için 'Kira' adı verilen kadınlar görev yaparlardı. Bu kadınlar harem çevresiyle kurdukları ilişkiler sayesinde devlet işlerinde de rol oynarlardı. Ester Kira da bunlardan biriydi ve bu ilişkileri menfaatleri doğrultusunda son derece kötüye kullanmıştı.
"Ester Kira, saraydaki ilişkileri sayesinde kendine yakın olanlara imtiyazlar, asalet ünvanları ve çeşitli menfaatler sağlarken dosttan çok düşman edinmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Ester Kira bu türden işlere gerektiğinden fazla karışmış ve işi (özellikle oğullarına) vergi muafiyetleri elde etme, hatta sipahi beyliklerinin dağıtımına karışmaya kadar götürmüş, büyük oğlunu İstanbul Gümrüğü'nün yönetimine almıştır." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.54)

Sahte Mesih Sabetay Sevi
XVII. yüzyıla gelince, bu dönemde Osmanlı Devleti'ndeki en önemli Yahudi hareketi kuşkusuz Sabetay Sevi'nin Mesihliğini ilan etmesi oldu. Planları arasında Osmanlı tahtını ele geçirmek de olan bu sahte Mesih, tüm dünya Yahudilerinin beklediği büyük kurtarıcı olduğunu iddia etti ve Avrupa'daki Yahudiler de dahil olmak üzere büyük bir taraftar kitlesi toplamayı da başardı.
"Sabetay Sevi, 1629'da İzmir'de doğdu. Etkileyici bir kişilik ve üstün hatiplik yeteneğiyle Sevi, Hıristiyan tarihçilerin 1666 yılında 'Mesih'in geleceği yıl olarak kabullenmelerine görüş birliği ederek kendisinin Mesih olduğunu yaymaya başladı." (Şalom, 27 Haziran 1990)
Sabetay Sevi'nin Mesih olduğu iddiasıyla ortaya çıkması, bütün Yahudi cemaatlerinde heyecan ve hareketlenmelere yol açmıştır:
"Avrupa Yahudileri arasında Kabala felsefesinden beslenen mistik kurtuluş umudu, İsrail tarihinde 'sahte Mesih' kavramının doğmasına yol açtı. Sahte Mesihler, bu mistik felsefenin verdiği coşkuyla mesih olduklarına ve Tanrı tarafından İsrail'i sürgünden kurtarmaya memur edildiklerine inanan ya da çeşitli eylemlerinden dolayı toplumun Mesih olduklarına inandığı kişilerdi." (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.68)
"Sabetay Sevi, sahte peygamberler fırtınasının en büyüğü oldu." (Şalom, 17 Haziran 1990)
Talmut ve Kabala konusunda uzmanlaşmış olan Sabetay Sevi, 1665'te İzmir'de mesihliğini ilan etti.
"Sevi İstanbul'a gelerek kısa sürede Büyük Türk'ün (Padişahın) tacını alacağını duyurdu." (Encyclopedia Judaica, cilt 14, sf.1230)
Sevi, İzmir'den sonra, İmparatorluğun çeşitli yerlerine giderek taraftar toplamaya çalıştı:
"Sabetay Sevi hakkında, gayri ahlaki tavırlar da dahil, pek çok suçlamalar, şikayetler bulunuyor." (Encyclopedia Judaica, cilt 14, sf.1239)
"İzmir'i terk eden Sevi, Selanik, İstanbul, Mora, Atina, Mısır, Sefat ve Kudüs'e giderek görüşlerini yaymaya çalıştıysa da, 1666'da Çanakkale'de Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa'nın emriyle tutuklanıp hapsedilmiştir." (Şalom, 17 Haziran 1990)
Sabetay Sevi'nin sahte peygamberliğinin yanı sıra üzerinde durulması gereken önemli bir konu daha var ki, bu Sevi'nin dönmelik sistemini Osmanlı'ya getirmiş olmasıdır. Sevi'nin önderliğinde kendilerini dışarıda Müslüman gibi gösteren Yahudiler, gizlice kendi dinlerini yaşamaya devam ettiler.
Yahudiler, 17. ve sonraki yüzyıllarda, Osmanlı'nın devlet yönetiminde de son derece etkin konumda oldular. Tefecilik yaparak zenginleşen Yahudiler de, kimi zaman bunu bir politika aracı olarak kullandılar. Gazeteci Çetin Altan, Yahudilerin Osmanlı'daki etkilerini şöyle anlatır:
"Belgeler, anlaşmalar, hepsinin altında Yahudi adı var. Mesela al Karlofça'yı, Pasarofça'yı... Zaten Osmanlı'da Yahudi büyük çapta egemen: Saray geliyor ondan borç para istiyor. Üstelik I. Ahmet'in bir sadrazamını Yahudiler idam ettirmişlerdir." (Şalom, 6 Ocak 1993)

Galata Bankerleri
Yahudiler Osmanlı devleti içinde sadık milletlerden biri olarak yaşamışlar, huzur ve güvenlik buldukları Osmanlı devletinde, kendi inançlarına uygun olarak onurlu bir yaşam sürmüşlerdir. Ancak 19. yüzyılda tüm Batı dünyasını etkileyen ideoloji ve eğilimler, Osmanlı toplumu içindeki bazı Yahudileri de etkilemiştir. Bu akım ve ideolojilerin biri Siyonizm'dir. Bir diğeri ise, kapitalist sistem ve kapitalist yaşam biçimidir. Galata Bankerleri, bu ikincisinin bir temsilcisi sayılabilir. Yahudiler ve diğer bazı Hıristiyan azınlıklardan gelen bu bankerler, Osmanlı'nın mali çöküşünde önemli bir rol oynamışlardır:
"Yüzyıllardır Avrupa ticaretinin bütün para işlemlerini ellerinde toplayan Yahudiler, Osmanlı devletine yepyeni bir mesleğin öncülüğünü yapmak için gelmiş gibidirler... Sarraflığa soyunan Yahudiler, kendilerine iş mekanı olarak Galata'yı seçmişlerdir." (Hürriyet, 12 Mayıs 1988)
"1860'lardan itibaren Galata'daki Komisyon Hanı ve Havyar Hanı'nda finans imparatorlukları kurmuş olan Galata Bankerleri, saraydan başlayıp, vezir, vükela, memur ve subaydan imparatorluğun en uzak köşesindeki tahıl ya da meyve üreticisine, oduncusuna kömürcüsüne ve her türlü esnafına kadar uzanan bir ağ kurmuş bulunuyorlardı. Adeta imparatorluğun milli geliri ve dışarıdan aldığı borçların hatırı sayılır yüzdesi borsa oyunları, tefecilik murabahacılık işlemleri ile bu bankerlerin eline geçer hale gelmişti." (Prof. Dr. Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, sf. 45)
"Spekülatif oyunlara halk da alışmıştı. Vekil vükela ellerine geçen parayı sarraflar aracılığı ile oyunlara katılarak değerlendiriyordu. Bu işlerden en ziyanlı çıkan ise İslam-Türk halkı oldu." (Prof. Dr. Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, sf. 9)
"Galata Bankerleri devleti iki koldan soyan şapkalı beyler olarak görülüyorlardı." (Vakit, 28 Mayıs 1881)
Galata Bankerleri, kurdukları tekel sayesinde, devleti varlıklarına izin vermeye mecbur etmişlerdi:
"Zengin tüccarların çoğunun Yahudi oluşu dikkatimi çekti. Bunların nüfuzu çok kuvvetli, imtiyazları Türklerinkinden çok fazla. Kendi kanunları ile idare edilen bir cumhuriyet gibidirler. Yahudiler birlik meydana getirdiklerinden devletin bütün ticaretlerini ellerine almışlardır. Yahudiler kendilerine her zaman ihtiyaç duyulmasını sağlamışlar ve bu nedenle saray da onları korumuştur. Bunların tüm hileleri bilindiği halde tüm işler ister istemez onlara yaptırılıyordu. Velhasıl ticaretle ilgili olan ne varsa onların elinden geçiyordu." (Lady Montaqu, Türkiye Mektupları, 1001 Temel Eser, sf.84)
"Osmanlı hükümeti 4 Şubat 1862 sirküleri ile İstanbul'daki yabancı ülke temsilciliklerine, Galata borsasını düzenleyen bir kanun teklifi göndermiştir. (Baron de Testa, `Recueil des traites de la Porte Ottomane', cilt 4, sf.336) Böylece Galata Borsası'nda oynanan kirli oyunlara bir son vermek isteniyordu. Anlaşıldığına göre, bu sirkülerin yaptığı etki dolayısı ile Galata Bankerleri, hemen aralarında toplanıp teşkilatlanarak yeni düzenlemeye hazırlıklı olmak istemişlerdi. Fakat hükümet, elinde bir kanun teklifi olduğu halde bunu yürürlüğe tam 10 yıl sonra koyabilecekti. Hükümetin bu düzenleme içinde geç kalması ve meydanı bankerlerin otokrasisine terk etmesi anlamlıdır. Hükümet tasarısını hazırlayanlar A. Abraham, Teodor Baltazzi, Abraham Kamando gibi Yahudi bankerler olduğundan, hükümet tasarısının yürürlüğe konmama sebebini de bu ünlü bankerlerin menfaatlerinde aramak gerekir." (Galata Bankerleri, Prof. Dr. Haydar Kazgan, sf. 41-42)
"Türkiye adeta memleketin zararı pahasına zenginleşmiş birkaç paşa ve elli altmış tefeci ve sarrafın çıkarlarını sağlamak için varlığını sürdürmekte idi." (Galata Bankerleri, Prof. Dr. Haydar Kazgan, sf.7)
Galata Bankerleri ile o dönemde neredeyse herkesin ilgisi vardı. Bu gerçeğe dikkat çeken kaynaklardan birinde şöyle denilmektedir:
"Abdülaziz'in annesi Pertevnihal Sultan bile bu işte birçok paralar batırmıştı. Abdülaziz'in istekleri karşısında her türlü oyuna başvuran Sadrazam Mahmut Nedim Paşa kaybettiklerini almak için her türlü oyuna başvurmuştu. Bu işe bulaşmayan kimse yoktu. Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa... Abdülaziz devrinde saray kadınlarının hepsinin mücevherleri rehinde idi." (Galata Bankerleri, Prof. Dr. Haydar Kazgan, sf.46)

Ortadoğu’da kanın hikayesi
Radikal Siyonizm ve Terör Devleti İsrail


Hep tarihten ders çıkarmamız gerektiğini söyleriz. Geçmişte yaşanmış olaylar, bugünkülere ışık tutacaktır, doğruyu gösterecektir. Bütün bunlar doğru yaklaşımlardır. Hele geçmişteki olayların "iç yüzünü" anlamak, günümüzdekilerin de sahip olabilecekleri benzer "iç yüz"leri fark edebilmek açısından oldukça önemlidir. Bu yüzden, bugün Ortadoğu'nun başını ağrıtan sorunlara biraz da tarih perspektifinden bakmak gerekir. Mirasını koruduğumuz Osmanlı'nın nasıl yıkıldığını, daha sonra bölgede nelerin olduğunu, Ortadoğu'da kimlerin ne tür işler "tezgahladıklarını" görmek, son derece önemlidir. O zaman bugün bölgede bir türlü köklü çözümler getirilemeyen sorunlara daha sağlıklı bakabiliriz.
Bu bölümde pek çok soruna ışık tutacak bir konu ele alındı: İsrail'in tarihi. İsrail'in nasıl kurulduğu, bölgedeki istikrarın nasıl bozulduğu, kurulduktan sonra neler olduğu, savaşlar, provokasyonlar ve kukla liderler.

Radikal Siyonizmin Vaat Edilmiş Toprakları
Siyonizm, sanıldığının aksine 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelmiş bir fikir değildir. Muharref Tevrat'ta "Dünya Krallığı"nın merkezi haline gelecek bir Yahudi Devleti'nin kurulacağından bahsedilir. Dolayısıyla Siyonizmin tarihi Tevrat kadar eskidir. Siyonizmin vazgeçilmez hedefi olan bu devletin sınırları Tevrat'ta şöyle tarif ediliyor.
"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'dan ırmaktan, Fırat Irmağı'ndan Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tekvin Bölümü, 12/25)
Yahudiler kendilerine vadedildiğine inandıkları bu topraklara kavuşmak amacıyla, ilk resmi adımı 29 Ağustos 1897'de Basel'de I. Siyonist Kongresi'ni düzenleyerek attılar. Theodor Herzl, başkanlığını yaptığı bu kongrede kuracakları Yahudi Devleti'nin sınırlarını şöyle açıklıyordu:
"Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na; sloganımız Davud ve Süleyman'ın Filistin'i olacaktır." (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.711)
Herzl, bütün dünya Yahudilerinin vereceği destekten emin olarak, kongrede şunları da söylemişti:
"Basel'de ben Yahudi Devleti'ni kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu böyle bilecektir." (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.581)
Gerçekten de İsrail, Herzl'in söylediği bu sözden 50 sene sonra kuruldu. Herzl'in söylediğinin bu kadar isabetle gerçekleşmesinin nedeni neydi? İleri görüşlülük konusundaki büyük yeteneği mi? Yoksa İsrail kurulana kadar uygulanan Siyonist planın ilk bölümünün, büyük bir örgütlenme sayesinde, her adımı hesaplanarak sonuca ulaştırılması mı?
Filistin'de kurulan İsrail Devleti de Siyonistleri tam anlamıyla tatmin etmemiş, daima Muharref Tevrat'ta vadedilen toprakların tamamının ele geçirilmesi hedeflenmiştir. Theodor Herzl Kutsal Toprakları açıkladıktan 88 yıl sonra, İsrail ordusunun komutanı Moshe Dayan, mevcut Yahudi Devleti'nin sınırlarını yeterli bulmayacak ve şunları söyleyecekti:
"Eğer Kitab-ı Mukaddes'e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab-ı Mukaddes'te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitabın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. 'Hakimlerin, patriklerin, Kudüs'ün, Hebron'un, Jeriko'nun ve daha pek çok yerlerin toprakları..." (Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967)
İsrail Devleti'nin Filistin toprakları Siyonizmin ilk hedefiydi. İlk Siyonist Kongresi'nin yapıldığı dönemde, bu topraklar Osmanlı Devleti'nin elinde bulunuyordu. Bu nedenle Yahudi liderlerin ilk işi, Filistin'i Osmanlı'dan koparmak üzere çalışmaya başlamak oldu. Theodor Herzl bu amaçla birçok defa İstanbul'a geldi.
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu ekonomik bunalımdan faydalanarak Filistin'i satın almaya çalıştı. Böylece Yahudi Devleti yeniden kurulabilecekti.
"Theodor Herzl İstanbul'a da gelmiş, Sultan II. Abdülhamit'le görüşmek için çok uğraşmıştır. Bu adam bütün Osmanlı borçları karşılığında Filistin'de bir yer istemiş ve şu cevabı almıştır: 'Bu yerler bana ait değil milletime aittir. Bu yerlerin her karış toprağı için şehit verilmiştir. 93 Harbi'nde Orduy-u Humayun'umun Filistin Alayı'nın askerleri, bir tanesi dönmemek üzere şehit olmuşlardır. Ben canlı vücud üzerinde paylaştırma yapamam. Filistin'e ancak cesetlerimiz üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan bir adam, bir adım daha atmasın ve memleketi terk etsin'." (The Sampson's Option, Seymour M. Hersh, sf.119)
Parayla toprak satın alma girişimleri, Abdülhamit'in kararlı tutumuyla sonuçsuz kalınca, Siyonist hareket, Osmanlı'yı yıkmak için yoğun bir faaliyet başlattı. Herzl bu durumu kendi sözleriyle şöyle açıklıyordu:
"Siyonizmin amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı'nın dağılmasını beklemeliyiz." (The Complete Diaries Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt I, sf.374)

Siyonistlerin Jön Türkler ve
İttihat Terakki ile İlişkileri
Tabii bu son derece "aktif" bir bekleyiş oldu. Siyonistler, İsrail Devleti'ne izin vermeyen Abdülhamit'i kesin olarak saf dışı bırakmaya karar vermişlerdi. Planlarının ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı. Bunun için de sadece dışarıdan yapılacak bir müdahalenin yeterli olmayacağı da ortadaydı. Dolayısıyla Abdülhamit karşıtı, bir iç muhalefet grubuyla iş birliği yapmak gerekiyordu. Yahudi liderler bu noktadan hareketle, Jön Türklerle iş birliği yapmaya karar verdiler. Siyonist lider Theodor Herzl bu tarihi kararı şöyle dile getiriyor:
"Bir tek plan aklıma geliyor. Sultan'a karşı bir kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı." (Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt I, sf.374)
Jön Türkler ve daha sonra da İttihat Terakki hareketiyle kurulan sıkı ilişkiler sonucunda Osmanlı İmparatorluğu kısa sürede çökertildi. Bu konu hakkında yapılan önemli yorumlar vardı:
"Birçok Avrupalı yazar, Jön Türk hareketini ve İttihatçıları, Yahudilerin, dönmelerin ve gizli Yahudilerin elinde oyuncak olan bir Yahudi-mason komplosu olarak nitelemiştir." (Young Turcs, Freemasons and Jews, Eli Kedourie, sf.89)
1908 Jön Türk İhtilali öncesinde, Avrupalı Siyonist Yahudiler, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilerin Siyonizme hizmet etmeleri için uğraşmışlar, bu iş için üs olarak da çok sayıda Yahudinin yaşadığı Selanik'i seçmişlerdi. Burada çalışmalar yapan Siyonistler kısa zamanda kendilerine birçok Yahudi taraftar buldular. Siyonizm için çalışan her Yahudi bir kazanç olarak görülüyordu.
"Fakat en büyük kazanç Jön Türklerin içinde ünlü bir sima ve Osmanlı Parlamentosu'nda Selanik mebusu olan Emanuel Karosso oldu." (Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman, sf.143)
Selanik Yahudilerinin görevi olan Jön Türklere Siyonizmi benimsettirme çabaları, özellikle Emanuel Karasso, Nissim Mazliyah ve Nissim Russo adlı Yahudiler tarafından yürütülüyordu.
"Karasso, Mazliyah ve Russo'nun görevi, Türk politikacıları Siyonizmden çekinmenin gereksiz olduğuna inandırmak, onları davalarına kazandırmaktı." (Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman)
"Yahudi Nissim Mazliyah masondu." (Türkiye'de Masonlar ve Masonluk, İlhami Soysal, sf.6)
"Yahudi Nissim Mazliyah yıllarca Osmanlı Meclisinde İzmir milletvekili olarak faaliyet göstermiştir. İttihat ve Terakki üyelerinin Siyonizme kazandırılmasında önemli görevler üstlenmiştir. 'İttihat ve Terakki gazetesinde yazıları yayımlanmıştır." (Türkler ve Yahudiler, Avram Galante, sf.91)
Siyonizm sempatizanı olan Yahudiler de, Jön Türklere Abdülhamit karşıtı mücadelelerinde ellerinden gelen desteği veriyorlardı. Nissim Russo Jön Türklerle sıkı ilişkiler içerisindeydi. Halkı 1908 İhtilali'ne dahil edebilmek için duvarlara ilanlar yapıştırmış, ihtilal sabahı kahve kahve dolaşarak attığı nutuklarla halkı isyana katılmaya çağırmıştı. Aynı akşam ihtilalcilerin isteklerini padişaha tebliğ etmek üzere saraya giden heyetin de sözcüsüydü. II. Meşrutiyet sonrası kurulan Siyonist cemiyetinin ilk üyelerindendi.
''Bir başka Yahudi 'iş birlikçi' Rafael Benuziyar, Selanik'te eczacıydı. Eczanesi Jön Türklerin buluşma yeri idi. Bundan başka İdare-i Hamidiye'ce şüphe altında bulunan Jön Türklerin haberleşmesi Benuziyar vasıtasıyla sağlanırdı. Benuziyar 22 Temmuz 1908 senesi akşamı, yani Meşrutiyetin ilan edileceği günün öncesi, Selanik duvarlarına bildiri yapıştıranlardan ve bunları evlere dağıtanlardan biri olmuştur. Aşer ve Avram Salem kardeşler, Fransa'ya kaçarak Jön Türk hareketine destek vermeye devam etmişlerdir. Leon Gatezno da Fransa'da Jön Türkler lehine büyük faaliyetler yapmıştır. Selanik manifatura tüccarlarından olan Tiamo, Selanik'teki Jön Türk grubuna büyük hizmetlerde bulunmuş ve servetini Jön Türklerin emrine vermiştir." (Türkler ve Yahudiler, Avram Galante, sf.94)
İttihat ve Terakki'yi finanse edenler de Yahudi sermayedarlar oldu:
"İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetini, Selanik'te mason localarının koruyuculuğu altında sürdürebiliyordu. Bu gizli cemiyet, Abdülhamit rejimini yıkmaya çalışıyor, ve gittikçe serpilip büyüyordu. Hareketin gerçek beyni Yahudiler ve Yahudilikten dönme müslüman Yahudilerdi. Onlara Selanik ve Dunmeks'in zengin Yahudileri tarafından para yardımında da bulunuluyordu." ( The Rise of Nationality in the Balkans, R. W. Sewton-Watson, sf.184-185)
Türk Siyonistleri ve Yahudileri üzerine yaptığı araştırmaları ile tanınan Avram Galante gerçekte Siyonizm için aktif görevler üstlenen bir kişiydi. Faaliyetlerini daha etkili kılabilmek için Jön Türklere katılmıştı. Gazetelerde yazdığı yazılarla İttihat Terakki'nin fikirlerini yaymaya çalıştı. Abdülhamit'in kontrolünden uzak kalabilmek için Mısır'a kaçmış, padişahı devirme çalışmalarını buradan yürütmüştür. Mısır'da, ülkeye girişi yasak olan yönetim karşıtı yayınların tercümelerini yaparak el altından diğer isyancılara dağıtmıştır. Levon Dabağyan, Galante'nin Mısır'daki faaliyetleri için şunları yazıyor:
"Galante Efendi Kahire'de faaliyet gösteren 'Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi' adı altında bir Yahudi örgütü kurmaya niçin gerek görmüştü? Sırf Sultan'ın baskısından Türk Vatanını kurtarmak için mi?... Hiç sanmıyorum. Zira Sultan Abdülhamit Han, eğer Siyonistlere evet diyecek olsaydı, söz konusu örgütün kurulmasına hiç gerek kalmayacaktı." (Sultan 2. Abdülhamit ve Ermeniler, Levon P. Dabağyan, sf.6, Son Havadis Gazetesi, 22 Ekim 1981)
"Özgürlüğü elde etmeyi kendilerine bir borç bilen ve Jön Türklere yardım eden kurumlardan biri de Mısır Cemiyeti İsrailiyesi idi." (Sultan 2. Abdülhamit ve Ermeniler, Levon P. Dabağyan, sf.41)
Mason locaları ve Siyonizm tarafından böylesine büyük bir destek gören Jön Türkler gerçekleştirdikleri 1908 İhtilali ile II. Abdülhamit'i tahttan indirdiler. Abdülhamit'in Türk siyasi hayatından çekilmesi ile Jön Türklerin bir kanadı 'İttihat ve Terakki Cemiyeti' olarak iktidarı devraldı. Bu olayda da Yahudilikte bir çeşit mezhep gibi kabul gören dönmeliğin ciddi katkıları vardı.
"1908 İhtilali içinde Jön Türk liderleri arasında dönme mezhebinin meşhur üyeleri göze çarpıyordu." (A History of The Jewish People, James Parkes, sf.102)
"... Jön Türklerin iş başına gelmesi Siyonistler için yeni bir umut olarak telakki ediliyordu. İktidarı tekeline almış bir kişinin takdirine bağlanmaktansa, meşruti bir hükümetle daha iyi anlaşabileceklerini sanıyorlardı." (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, sf.128)
İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidara gelmesi, Siyonizm için tam bir fırsat dönemi oldu. Yahudi ileri gelenleri, istediklerini daha rahat gerçekleştirebilmeleri için, İttihatçılar tarafından devlet yönetiminin en stratejik noktalarına atandılar:
"İttihatçı Yahudiler kilit bakanlıklarda, müsteşar ve teknokrat olarak önemli mevkiler işgal etmişlerdi ve siyaset üretme konusunda rolleri muhtemelen bakanlarınkinden daha fazlaydı. Emanuel Salem, meclise getirilecek yeni yasaları hazırlıyordu; Bağdat mebusu Ezekiel Sasoon daha önce Ziraat Nezareti'nde müsteşar iken Ticaret Nezareti'ne geçmişti; Nissim Ruso, Maliye Nezareti'ndeki görevini sürdürüyordu. 'İç kabinenin şefi' Vitali Stroumsa ise Mali Islahat Yüksek Şurası'nın üyesiydi. Samuel Israel, başkent polisinin Siyasi Şube Müdürü olarak son derece hassas bir görevdeydi; Enver Paşa 23 Ocak 1913 darbesini yaptığı zaman, o da onunla birlikteydi." (Role Economique des Juifs d'Istanbul, Avram Galante, sf. 52)
Gerek Jön Türk hareketi gerekse İttihat ve Terakki'deki Yahudi ve dönme egemenliğinin sağlanması için kullanılan en büyük güç, bu Parti'deki Selanik localarına kayıtlı masonlar oldu.
"Evvelce de Selanik'te kurulmuş olan Macedonia Risorta at Veritas locaları İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gelişmesinde mühim rol oynamışlardır. Onların bu rolleri, İmparatorluğun süratle çökmesine, elden çıkmasına yol açmıştır... O zamanlar, bu localara gerekli vasıflara haiz görülen kimseler kabul edilir ve 'Mahfil Loca' da iyice tecrübe edildikten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne tavsiye edilirdi." (Dünyada ve Türkiye'de Masonluk, Hasan Cem, sf. 87)
"Selanik'te İttihat ve Terakki adında büyük bir ihtilal teşkilatı kurulalı çok olmuştu. Şehirde pek çok Yahudi vardı. Bunların çoğu İtalyan tebaası ve İtalyan mason localarına mensuptu. İtalyan tebaası olarak himaye görüyor, kapitülasyon anlaşmasına göre Sultan'ın emriyle tevkif edilemiyorlardı. Evleri polis tarafından aranamaz, sadece kendi konsolosları tarafından muhakeme edilirlerdi.
Bu korumadan yararlanarak, mason localarının usulüne uygun bir şekilde İttihat ve Terakki'yi kurmuşlardı. Yahudilerin evlerinde toplantılar yapıp planlarını hazırlıyorlardı. Bu sayede padişahın sürgün ettiği veya siyasi mülteci olarak başka memleketlere sığınmış mühim şahsiyetlerle temas imkanı da elde edebilmişlerdi." (Bozkurt, E. Armsrong, sf.25 )
İttihat Terakki iktidarı içinde çeşitli kademelerde görev alan Siyonizm sempatizanı Yahudiler, ihtilalin üzerinden daha üç ay geçmişken Filistin konusundaki isteklerini devlet gündemine getirmekten çekinmediler.
Rusya'dan gelen Siyonist lider Vladimir Jabotinsky, Jön Türklerin liderlerinden Ahmet Rıza ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Paşa ile görüşmelerde bulundu. II. Abdülhamit zamanında Filistin'de Yahudiler için konulan göç yasağının kaldırılmasını istedi.
"Hayim Nahum (1872-1960) da, yeni rejime kendi lehlerine fevkalade bir nazarla bakıyor, yasak kararlarının kaldırılması için Jön Türkleri sıkıştırmaya başlıyordu.
Nahum, öteden beri Jön Türklerle ilişkisi olan birisiydi. Bu ilişkiler, Paris'te başlamış, giderek artmış ve Jön Türkler ihtilal yapınca onu İstanbul'a çağırarak Türkiye Yahudilerinin Başhahamlığı'na getirmişlerdi. Siyonistlerin yörüngesine giren H. Nahum, Siyonist Teşkilatı ile Jön Türkler arasında arabuluculuk görevi yapıyordu." (The Young Turks and Zionism: Some Comments, M. Jacop Landau, sf. 203)
Siyonistler Filistin'e konan göç yasağını kaldırmak için İttihatçıların ileri gelenlerini kullandılar.
"Bu amaçla, Ruso, Masliyah, Ahmet Rıza, Enver, Talat ve Nazım Beyler'le görüştüler. İttihat ve Terakki'nin ağır topları olan bu kişiler, Filistin'e Musevi göçünün yararlı olacağı kanısındaydılar." (Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, sf.192-193)
Hahambaşı, Meclis Başkanlığına seçilen Ahmet Rıza Bey'i tebrik için gittiği ziyarette göç ve toprak satın alma konusunu açtı. Meclis Başkanı teklifi kabul etti:
"...Ahmet Rıza, Musevilerin kendilerine yardım ettikleri takdirde Osmanlı ülkesine hiçbir kısıtlama olmaksızın yerleşebileceklerini temin ediyordu." (Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, sf.193)
Hahambaşı, Sadrazam'a da aynı şekilde bir nezaket ziyaretinde bulundu. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa da, yerleşim merkezi kurmak isteyen Yahudi göçmenlerine karşı çıkılmayacağını söyledi.
"Sadrazam, Filistin'deki Museviler için konulan yasakları kaldırmaktan çekinmedi. Önce, Filistin'e girişte Musevilere verilen 'Kırmızı Tezkere' usulünü kaldırdı. Daha sonra da Siyonistlerin toprak satın almaları serbest bırakıldı." (Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, sf.193-194)
İttihat ve Terakki liderlerinin Siyonistlerin bu tekliflerini kabul etmesindeki asıl neden, Yahudilerin bu Parti üzerindeki kuvvetli nüfuzuydu. (The Arap Awakening, George Antonius, London, 1938)
Yahudiler bu kararların alınması için kendilerini Osmanlı'nın yeniden güçlenmesi için iyi niyetle hareket eden kişiler gibi göstermişlerdi. Göçle gelen zengin Yahudiler sözde mal varlıklarını yeni devletleri için kullanacaklar, böylece bütün azınlıkların Osmanlı ruhu altında barış içinde yaşayabileceklerini ispatlayacaklardı. Ancak, bu Filistin'i Osmanlı'dan kopararak tamamen bağımsız bir devlet kurmayı hedefleyen komplonun bir adımından başka bir şey değildi.
"Osmanlı senatosundaki Siyonistlerden Behor Efendi de, yeni rejim ortamından yararlanma konusunda ihtiyatlı hareket ediyordu. Bir diğer senato üyesi Vitali Faradji, özel imtiyazlar üzerinde duruyor, Türklerin düşmanlığını üzerine çekmemek için otonomiden hiçbir zaman açıkça bahsetmiyordu." (Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman, sf.141)
Bu konuda aktif rol oynayan diğer iki Siyonist de Dr. Victor Jacopson ve Emanuel Karosso idi. Karosso Filistin'e göçü ve bu göçmenleri yerleştirerek otonomiyi getirecek nüfus oranını sağlama amacıyla 'Osmanlı Göçmen Kumpanyası' adlı bir teşkilat kurdu.
"Osmanlı tabiriyle genelleme yapılmaktan amaç, Yahudiler üzerindeki şüpheleri dağıtmaktı. Karasso'nun bu girişimi, politik otonomi hedefine doğru ilk adımdı." (Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman, sf.144)
Dr. Jacopson da Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Siyonist faaliyetlere finansman sağlayabilmek için 'Anglo-Levantine Bank'ı kurmuştu. Bu arada Le Jeune Turc adlı bir gazete çıkarmayı da ihmal etmemişti.
"Bu gazete, İmparatorluk dahilinde bütün azınlıklara muhtariyet verilmesi fikrini sistemli bir şekilde savunuyordu. Bu savunma, Siyonistlerin taktik hedeflerine uygundu. Muhtariyet verilirse, bunu bağımsızlık takip edecekti." (Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, sf.195)
Tüm bunlar Siyonistlerin Osmanlı'ya destek olmak için göç ettiklerine dair sözlerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu gösteriyordu. Üstelik Siyonistlerin Osmanlı'ya vermeyi vaat ettikleri ekonomik yardımdan da en ufak bir iz bile yoktu.
"Yahudiler, Osmanlı uyruğuna geçmek için hiçbir çaba göstermemişler ve yabancı uyruğunda kalmayı yeğlemişlerdir. İkinci olarak da İttihatçıların büyük bir sabırsızlıkla bekledikleri maddi yardımı temin etmek konusunda hiçbir girişimleri olmamıştı. Musevi göçmenlere uygulanan yasakları kaldırmakla Hükümet hiçbir yararlı sonuç elde edememiş, tam tersine Arapları daha da kızdırmıştır." (Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, 195-196)
Yahudilere Filistin'de toprak verilmesine ve onlara tanınan göç kararına Arapların tepkisi ise büyük oldu. İslam topraklarına Siyonistlerin akın etmesi elbette olumlu bir gelişme değildi. İşte bu dönemde Osmanlı topraklarının üzerinde yeni bir oyun sergilenmeye başlandı. Siyonist liderler, Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutan ve bölgede istikrarı koruyan tek etmen olan İslam birliği düşüncesini yıkmak amacı ile Arap ulusçuluğunu gündeme getirdiler.

Siyonistlerin Osmanlı Topraklarında Düzenlediği
Provokasyon: Arap Ulusçuluğu
Osmanlı İmparatorluğu, Filistin sorununun öncesine kadar kendi sınırları içinde müslüman halkın birliğini sağlamış bir devlet yapısı sergiliyordu. Türk, Arap, Kürt gibi değişik kökenlere mensup insanlar, aralarında bir sorun çıkmadan asırlar boyu İmparatorluk çatısı altında yaşamışlardı.
Siyonistlerin Filistin'e göz koymalarının ardından sistemli bir şekilde ayrılıkçılık hareketlerinin kışkırtıldığı bir dönem başladı. Bu politikanın mimar kadrosu, mason ve Siyonistlerden oluşuyordu. Siyonist yazar ve siyasetçilerin sürekli olarak ırkçılık duygularını körüklemesiyle Araplar haklarının yeterince korunmadığına inandırılarak, Osmanlı'ya karşı ayaklanmaları sağlandı. Yakup Dav ve benzeri Siyonist oryantalist düşünürler, ırkçı Arap milliyetçiliğinin İslam'a ters düşmediği gibi mesnetsiz iddialar ortaya atarak, fikirlerini ispatlamaya çalıştılar.
Siyonistlerin, ırkçılığı ve ırkçıları desteklemesinin altında yatan asıl nedenin, Arapları ve Türkleri birbirlerine karşı kışkırtarak Filistin'deki Osmanlı engelini ortadan kaldırmak olduğu gayet açıktı.
Fransız ve İngilizlerin I. Dünya Savaşı sırasında, Arapları Osmanlılara karşı kışkırtarak savaştırmasıyla, Siyonistler bir aşama daha ilerlemiş oldular. Basit vaatlerle satın alınan bazı Arap liderlerin halkları ise mandater güçlerin uydusu olmaktan kurtulamadılar.

Dönemin Süper Gücünden Siyonizme Destek:
Balfour Deklarasyonu
Dünya Siyonist Örgütü'nün lideri olan Chaim Weizmann, İngiltere daha Filistin'e yerleşmeden önce şu önemli açıklamayı yapmıştı:
"Rahatça söyleyebiliriz ki, eğer Filistin İngiltere'nin nüfuz alanına girer de, İngiltere de orada kendisine bağlı bir Yahudi toplumunun oluşmasına olanak sağlarsa, yirmi ya da otuz yıl içinde oraya bir milyon belki daha fazla Yahudi toplarız." (Trial and Error: The Autobiography of Chaim Weizmann, Chaim Weizmann, sf.49)
İngilizler, Arapları bir devlet altında toplayacaklarına inandırarak, Osmanlı'ya karşı ayaklanmaya ikna ettikleri dönemde, aynı bölgede Yahudilere bir yurt vermeyi vadeden Balfour Deklarasyonu'nu yayınladılar.
Balfour Deklarasyonu'nun hazırlanmasında başrolü oynayan Siyonist lider Chaim Weizmann, İngiltere Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill, Dış İşleri Bakanı Arthur Balfour ve Başbakan David Lloyd George gibi politikacıların yakın dostuydu.
Weizmann ve diğer Siyonist liderler, Filistin'de Yahudiler için bir bölge ayrılması yerine, bütün Filistin'in Yahudi Devleti olması için İngiltere Hükümeti'ne bir uyarı mektubu gönderdiler. İngiliz kabinesinde yoğun tartışmalara neden olan bu muhtıradan sonra ortak bir karara varıldı. İngiliz Dış İşleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917'de İngiltere Siyonist Dernekleri Başkanı Lord Rothschild'e, daha sonra Balfour Deklarasyonu adını alacak bir mektup yazdı:
"Majestelerinin hükümeti, Filistin'de Yahudi halkı için bir milli yurt oluşturulmasını uygun karşılamaktadır ve bunun gerçekleşmesi için her türlü çabayı harcayacaktır." (Documents and Readings in the History of Europe Since 1918, Walter C. Langsam, sf.377)
Bu kararla, Arapların İngilizlere olan bağlılığının sarsılma ihtimali belirdi. Fakat, izlenen yeni bir politikayla bu sorun halledildi. İngiltere ve müttefikleri, Arapları büyük bir devlet altında birleştireceklerine inandırdılar. Öte yandan, 1919'da yapılan resmi bildirimde, Filistin'e göçü destekledikleri de belirtilerek şöyle dendi:
"Siyonizm hareketinin liderleri, Siyonizmin başarısını, Araplarla dostluk ve iş birliği yaparak sağlamaya kararlıdırlar ve böyle bir teklif de kenara atılacak bir teklif değildir." (The Arab-Israeli Conflict, John Morton Moore, cilt 3, sf.34)
Bu vaat ile ikna edilen Arap liderleri ile Siyonistler arasında bir iş birliği kuruldu.
"İngiltere'nin arzu ettiği Arap-Yahudi iş birliği, Hicaz Arap Devleti adına Emir Faysal ile Dünya Siyonist Örgütü lideri Chaim Weizmann arasında, 30 Ocak 1919'da Londra'da imzalanan bir anlaşma ile gerçekleşti." (The Arab-Israeli Conflict, John Morton Moore, cilt 3, sf.34)
Bu anlaşmada, Arap Devleti ile Filistin arasındaki sınırın tespit edileceği söylenerek, Filistin'in tamamen Yahudi toprağı olduğu belirtilmiş ve Filistin adına muhatap olarak da Chaim Weizmann kabul edilmişti. İngilizlerle iş birliği içinde olan Emir Faysal, Siyonistlerle de çok yakın ilişkiler kurmuştu. Emir Faysal bu yakınlığını ABD'nin Paris Konferansı'ndaki temsilcisi ve Dünya Siyonist Örgütü'nün önde gelen üyelerinden Felix Frankfurter'e 3 Mart 1919'da yazdığı mektupta şöyle dile getiriyordu:
"...Yahudi hareketi milli bir harekettir ve emperyalist değildir. Bizim hareketimiz de millidir ve emperyalist değildir. Suriye'de her ikimize de yer vardır. İki hareketten hiçbiri, diğeri olmadan gerçek bir başarıya ulaşamaz." (The Arab-Israeli Conflict, John Morton Moore, sf.43)
Bu dostluğun aldatmacadan başka bir şey olmadığı, hemen bir yıl sonra başlayan ve günümüze kadar süren, boyutları katliamlara kadar varan çatışmalarla ortaya çıktı. İngiltere, Filistin'e teşvik ettiği Yahudi göçüyle bu bölgeyi vaat etmiş olduğu büyük Arap devletlerinden ayırmış oluyordu. İleri aşamada ise aralarında hiçbir dil, din ve ırk farkı olmayan Arapları, parçaladığı Ortadoğu'da yapay sınırlar arasında dağıttı. Bu şekilde Siyonist çıkarlarını koruyan İngiltere, Arap bağımsızlığını engellediği gibi, Müslümanların yaşadığı Filistin topraklarını da İsrail yayılmacılığına hazır hale getirmiş oldu.

Siyonizmin Filistin'deki İlk
Adımı: İngiliz Mandası
İngiltere ve ABD, Osmanlı Devleti'nin çökmeye başladığı yıllarda İsrail Devleti'nin kurulması yolundaki çalışmalarını hızlandırdılar. Yahudilerin Filistin'e yerleşmeleri işini İngiltere üstlendi:
"Filistin'i elinde bulunduran İngiltere, çeşitli siyasal düşüncelerle bağımsız bir Yahudi Devleti'nin kurulmasını üstüne aldı." (Meydan Larousse, cilt 4, sf.670)
Filistin'e yerleşen İngiltere'nin ilk işi, buraya yapılan Yahudi göçünün devamını sağlamak oldu.
"Filistin'deki İngiliz yönetimi, 1920 ile 1936 arasında Filistin'e 290 bin Yahudinin göçüne resmen müsaade etmiştir." (Survey International Affairs 1936, sf.706)
I. Dünya Savaşı'nın sonucunda 60-80 bin kadar olan Yahudi nüfusu, 1929'da 170.000'e çıkmıştı ki, bu, toplam nüfusun %17'si demekti. Halbuki 1923'te Yahudiler tüm nüfusun %11'ini oluşturuyorlardı. Daha sonraları da İngiliz yönetiminin sağladığı kolaylıklarla, göç hızlanarak devam etti.
"1936'da Yahudi nüfusunun miktarı 400 bine çıkarak nüfusun %31'ini oluşturacaktır." (Palestine and the Arap-Israeli Conflict, cilt 1, Michael J. Cohen, sf. 289)
İngiltere'nin desteği bu kadarla da kalmamış, manda yönetimi sırasında kurulan Siyonist terör örgütlerindeki militanların eğitimini de üstlenmişti.
"Haganah'a karşı İngiliz manda yönetimi daima büyük hoşgörü göstermiştir. Hatta Filistin'deki İngiliz subayları, Haganah askerlerinin eğitiminde görev almışlardır. Bu subayların en ünlüsü ise, ateşli bir Siyonist olan Yüzbaşı Orde Wingate'dir." (The Course of Modern Jewish History, Howard Sachar, sf.389)
İngiliz ordusunun, Siyonistlerin silahlı eğitimine esas ağırlık verdiği dönem II. Dünya Savaşı yılları oldu. İngilizler, bölgenin hiçbir dış tehlikeye maruz kalmadığı bir dönemde, savaşı bahane ederek Siyonist militanları orduya aldı ve bunlar için özel gruplar kurarak eğitim verdi.
"İngiliz ordusunda dağınık bir şekilde hizmet eden 30 bin kadar Filistin Yahudisinin ayrı bir tugay haline getirilmesi, 1944 Eylülü'nde olmuştur." (Keesing's Contemporaray Archives, 1943-1946, sf. 6750)
Böylece Siyonistler, savaş tecrübesi kazanmış ve kurulacak İsrail Devleti için kaçınılmaz gözüken Arap-İsrail Savaşı'na hazırlanmıştı.
Manda yönetimi, eğittiği Siyonist militanların silah temin etmesi için de çeşitli kolaylıklar sağlamıştı.
"Yahudiler Amerika'dan makineli tüfek ve havan topu gibi silahların üretimi için aldıkları torna ve makine parçalarını sandıklara yerleştirip İngiliz gümrüklerine getirdiler. Sandıklar İngiliz gümrüğünden güçlük çekmeksizin geçti." (O Jerusalem, Dominique La pierre-Larry Collins, sf. 96)
Ancak Siyonist terör örgütleri sonunda İngiltere'yi de vurdu. 1940'ların ikinci yarısından itibaren Siyonist teröristler İngiliz hedeflerine saldırmaya başladılar. İngiltere bu karmaşayı daha fazla üstlenemedi ve Filistin'den çekildi.

Üç Büyükler İsrail İçin Birarada
"Bu silah ve cephane hırsızlığında İngiliz askerleri de Siyonistlere yardımcı olmuşlardır." (The Middle East in the War, George Kirk, sf.229)
II. Dünya Savaşı sonunda (4-11 Şubat 1945) üç galip ülkenin liderleri Yalta'da biraraya geldiler. Toplantının gündem maddelerinden birisi de İsrail'in kurulmasıydı.
"Kırım'daki küçük Yalta şehrinde, üç büyükler savaş sonrasının dünya haritasını çizdiler. Burada Franklin Roosevelt, Winston Churchill, Joseph Stalin arasında geçen ve konusu da Filistin'den başka hiçbir şey olmayan özel bir konuşmanın ayrıntıları anlatılıyordu. Konuşma sırasında Stalin, çok sinirli bir havayla Churchill'e dönerek, Filistin Araplarıyla Yahudi sorununun tek çözüm yolu olduğunu söyler: Stalin'in öngördüğü çözüm yolu bir Yahudi Devleti'nin kurulmasıydı." (O Jerusalem, Dominique Lapierre-Larry Collins, sf.68-69)
Yahudi lobileri ve localar sayesinde dünyanın bütün önemli güçlerini İsrail Devleti'nin kurulması için kullanan Siyonistler, gerçekten de İsrail'i Herzl'in I. Siyonist Kongre'de söylediği gibi 50 yıl içinde kurdular. Sayısız entrikanın sonucunda kurulan bu devlet, Ortadoğu'ya beraberinde yeni entrikalar, kan ve ölüm getirdi...
İsrail Devleti İçin Amerikan Desteği
Arap toprakları üzerinde bir Yahudi Devleti kurabilmek için, Filistin'deki Siyonist terör örgütü Haganah'ın Başkanı Yigael Yadin önderliğindeki Siyonistler bir plan yaptılar. "Dalet" ya da "D Planı" diye bilinen bu plan, İngiltere'nin Filistin'den çekilmesi sırasında doğacak otorite boşluğundan, bir terör hareketi ile faydalanmayı amaçlıyordu.
"Haganah'ın stratejisi bu plana göre düzenlenmişti. İngiliz birliklerinin ayrılmasından sonra, kısa sürecek bir boşluk döneminin olacağı hesaba katılıyor, bu dönemde tüm Siyonist grupların düzenli bir harekete kadar silahlanması isteniyordu. Ama bu ilk hedefin gerçekleşmesi, Haganah'ın ABD'den o zamana kadar gerekli insan ve araç-gereci yollamasıyla mümkündü." (O Jerusalem, Dominique Lapierre-Larry Collins, sf. 87)
Bu noktada Siyonistlerin kuracakları devlete hem maddi, hem de siyasi destek sağlayacak büyük bir güce ihtiyaçları vardı.
"3 milyondan fazla Yahudinin yaşadığı Amerika, Dünya Siyonist Teşkilatı'nın en güçlü merkezlerinden biriydi" (Foreign Relations of the United States, 1939, cilt 1-5, sf.694)
Dünya üzerindeki en etkili güç olan ABD, Siyonist hedefler için en uygun ülkeydi. İhtiyaç duydukları finansmanı karşılamak üzere Yahudiler, ABD yönetiminde etkili olan bazı isimleri kendi saflarına çekerek, kaynak olarak ABD'yi kullanmayı başardılar. Daha sonra İsrail Başbakanlığı yapacak olan Golda Meir gerekli finansmanı sağlamakla görevlendirildi.
"Golda Meir Chicago'ya geldiğinde, sağlayacağı 25-30 milyon dolarla Filistinli Yahudileri ağır silahlarla donatmayı umuyordu. Roosevelt'in Maliye Bakanı Henry Morgenthau ve bir grup iş adamı Golda Meir'la şehirden şehire dolaşmaya koyuldu. Bu turda toplanan 50 milyon dolar, Yahudi ajansı muhasebecisi Elizer Kaplan'ın sağlamayı umduğunun on katıydı. Bu miktar Ortadoğu'nun en büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan'ın, 1947 yılında bu yoldan sağladığı toplam parayı da aşıyordu." (O Jerusalem, Dominique Lapierre-Larry Collins, sf. 202-203 )
Amerika Birleşik Devletleri'nin Maliye Bakanı Yahudi asıllı Morgenthau'un para toplama işini organize etmesiyle, ABD yönetimi içindeki bazı kesimler de giderek Yahudi davasının en büyük yardımcısı durumuna geldiler.
"Morgentheau, Amerikan Hazinesi'nin başında iken B'nai Brith ve Yahudi Refah Dairesi gibi Yahudi organizasyonlarında çalıştı. 1947-50 arası Birleşmiş Yahudi Müracaatı Genel Başkanlığı, 1950-53'te de Fahri Başkanlığını yaptı. Daha önce örneği görülmemiş büyük bağışların yeni kurulan İsrail Devleti'ne yardım için kullanılmasını sağladı." (Encylopedia Judaica, cilt 2, sf.321)
"Siyonist" sanayici Rudolph Sonenborn tarafından yönetilen "Materials for Palestine" (Filistin için Maddi Yardım) isimli kuruluş, İsrail için ayrılan paraları topluyordu. Bu paralarla ABD ve Avrupa'da satın alınan silah ve askeri mühimmat gemilere yüklenerek Filistin'e, Siyonist terör örgütleri Haganah ve Irgun militanlarının kullanması için gönderildi.
Siyonistlerin ABD'den sağladıkları askeri yardımların çoğu karşılıksız olmasına rağmen, İsrail'in borçlanarak aldığı yardım da küçük sayılmazdı. Böylesine büyük bir borca karşılık İsrail'in yeni yardımlara ihtiyacı olması, zayıf durumdaki Yahudi Devleti'nin geleceğini tehlikeye sokuyordu. İşte bu sırada Amerikalı General George Marshall, Amerika'nın müttefiki olan Avrupa devletleri için yardımı amaçlayan bir plan hazırladı. Marshall Planı, 2 Nisan 1948'de Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanunla kabul edildi. Bu plan 1 Nisan 1948'den, 30 Haziran 1952'ye kadar olan dört yıl için öngörülmüştü. Avrupa'yı hedef alan Marshall yardımı, aynı zamanda İsrail'in borçlarının silinmesi ve bundan sonraki ihtiyaçlarının karşılanabilmesini de öngörüyordu.
İsrail'in kurulması ve devletler arası hukuka göre tanınması için son bir adımın daha atılması gerekiyordu. Bunu da, Birleşmiş Milletler bünyesinde özel bir Filistin Komitesi kurulması talebiyle İngiltere başlattı. İngiltere'nin isteğiyle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 28 Nisan'da toplandı ve 19 Mayıs'ta da, "Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi" (UNSCOP)'nin kurulmasına, bu komitenin 11 üyeden oluşmasına ve komitenin raporunu en geç 1 Eylül'de vermesine karar verildi. Komite'ye, Avustralya, Kanada, Çekoslavakya, Guatemala, Peru, İsveç, Uruguay, Hindistan ve İran seçildi. Komite'nin öngördüğü rapor, Siyonistlerin planları doğrultusunda, Filistin'in bölünmesini ve bir Yahudi Devleti'nin kurulmasını içeriyordu. Raporun çizdiği sınırlara göre, Arap Devleti'nin yüz ölçümü 4476 milkare olup Filistin topraklarının %42.88'ini, Yahudi Devleti'nin yüzölçümü ise 5893 milkare olup Filistin topraklarının %56.47'sini oluşturuyordu.
Diğer yandan Harry Solomon Truman, ABD Başkanı olarak bütün yetkilerini Filistin'de bir Yahudi Devleti'nin kurulması için kullanmaktan çekinmiyordu.
"Siyonistler, 1948'in Mart Ayı'nda Chaim Weizmann'la Truman arasında gizli bir görüşme ayarladılar. Weizmann bu görüşmeden sonra Truman'ın desteğini kazandı. Aynı yıl Mayıs ayında Weizmann Beyaz Saray'a bir mektup yazarak Filistin'de bağımsız bir Yahudi Devleti kurmaları durumunda ABD'nin tanıyıp tanımayacağını sordu ve Truman onu destekleyeceğini belirtti." (The Lobby, Edward Tiwnan, sf.27)
İngiltere'nin bölgeyi terk etmesiyle Amerikan yönetimi, Arapların Filistin'i işgal etmesi ve Yahudi Devleti'nin tehlikeye düşmesi olasılığına karşın tedbirler alma ihtiyacı duydu. Böyle bir durumda tek yol ABD'nin en kısa zamanda Filistin'e müdahalede bulunmasıydı. Başkan Truman, Amerikan Anayasasında kongreye dahi başvurmadan asker gönderme yollarını incelemek için, hukuk işleri danışmanı Ernest Gross'u gizlice görevlendirdi. Ancak, Filistin Yahudilerine yapılan uluslararası yardım o kadar büyük oldu ki, ABD'nin müdahalede bulunmasına dahi gerek kalmamıştı:
"Filistin paylaşımının gerçekleştirilmesi için en büyük çabayı gösteren Birleşik Amerika'ydı. Beyaz Saray, Filistin'in paylaşılmasına karşı çıkan ya da sadece kararsız kalan ülkeler üzerinde her türlü baskıya başvurdu. Başkan Truman, BM'deki temsilcisi Büyükelçi Hershel Johnson'u 'Bir başarısızlığın sonuçlarına şahsen katlanmak istemiyorsa Filistin'in paylaşılması yönünde Birleşmiş Milletler'den karar çıkarması gerektiğini' söyleyerek uyardı. Aynı şekilde, Başkan'ın danışmanı olan Yahudi işadamı Bernard Baruch, Fransa'nın BM'deki temsilci Alexendre Paradi'yi, ülkesinin paylaştırmaya karşı çıkması halinde Amerikan yardımının kesilmesinin muhtemel olduğunu söyleyerek tehdit etmekten çekinmemişti. Ancak, İsrail'in kurulmasını sağlayacak kadar oy sağlanmamıştı. Oturumun başkanı Brezilya delegesi Oswaldo Aranha Filistin'in paylaşılmasını büyük bir içtenlikle destekliyordu. Takvimdeki büyük bir rastlantı sonucu (!) BM'deki oylama sırasında 'şükran gününün tatil olduğunu' söyleyerek oylamayı erteledi. Bu da Siyonistlere 48 saatten fazla zaman kazandırdı. Bu hayati süre boyunca paylaştırmaya karşı olan ülkeler Liberya, Haiti ve Filipinler, inanılmaz bir baskı ve hatta tehdit dalgasıyla karşılaşacaklardı." (O Jerusalem, Dominique Lapierre-Larry Collins, sf.29)

Filistin'de Son Perde: Birleşmiş Milletler,
Yahudi Devleti'nin Kurulmasını Kabul Ediyor
Birleşmiş Milletler'deki bu tehdit ve baskı kampanyası, Siyonistlerin hedefe ulaşmasında çok önemli bir rol oynadı.
"BM Genel Kurulu'nun 29 Kasım 1947 günü saat 17:35'te yapılan oylamasında, çoğunluk planı, genel kurulun 181 (II) A sayılı kararı alarak, 13 red, 10 çekimser oya karşılık 33 oyla kabul edildi." (The Course of Modern Jewish History, sf.275)
Güvenlik Konseyi'nde taksim planını görüşen 11 üyeli komiteden sadece ikisinin red oyu kullanması, bu komitenin daha başlangıçta ne amaçla kurulduğunu gösteriyordu. İsrail'in kurulmasında ABD'nin açık desteğinin yanında, fanatik bir Yahudi aleyhtarı olan Stalin'in gizli desteği de büyük rol oynadı. Yalta Konferansı'nda bir Yahudi Devleti'nin ateşli savunucusu olan Stalin, taksim planını ABD ile birlikte destekledi. Bu, diğer ülkeleri de etkilemişti.
"Amerika ile Sovyetler'in ortak hareketleri, etkileri altındaki pek çok ülkenin de aynı şekilde oy kullanmasına neden oldu." (The Course Modern Jewish History, sf.275)
14 Mayıs günü, Filistin'deki İngiliz manda yönetiminin sona ermesinden birkaç saat önce, Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi (Vaad Levmi) yayınladığı deklarasyonda İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Bağımsızlığın ilanı ile birlikte David Ben Gurion Başkanlığında 13 üyeli bir kabine kuruldu. Ben Gurion Savunma Bakanlığını da üzerine almıştı. Moshe Şertok ise Dış İşleri Bakanı'ydı. Yahudiler bağımsızlık ilan edeceklerini, dönemin Yahudi Başkanı Truman'a daha önce bildirmişlerdi. Ve tabii ki ABD, İsrail'i tanımakta hiç vakit kaybetmedi.
"İsrail Devleti'nin bağımsızlık ilanından tam onbir dakika sonra, Başkan Truman İsrail'i tanıdığını açıklıyordu." (Foreign Relations of the United States 1948, cilt 5, sf.992)
İsrail Devleti, diğer ülkeler tarafından da kısa süre içinde tanındı. Ancak daha önce de vurguladığımız gibi, kurulan devletin sınırları Siyonistler için pek de tatmin edici değildi. Ben Gurion bu konudaki memnuniyetsizliğini şu şekilde dile getiriyordu:
"Statüko'yu korumak bahis konusu değildir. Biz genişlemeye yönelik dinamik bir devlet kurmak zorundayız." (Rebirth and Destiny of Israel, Ben Gurion, sf.419)

ARAP-İSRAİL SAVAŞLARI
"İsrail'deki siyasi ve askeri liderlerin İsrail'e Araplardan gelecek bir tehlikeye aslında hiçbir zaman inanmadıkları açıkça görülür. Onların peşinde oldukları şey, çeşitli manevralarla Arap devletlerini Siyonistlerin kazanacaklarından emin oldukları askeri çatışmalara zorlamaktı. Böylece İsrail'e, Arap rejimlerini istikrarsızlığa sürükleyip başka alanlar ele geçirme planını gerçekleştirme fırsatı yaratmaktı." (İsrail Başbakanı Moshe Sharett'in Günlüğünden, Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.60-61)

I. Arap-İsrail Savaşı
İsrail'in kuruluşunun ilanından birkaç saat sonra 14-15 Mayıs gecesi I. Arap-İsrail Savaşı başladı.
Savaşın üçüncü gününde, 18 Mayıs'ta, Akka İsrail kuvvetlerinin eline geçti. 1-11 Haziran arasındaki üçüncü hafta içinde, aldığı askeri yardım sayesinde İsrail, hava üstünlüğünü de ele geçirdi. Savaşta İsrail zaferi için gereken hava kuvvetleri Sovyetler tarafından verildi. Ve bu uçaklarla, Ürdün ile Suriye başkentlerindeki siviller hava bombardımanında öldürüldü.
"Arap devletleri 9 Nisan 1948'de meydana gelen Deir Yassin Katliamı gibi katliamlardan Filistinlileri korumak üzere harekete geçince, Siyonist devletin yöneticileri yeni topraklar elde etmek için bunu fırsat bildiler: Birleşmiş Milletler teşkilatının kendilerine verdiği %56'lık Filistin toprağını ilk Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra %80'e çıkardılar.
Bunu bir efsane ile de doğruluyorlardı: İsrailli küçük Davud, Golyat Arabı yenmişti... Şimdi herkes tehdit altında bırakılan bu 'küçük halka' acıyacak ve askeri başarılarını alkışlayacaktı. Ancak İsrail'in o sırada nicelik ve nitelik bakımından ortaya koyduğu askeri güç Arap ülkelerinin toplam gücünün çok üzerindeydi. 1948 Savaşı günlerinde Mısır'da toplanmış olan, Suriye, Ürdün ve Irak birliklerinin bütünü, İsrail'in 65.000 askerine karşılık 22.000'den azdı. Bu konu kimsenin dikkatini çekmiyor." (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.162)

Sovyetler'den İsrail'e Destek
"Siyonist orduyu Araplara karşı üstün duruma geçiren uçaklar, Menahem Begin'in terörist örgütü Irgun, Zvai Levmi ve Stern tarafından satın alınıp kaçak olarak Filistin'e sokulmuştur. Sovyet Rusya bu organizasyonların teçhizatını sağladı. Uçaklar bu örgütlere Çekoslavakya'dan verildi ve İsrail pilotları burada eğitildi." (Ropes of Sand, Wilbur Eveland, sf.57)
Savaş sırasında Sovyetler'in verdiği uçaklarla, İsrail'in Araplarınkinden çok daha büyük bir hava kuvvetine sahip olması sağlandı.
"İngiltere Hükümeti'nin 1948 Aralık ayında yaptığı açıklamaya göre, 1948 Haziranı'nda İsrail'in elinde 40 tane avcı uçağı ile 22 tane bombardıman uçağı bulunuyordu ve avcı uçaklarının hepsi Çekoslavakya üzerinden gelmişti." (Keesing's Contemporary Archives, 1948-1950, sf.90743)
Sovyetler Birliği, İsrail'e yaptığı silah sevkiyatını kamufle edebilmek için Çekoslavakya'yı kullanıyordu:
"Sovyetler, kurdukları hava köprüsü ile, Çekoslavakya'dan İsrail'e toplar ve otomatik silahlar sevk etmeye başladı." (Histoire de la Guerre Froide, Andre Fontaine, cilt 2, sf.162)
Savaş sırasında Sovyetler'in İsrail'den yana tavır alması, 19 Mayıs'ta Çekoslavakya'nın, ardından da Macaristan ve Romanya'nın İsrail'i resmen tanımasına neden oldu.
Araplarla İsrailliler arasındaki karşılıklı hafif çatışmalar, 14 Ekim'de şiddetli çarpışmalara dönüştü. İsrail kuvvetleri, Kudüs'ün 54 mil güneyindeki Beersheba'yı Mısır'dan aldılar. İsrail Kuvvetleri'nin Gazze'ye kadar sokulması üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 19 Ekim'de, tarafları ateşkese uymaya çağıran bir karar aldı. İsrail ve Araplar, 22 Ekim'de bu çağrıyı kabul ettiklerini bildirmelerine rağmen, İsrail kuvvetleri 23 Aralık'ta Birüssebi'den hareketle, Mısır cephesinin sağ kanadını arkadan çevirdi ve 26 Aralık'tan itibaren de Mısır kuvvetlerinin yığınak merkezleri olan Gazze, Han Yunus ve Rafa'yı birbirinden ayırarak, derinlemesine bir şekilde Sina Yarımadası'ndan içeri girdi. Bu, Mısır ve diğer Araplar için bir hezimetti. İngiltere'ye yakınlığı ile tanınan Mısır Kralı Faruk, ordusunu kendi elleriyle hezimete sürükledi:
"81 mm.lik silahlarla techiz edilen askere 61 mm.lik kurşun dağıtılmıştı. El Alemeyn Çölü'nde satın alınan elden düşme İtalyan bombaları daha atmaya vakit kalmadan askerlerin elinde patlamıştı. Orduya verilen tüfekler 1912'de İspanya'da kullanılmış ve çürüğe çıkarılmış olan tüfeklerdi. Faruk ordusunu bile bile, göz göre göre ölüme ve bozguna mahkum etmişti." (İhtilaller ve Darbeler Tarihi, Sabiha Bozbağlı, cilt:2, sf.375 )
Bu olay Mısır'da hükümet değişikliklerini doğuracak olan karışıklıkların çıkmasına neden oldu. Bu sırada İsrail kuvvetlerinin bir bölümü güneye inerek, Vadi Aruba'dan Akabe Körfezi'ne ulaştı. Bu şekilde Güney Filistin'in tamamı İsrail'in kontrolüne girdi.

Savaş Sonrası Anlaşmalar
Filistin'i kurtarma sloganıyla savaşa giren Arap yönetimleri, imzaladıkları anlaşmalarla Filistin'i İsrail'e teslim ettiler. Savaşın en kazançlısı olan İsrail, anlaşmalarla topraklarının genişlemesini belgelemiştir. BM'in taksim planında 26.000 km2'lik Filistin'in, 15.500 km2'si İsrail'e verilmişti. Savaş sonunda İsrail bu miktarı 20.500 km2'ye çıkardı ki, bu oran Filistin'in %77'si demekti. Filistin'de hızla artan Yahudi nüfusu da incelenecek olursa, İsrail'in işgal yoluyla, toprak büyütme işinin ne derece planlı olduğu görülür. Nüfus artışında rol alan birinci etken ise Siyonist liderlerin, gerektiğinde zor da kullanarak, Avrupa'dan Filistin'e göç etmelerini sağladıkları Yahudilerdi.
"1914'te Filistin'deki Yahudi nüfusu 85 bin, 1943'te 539 bin, 1946'da 608 bin, 1947'de 650 bin oldu ve mütarekelerin imzalandığı 1949 yılı sonunda 758 bine ulaştı. İsrail, BM Genel Kurulu'nun 29 Kasım 1947 ve 11 Aralık 1948 tarihli kararlarını kabul ederek uygulayacağını bildirdi. Bunun üzerine 'Barışsever bir devlet' olduğundan hareketle, İsrail, 273-II sayılı kararla BM üyeliğine kabul edildi..." (The Arab-Israeli Conflict, cilt 3, sf.419)
Savaş sonrası anlaşmalara tek tek göz gezdirirsek;

MISIR: Savaştan sonra 24 Şubat 1949'da, 12 maddelik bir 'İsrail-Mısır Genel Mütarekesi' imz
alandı. "Bu anlaşma ile Gazze bölgesi 25 mil uzunluğunda, 3.3-5.5 mil genişliğinde bir kıyı şeridi haline getirilerek Mısır'a bırakıldı. Gazze'nin köylerinin verimli toprakları İsrail tarafında kaldı. Bu sınır düzenlemesiyle, Gazze'nin normalde 70 bin olan nüfusu, Filistin'den göçmek zorunda kalanlarla sıkışarak 200 bine çıktı." (From War to War, Nadaf Safran, sf.38)

LÜBNAN: İsrail ikinci mütarekesini, savaşa sembolik olarak katılan Lübnan ile yaptı. 23 Mart 1949'da Ras Nakura'da yapılan anlaşmayla İsrail-Lübnan sınırı, eski Lübnan-Filistin sınırı olarak kabul edildi. Her iki taraf bu sınırda en fazla 1500'er asker bulundurabilecekti. (The Arab-Israeli Conflict, John Norton Moore, cilt 3, sf.381)

ÜRDÜN: Ürdün, Arap-İsrail Savaşı'nda oynadığı rol ile diğer Arap ülkelerinden ayrılır. Ürdün bu savaşa Filistin'i Siyonist işgalden korumak için değil, ilhak amacıyla katıldı. Savaştan önce de Siyonistlerle son derece samimi olan Ürdün Kralı Abdullah, gerçekte İsrail'in gizli müttefiği olarak hareket etti.
"Hiçbir Arap Kralı, Ürdün Kralı Abdullah kadar Ben Gurion'la uyuşmazdı. Son on yıl içinde Filistin Yahudileriyle gerçek ilişkiler kuran tek Arap yöneticisi Abdullah'tı." (O Jerusalem, Dominique Lapierre-Larry Collins, sf. 119)
"Kral Abdullah 13 Aralık'ta kendisinin bütün Filistin'in de Kralı olduğunu parlamentosunda kabul ettirdikten sonra Yahudilerle masaya oturdu." (Keesing's Contempory Archives 1948-50, sf.9748)
Bu yapı içindeki Ürdün ve İsrail arasındaki görüşmeler 2 Mart 1949'da Rodos'ta başladı. Ancak güneyde Vadi Aruba ile Ölü Deniz'in kuzeyindeki İsrail-Ürdün sınırı anlaşmazlık yarattı.
"Bu anlaşmazlıklar, İsrail Dış İşleri Bakanlığı'ndan Reuve Shiloah (Mossad'ın ilk şefi) ile Albay Moshe Dayan'ın gizlice Ürdün'e gelip, Kral Abdullah'la yaptıkları görüşmede çözümlendi. Daha önce de İsrail'e bir problem çıkarmayan Ürdün Kralı Abdullah, İsrail'in bütün isteklerini kabul edince İsrail-Ürdün mütareke anlaşması 3 Nisan 1949'da imzalandı." (Keesing's Contempory Archives 1948-50, sf. 10100)
Bu anlaşmayla Ürdün, Batı Şeria adıyla anılan 2200 mil2'lik bölgeyi İsrail'e bırakmayı kabul etti. Kudüs ikiye bölünerek batısı İsrail'e, doğusu Ürdün'e verildi.
SURİYE: İsrail-Suriye ateşkes görüşmeleri, İsrail'in yönettiği bir darbe ile başa getirilen Hüsnü Zaim yönetimiyle 12 Nisan 1949'da başladı. (Bkz. Suriye Bölümü) Anlaşma 20 Temmuz 1949'da imzalandı ve İsrail-Suriye sınırı olarak, eski Filistin-Suriye sınırı kabul edildi. Ancak bu sınırda İsrail için stratejik noktalar askerden arındırıldı. Bu, İsrail'in bir sonraki Arap saldırısı için vakit kazanmasını sağlayacaktı.

Arap-İsrail Savaşlarının Kilit Ülkesi Mısır
Birinci Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra pek çok Arap ülkesinde iç karışıklıklar çıktı. Hükümetler düştü, hatta siyasi rejimler bile değişti. Değişikliklerin en önemlisi ise Mısır'da yaşandı. Mısır'daki bu değişiklik, Arap dünyasının İsrail'le olan ilişkisini kökten değiştirecek kadar büyük oldu. Yapılan bir devrimle Mısır Kralı Faruk tahtından indirildi. Bu devrimin planlayıcısı ve organizatörü ise, Mossad'ın en büyük müttefiği CIA'di. CIA, Arap dünyasının 20. yüzyıldaki en önemli lideri sayılan Nasır'ı iktidara getiren gelişmelerin düzenleyicisi idi:
"1952'de Mısır ordusunun yüksek rütbeli askerleri, Ortadoğu'daki ünlü CIA ajanları Kermit (Kim) Roosevelt ve Miles Copeland'la Kral Faruk'u devirmek için gizlice ilişki kurdular. İhtilal liderleri, kendilerini eğitmesi için CIA ajanlarını, ülkelerine davet ettiler. Ve liderleri Albay Abdünnasır Başbakan oldu. CIA, Nasır'ı koruma işini üstlendi." (Every Spy A Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf. 55)
Nasır'ın CIA ile olan ilişkisi devrimden sonra da devam etti. Bu süre içinde Nasır'ın Arap dünyasının lideri olmasını da CIA sağladı.
"Nasır'ın en yakınlarından Binbaşı Hasan Touhami, Mısır Gizli Polisi'ndeki en yetkili kişiydi ve Nasır'ın CIA ile olan görüşmelerini düzenliyordu. CIA'den Jim Eichelberger adlı kişi Nasır'ın hükümetini Mısır'da ve Arap dünyasında popüler yapmak için yollar arayan fikir adamı olarak rol oynadı." (Ropes of Sand, Wilbur C. Ereland, sf. 99-103)
CIA'in Nasır'a yardımı siyasi alanda kısıtlı kalmadı, finansman boyutlarına da vardı. Mısır'a yapılan yardımlarla Nasır, Arap-İsrail Savaşlarında kullanılacak olan orduyu hazırladı:
"CIA Nasır'a, özellikle Mısır ordusunun bir yerden bir yere nakli için 3 milyon dolar gizli fon vermeyi teklif etti. Buna ek olarak, CIA Dış İşleri Müdürlüğü ile 5 milyon dolarlık fonu, niteliği belirlenmemiş askeri yardım fonu olarak Mısır'a askeri malzeme alması için verdi. Amerika yapılacak 40 milyon dolarlık ekonomik yardımın gizlenmesi için Mısır'la anlaştı." (Ropes of Sand, Wilbur C. Ereland, sf.91)
İsrail'in arzuladığı sınırlara ulaşması amacıyla, CIA aracılığıyla başa geçirilen Nasır'ın fonksiyonunu tam uygulaması için bir adım daha atılması gerekiyordu: ABD'nin desteklediği iki ülke olan, İsrail ve Mısır'ın karşı karşıya getirilmesi doğru olmayacağından, bunlardan birisi Amerikan karşıtı safta yer almalıydı. ABD'nin Ortadoğu'da komünizme karşı set oluşturduğunu söylediği İsrail ile, Sovyetlerin yanında yer alan Mısır'ın karşı karşıya gelmesi ideal bir senaryo idi. Bu aşamada devreye giren Mossad'ın askeri istihbarat ile ilgili kolu AMAN, Mısır'ın Amerika'dan kopmasını sağlayacak göstermelik nedenin oluşması için gerekli operasyonu gerçekleştirdi.
"30 Haziran 1954'te AMAN'ın gizli kolu "Unit 131", Mısır'da Susannah adlı bir sabotaj operasyonu düzenledi. Bombaların hedefi Mısır askeri örgütleri değil, İngiliz ve Amerikan kuruluşlarıydı. Bundaki amaç Londra ve Washington'da Mısır aleyhtarı bir politika oluşturmaktı." (Every Spy A Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.56)

Nasır, Mısır'da Bir Üstad Mason
Arap dünyasının 20. yüzyıldaki en önemli lideri olan Nasır'ın göz önünde bulundurulması gereken dikkat çekici bir özelliği daha vardı. Nasır, bir mason üstad-ı azamıydı:
"Mısır Devlet Başkanı Nasır, Mısır Büyük Locası üstad-ı azamlığını yapmış ve iktidarda kaldığı sürece ülkesini, hep masonik esaslarla yönetmiştir." (Mimar Sinan Dergisi, sayı 13, sf.131)
Gerçekten de Nasır, ülkesini masonik hedeflere uygun olarak yönetti. Ülkesindeki dindarlara baskı uyguladı. Bir taraftan da Arap dünyasını İslam'dan uzaklaştırabilmek için suni bir ideoloji sundu: Arap sosyalizmi. Nasır bu yanılgıyla ülkesini büyük bir felakete sürükleyecekti.

İngiliz-Fransız ve İsrail İş Birliği:
Süveyş Savaşı
İlk Arap-İsrail Savaşı'ndan önce, birçok ülke el altından İsrail'e para ve silah yardımı yapmasına karşın, bu savaşta yardımlar resmileştirilerek fiilen yapıldı. Aslında Süveyş Savaşı, İsrail'in siyasi bir zafer kazanması için değil, Ortadoğu'nun en büyük silahlı gücü olması için düzenlendi.
Nasır, 28 Temmuz 1956'da Kahire'de yaptığı bir konuşmada Kanal'ın uluslararası trafiğe açık olduğunu ama Süveyş'in Mısır'ın malı olduğu için millileştirildiğini söyledi. 3 gün sonra elçiliklere gönderilen notalarda Süveyş'i işleten kanal şirketinin Mısır'a ait olduğu açıklandı. Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi İsrail'e beklediği imkanı verdi. Fransa ve İngiltere bu olayda da İsrail'in müttefiği olarak hareket etmeye başladılar.
"30 Eylül ve 1 Ekim günlerinde Paris'te Fransızlarla İsrailliler arasında yapılan gizli görüşmelerde Mısır'a karşı saldırıya geçme kararı verildi." (Warriors at Suez, Donald Naff, sf.511)
Fransa ile bağlantısını kuran İsrail, operasyona İngiltere'yi de dahil etti. İngiltere Hükümeti ile bağlantı ise Fransa'da kuruldu:
"Eden ve Dış İşleri Bakanı Selwyn Lloyd 16 Ekim'de Paris'e gittiler. İki gün süren görüşmelerde, Mısır'a karşı yapılacak harekatın planları ele alındı ve özellikle İsrail'in Ürdün'e saldırmamasına karar verildi." (Full Circle -The Memoirs of Sir Anthony Eden, Anthony Eden, sf.511)
22-23 Ekim'de Paris'te yapılan çok gizli bir toplantıda ise plana son şekli verildi. Planda İsrail'in Kanala ulaşacak kadar bir zamana sahip olması için sahte bir barış girişimi bile düşünülmüştü:
"Toplantıda üç devlet tarafından imzalanan bir belge hazırlandı. Buna göre ilk saldırıyı İsrail yapacaktı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa taraflara çağrıda bulunarak, ateşi durdurmalarını ve iki taraftan da kanalın 16 km. gerisine çekilmelerini istedi. Fakat bu çağrı, İsrail kuvvetlerinin kanala ulaşmasını sağlamak için 30 Ekim'de yapılacaktı." (Histoire de la Guerre Froide, Andre Fontaine, sf.269)
İsrail'in saldırısı için 29 Ekim uygun görülmüştü. Mısır barış çağrısını reddedecek, böylece Fransa ve İngiltere tarafları ayırmak amacıyla(!) Süveyş'e çıkartma yapacaklardı. Bu bahaneyle birleşen kuvvetler, Süveyş Kanalı'nda, Port Said, İsmailiye ve Süveyş'i işgal edecekti.
Savaş, geleceğin "Lübnan Kasabı" Albay Ariel Şaron komutasındaki İsrail birliklerinin Sina'ya girmesi ile başladı. İlerleyen günlerde 3 koldan daha İsrail akınları başladı ve İsrailliler 5 gün içinde de bütün Sina'yı kontrol altına aldılar. Mısırlı üst düzey komutanların büyük taktik hatalarından dolayı İsrail'in başarısı son derece hızlı gerçekleşti.
"İsrail'in Sina'daki bu hızlı başarısında, 31 Ekim'den itibaren İngiltere ve Fransa'nın da savaşa müdahalesi üzerine Nasır'ın, Süveyş Kanalı'nı savunmak üzere, Sina'daki Mısır Kuvvetlerine 2 Kasımda geri çekilme emri vermesinin rolü büyük olmuştur. Mısır Kuvvetleri bu çekilmeyi çok kötü ve dağınık bir şekilde yapmışlardır. Bu da İsrail'in işini kolaylaştırmıştır." (Keesing's Contemporary Archives, 1955-1956, sf.15173-15174)
30 Ekim'de İngiltere ve Fransa, Mısır'a nota vererek Süveyş'in kendilerine bırakılmasını istediler. Mısır'ın bunu reddetmesi üzerine 31 Ekim'den itibaren İngiltere ve Fransa da savaşa müdahale etti. Bu müdahaleyle Mısır'ın bütün havaalanları ve askeri bölgeleri imha edildi. Artık neredeyse Mısır Hava Kuvvetleri diye bir şey kalmamıştı. Nasır doğudaki birliklerini Süveyş'i korumak için geri çekti. Geri çekilme hareketi çok kötü ve dağınık bir şekilde gerçekleştirildiğinden bu, İsrail'in işini kolaylaştırdı. Müttefik Kuvvetleri 6 Kasım'da Süveyş'e çıkarma yaparak kanalı ele geçirdiler. Mısır'ın 7 Kasım'da ateşkesi kabul etmekten başka bir alternatifi kalmamıştı. BM Genel Kurulu 7 Kasım'da aldığı 1001 (ES-I) sayılı kararla Süveyş'e Barış Gücü'nü yerleştirirken, 1002 (ES-I) sayılı kararla İngiltere ve Fransa, Mısır topraklarından çekildi. Mısır bu kararla, savaş meydanında kaybettiği mücadeleyi masada kazanmış gibi gözüktü. Savaşın bu şekilde sonuçlanmasının çeşitli nedenleri vardı.
Fransa ve İngiltere'nin İsrail ile beraber Mısır'a savaş açması saldırgan bir imaj oluşturmuş ve dünyanın birçok ülkesinde büyük bir tepkiye neden olmuştu. Bu nedenle İsrail'in Sina'yı işgali için daha tepki çekmeyecek bir plan yapılmalıydı.

Altı Gün Savaşı
Süveyş Savaşı'ndan sonraki dokuz yıl boyunca Mısır'la İsrail arasında ciddi bir askeri problem söz konusu olmadı. Ancak Nasır'ın ve diğer sosyalist Arap liderlerinin radikal üslubu, Ortadoğu'daki tansiyonu giderek tırmandırdı. Bu da yeni bir savaşın alt yapısını oluşturdu. 1967 Mayıs Ayı'nda başlayan Suriye-İsrail sürtüşmesi, İsrail'e öteden beri Gazze ve Sina'yı işgal etmek için amaçladığı savaşı başlatma imkanını verdi:
"İsrail'in, 1967'de Batı Şeria ve Gazze'yi işgali o dönemde olduğu kadar hala bugün de Arap tehditlerine karşı İsrail'in kendini savunmaya yönelik bir eylemi olarak değerlendirilmektedir. Oysa İsrail Dış İşleri Bakanı Sharett'in günlüğü açıkça ortaya koymaktadır ki, İsrail Gazze ve Batı Şeria'yı ele geçirmeyi daha 50'li yılların başından beri hedeflemekteydi. 1954'te Amerikalı Siyonist önderler bu hedeften haberdar edilmişlerdi." (İsrail'in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf.19)
5 Haziran sabahı, savaş İsrail'in Mısır havaalanlarına yaptığı baskın ile başladı. İsrail uçakları üslerinden kalktıktan sonra batıya, Akdeniz'e yöneldiler. Mısır'ın batı sınırına yaklaşınca da güneye döndüler. Hiçbir dirençle karşılaşmadan 10 Mısır havaalanını 2 saat 50 dakika boyunca bombaladılar. Bu harekatta Mısır Hava Kuvvetleri'nin tamamını oluşturan 300 kadar uçak yerde imha edildi.
Mısır radarları hava akını sırasında dinlenmeye çekilmiş, yani gözetleme işi yavaşlatılmıştı. Mısır Hava Kuvvetleri'ne bağlı tüm uçakların imha edilmesine sebep olan böylesine büyük bir hatanın nasıl yapıldığı baskının bir türlü açıklanamayan karanlık yönlerinden biridir.
Kara savaşlarında da aynı şekilde büyük hatalar ve ihmallerin tekrarlanması nedeniyle Mısır ordusu büyük bir yenilgiye uğradı. Nasır, savaşın çıkmasında başlıca rolü oynayan Tiran Boğazı'nı tek kurşun atmadan İsrail'e teslim etti. Savaşın bu şekilde sona ermesinden Mısır Orduları Başkomutanı Nasır kadar, Mareşal Abdülhakim Amer de sorumluydu. Nasır'ın bir numaralı adamı olan Amer, Mısır Genel Karargahı'na yanıltıcı haberler gönderiyordu. Başkomutanlık Karargahı'na gönderilen zafer haberleri Ürdün cephesinin de bozguna uğramasına neden oldu. Amer'in bu hareketi İsrail'in savaşı kazanmasında çok önemli bir etken oldu.
"Arap komutanlar, İsrail'in saldırdığı, fakat Mısır uçaklarının İsrail hava kuvvetlerinin %75'ini tahrip ettiği, İsrail hava üslerine saldırılara devam edildiği ve Mısır kuvvetlerinin İsrail topraklarına girdiği şeklindeki haberlere inanmıştır. Ayrıca Ürdün radarları Mısır baskınından dönen İsrail uçaklarını tespit etmiş, Mısır Başkomutanlığının sözünü ettiği mesaj dolayısıyla, bunların İsrail'e saldıran Mısır uçakları olduğu sanılmıştır." (One Long War-Arap Versus Jew Since 1920, Lorch Netanel, Jerusalem 1976, sf.119-121)
Nasır ilk saldırıyı İsrail'den beklemesine karşın, savaş öncesinde ülkesinin savunmasında, tıpkı önceki savaşlarda olduğu gibi büyük hatalar yaptı. Arap ordusu doğudan gelecek bir saldırıya göre düzenlenmişken, Batı Mısır'ın savunması tamamen ihmal edilmiştir.
"Nasır, savaş sonrası yaptığı radyo konuşmasında Mısır ordusunu doğudan gelecek bir saldırıya göre hazırladığını, oysa İsrail'in batıdan harekete geçtiğini, bunun da bozgunu getirdiğini söylemişti. (American Foreign Policy-Current Documents, sf.189-194)
Savaş sonunda Sina Yarımadası, Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri Siyonistlerin "Dünya Krallığı" yolundaki yeni toprakları olur. İsrail 20.500 km karelik topraklarına 68.000 km kare toprak ekleyerek, yüz ölçümünü yaptığı işgallerle 4 katına çıkarır. Nasır, "Arap sosyalizmi" ideolojisi ve radikal politikasıyla, hem ülkesini hem de tüm Arap dünyasını büyük bir bozguna sürüklemiştir.

4. Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur) ve
Yeni Bir Aktör Enver Sedat
1967 Savaşı'nın ardından ölen Nasır'ın yerine Enver Sedat gelir. Enver Sedat, Arap-İsrail Savaşlarının dördüncüsü olan Yom Kippur sırasında Mısır'ın Cumhurbaşkanı'dır. Bu savaşla Arap dünyası, İsrail'in yenilmez bir güç olduğuna inandırılırken, Arap dünyasının lideri durumundaki Mısır'ın, Yahudi Devleti'nin yanında yer alması sağlanır.
Enver Sedat, Mısır ihtilalinin ikinci adamı idi. Henüz 19 yaşındayken Nasır'la tanışmış ve onun etkisinde kalmıştı. İktidara geldiğinde de aynı İslam aleyhtarı politikayı devam ettirdi. Mısır ihtilalini yapan Hür Subaylar Örgütü'nde de beraber olan Nasır ve Sedat ikilisinin uygulamaları sürekli İsrail'in kazançlı çıkmasıyla sonuçlandı.
Nasır'dan boşalan yere Cumhurbaşkanı olarak geçen Enver Sedat, ilk olarak muhaliflerini temizlemeye başladı. Boşalan yerlere kendi yandaşlarını yerleştirmeyi de ihmal etmeyen Sedat, yaptığı propaganda sayesinde masonik ilkeler doğrultusunda hazırlattığı anayasanın kabulünü sağladı. Kasıtlı olarak tırmandırdığı çatışmaları, yetkilerini artırmak için bahane etti:
"Sedat, Başkanlık Konseyi görevini üstlendiğini açıkladı ve kendisini askeri vali ilan ettirdi. En sağlam adamlarından biri olan Hafız Gahim'i Arap Sosyalist Partisi Sekreterliği'ne getirdi ve yeni bir hükümet kurdu." (Büyük Larousse Ansiklopedisi, sf. 8125)
Sedat yerini sağlamlaştıracak önlemler de aldı. Anayasada yaptırdığı bir değişiklik ile ölene dek Mısır'ın Devlet Başkanı seçildi. Daha önceki anayasa gereğince, en fazla iki dönem başkanlık yapabilme imkanı böylece genişletildi. Yom Kippur savaşından sonra başlayan barış sürecinde ise İsrail, Sedat'ı özel koruma altına aldı. Hatta İsrail ile yapacağı Camp David anlaşması öncesi, kendisine yapılacak suikastten Mossad'ın sağladığı istihbarat sayesinde kurtuldu. Tüm bunlar Mısır'ın, İsrail'e düşman Arap ülkelerinin oluşturduğu birlikten çıkarılmasını sağlayacak adam olan Sedat'ın iktidarının devamı için gerekliydi.
"Asıl ilginç olan, Sedat mevkisini korumasını İsrail tarafından sağlanan istihbarata borçluydu. Tabii ki bu istihbarat direkt olarak ona verilmiyordu; CIA aracılık yapıyordu." (The Israeli Secret Service, Richard Deacon, sf.230)
Yom Kippur Savaşı 1973 yılında, Arap ordularının İsrail'in Yom Kippur bayramı sırasında aniden saldırmasıyla başladı. İsrailliler önce bu ani saldırı karşısında bocaladılar, hatta paniğe kapıldılar. Ancak ardından, ABD'nin büyük askeri yardımının da etkisiyle, savaşta denge kuruldu ve İsrail Arap ilerleyişini durdurdu. Daha sonra ise diplomatik süreç başladı. Ve bu süreçte çok önemli bir isim ortaya çıktı: ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger.
"Kissinger bir Yahudiydi ve bununla onur duyuyordu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra milli bir Yahudi Devleti oluşmasını desteklemişti." (Yom Kippur, The Sunday Times, Savaş Muhabirleri, Sf. 382)
Gazeteci-yazar Fehmi Koru, "Yeni Dünya Düzeni" adlı kitabında, "Islamic Perspective of History" (Tarihin İslami Yorumu) adlı kitaptan ilginç bir alıntı yapıyor. Kitapta, Observer gazetesinde 1960 yılında yayınlanan bir makale aktarılıyor. Bu makale, 4. Arap-İsrail Savaşı'nın sonucunda varılmak istenen tabloyu gözler önüne seriyor:
"1960 yılında, Londra'da 'Observer' gazetesinde gözüme çarpan ilginç bir makale şöyleydi: 'Ortadoğu'da en önemli mesele Arap-İsrail ihtilafı ve Filistin meselesidir. Ortadoğu'da hiçbir Arap ülkesi İsrail'e karşı duramaz. Yine de en güçlü Arap ülkesi olan Mısır ile İsrail'i barıştırmak gerekir. Fakat, bu yoldaki en büyük engel, Mısır'ın İsrail'e yenilmesinin getirdiği psikolojik ezikliktir. Bu eziklik ortada dururken Mısır, İsrail ile barış masasına oturmaz. Ancak Mısır, İsrail karşısında küçük de olsa bir zafer kazanırsa iki ülke masaya oturabilir. Mısır ile anlaşarak onu Filistin'in hamiliğinden çıkartabiliriz."
Observer yazarının henüz 1960'da vurguladığı bu strateji, 4. Arap-İsrail Savaşı'nın ardından yürütülen diplomatik sürecin amacını özetliyordu. Kısıtlı bir İsrail yenilgisiyle, Mısır'ın anlaşmaya rahatlıkla yanaşabilmesi sağlanacaktı. Anlaşma Mısır'la yapılacağından, Sina'da Mısır'ın ilerlemesine fırsat verilirken, Golan'da da Suriye ağır bir yenilgiye uğratılacaktı.
"Kissinger sınırlı bir İsrail yenilgisi istiyordu. Mesele, bu yenilginin tam dengesini hesap edebilmekti. Yani Arapları tatmin edecek kadar mütevazi olması gerekiyordu." (Yom Kippur, The Sunday Times Savaş Muhabirleri, Sf. 389)
Kissinger, savaştan sonra ateşkes kabul edilir edilmez vakit kaybetmeden barış planının çalışmalarına başladı. Ama gerçek amacı Ortadoğu'ya barışı getirmek değildi.
"Kissinger Ortadoğu'da barış girişimlerini tekrarladı. Fakat buradaki esas amacı Arap Birliğini parçalamak ve Mısır'ı diğer Arap devletlerinden ayırmaktı. Böylece Camp David'i hazırladı." (Israel, The Hijack State, John Rose, sf. 13)
Savaş öncesinde, Amerikan Kongresi'nin farklı kanatlara bağlı olan pek çok üyesi, İsrail'in çıkarları doğrultusunda hemfikir oldular.
"Amerikan Yahudi Komitesi AIPAC'ın, Washington temsilcisi Hymann Bookbinder'ın söylediği gibi, Amerika'da dış veya iç konularda, kuzeyli olsun güneyli olsun, demokrat veya cumhuriyetçi, liberaller veya muhafazakarlar arasında İsrail konusunda bir fikir uyumu vardır. Bu durumu Senato Dış İlişkiler Komitesi (CFR) Başkanı Senatör Fullbrigth başka bir şekilde anlatır: İsrailliler Senato'yu kontrol altında tutuyor." (Israel, The Hijack State, John Rose, sf. 396)
Bu büyük Yahudi güdümü, elbette zaman zaman ABD Başkanı üzerinde de kendisini gösteriyordu.
"Nixon'un, İsrail'i desteklediğine hiç şüphe yoktur. Nixon İsrail'e daha çok eğilmeyi kendisinden evvelki Başkanlardan daha fazla yapmıştır. Nixon 1971 senesinin sonuna kadar İsrail'i eskisiyle kıyaslanamayacak düzeyde yeniden silahlandırdı. 1972 mali yılında ABD Kongresi İsrail'e yardım için ödenek ayırmaya başladı ve savaş başladığı zaman askeri yardım ödeneğinden İsrail'e 300 milyon dolarlık yardım ayrıldı." (Israel, The Hijack State, John Rose, sf.389-400)
İsrail'in hesapladığı şekilde, uluslararası bir anlaşmaya varılabilmesi için Siyonistler, ABD ile beraber Sovyetleri de kontrollü olarak kullandılar. Bu nedenle Sovyetler'in, savaş boyunca Mısır'a yaptığı silah sevkiyatı, dengeleyici bir faktör şeklinde kullanılarak Mısır'ın kısıtlı bir zafer kazanması sağlandı:
"...Yapılan Sovyet hava ikmali, Sovyet Rusya'nın, Kissinger'in istediği sonu arzuladığını göstermektedir. Yani ilk Arap başarısından sonra dengeli bir duraklama. Bunu başarmak için en etkili yol, Sovyet Rusya'nın düşünüş şeklinin Washington'un düşünüşünün aynadaki imajı gibi olmasıydı. Kissinger dengeli duraklamayı sağlamak için İsrail'e silah sevkiyatını durdurmayı öngörüyordu.
Kissinger'in, İsrailli yakın arkadaşı Uzi Narkiss daha 1971 yılında, çıkacak savaşta Sovyetlerin izleyeceği politika için, Kissinger'e hitaben şöyle der: 'Ben, Sovyetler Birliği'nin, İsrail'in kanalı geçmesi hariç, Araplar namına aktif olarak işe karışmayacağını söyledim... Kissinger Sovyet Rusya'nın işe karışmayacağını kabul etti.'" (Israel, The Hijack State, John Rose, sf. 193, 384)
Sovyet politikasının Kissinger planına uygun olduğu açıktı:
"Rus diktatörü Brejnev'e, Rusya'nın neden Ortadoğu görüşmelerinde bir rol almadığı sorulmuştu. O da şöyle cevap verdi: 'Bizim temsile ihtiyacımız yok, Kissinger bizim Ortadoğu'daki adamımızdır'." (The World Order-A Study in The Hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf. 57)
Savaş sona erdiğinde sonuç tam Kissinger'in istediği gibi olmuştu. Şimdi iki taraf da barışa daha çok muhtaçmış gibi görünüyordu.
Tüm Arap kuvvetlerinin kaybı 2000 tank, 450 uçaktı. İsrail'inki ise 800 tank ve 115 uçaktı. Kontrol altına alınan arazi bakımından da İsrail avantajlıydı. Suriye cephesinde İsrail, 1967'de kazandığı arazinin de ötesinde topraklara sahip olmuştu. Mısır cephesinde ise, kanalın batısında elde ettiği toprak, Mısır'ın doğuda işgal ettiği topraklardan fazlaydı. Mısır ve Suriye 8.000'er kişi kaybettiler. İsrail'in can kaybı ise Arapların kaybının üçte biri kadardı.

Ortadoğu'da Yeni Bir Boyut:
Camp David
Güvenlik Konseyi'nin 22 Ekim 1973 günü ve 338 sayılı kararı kabul edilince planın ikinci aşaması başlatıldı. İsrail, planın sağlıklı yürüyebilmesi için daha önce söz konusu bile olamayacak "fedakarlıkları" göze almıştı.
"338 sayılı karar, tarafları ateşkese ve 242 sayılı kararları derhal uygulamaya davet etmekteydi. 242 sayılı karar, İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesinden söz ettiği için, 338 sayılı kararın bu kısmı Araplara verilmiş bir tavizdi." (20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Fahir Armaoğlu, cilt 1, sf. 720)
1974 ve 1975 yıllarında imzalanan ve İsrail'in Sina'dan çekilmesini düzenleyen "Ayırma Anlaşmaları" aynı zamanda ileride imzalanacak olan barış anlaşmasının da taslağı niteliğindeydi. İsrail'in ayırma planını onaylamaktaki amacı, Sina'dan çekileceğini ortaya koymak değildi, zaten bunu da önceden belli etmişti. Amaç Amerikan kamuoyuna, İsrail'i barışı isteyen taraf gibi gösterip, ABD Kongresi'nin yeni bir yardımı rahatlıkla yapabilmesini sağlamaktı. Kissinger sayesinde savaş için İsrail'i finanse eden de, savaşın bedelini ödeyen de Amerika olacaktı.
"Kissinger ile İsrail Dış İşleri Bakanı Yigael Allon arasında 1 Eylül 1975 tarihinde 'Memorandum of Agreement' adlı bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, İsrail'e yapılacak çok büyük bir yardım paketini içeriyordu:
1) Amerika, F-16 uçakları da dahil olmak üzere, İsrail'in bütün askeri ihtiyaçlarını karşılayacaktı.
2) 1975 Anlaşması ile İsrail, Mısır'a bırakılan Abu Rudeis ve Ras Sudar petrollerinden her yıl 4.5 milyon ton petrol satın alacaktı. Bu konuda bir aksama olursa, yani Mısır petrolü satma meselesinde bir anlaşmazlık çıkarırsa, Amerika İsrail'in petrolünü karşılamayı garanti ediyordu.
3) Mısır bu anlaşmalara uymayacak olur veya bu anlaşmaları herhangi bir şekilde ihlal ederse, Amerika, alınacak tedbirler konusunda İsrail'e danışacaktı.
4) Amerika, bundan sonra Mısır ile İsrail arasında yapılacak anlaşmanın 'Nihai Barış Anlaşması' olması hususunda mutabıktı.
5) Amerika Güvenlik Konseyi, bu anlaşmaya aykırı olarak sunulan her karar tasarısına aleyhte oy verecekti." (Bu madde sayesinde İsrail'e ters düşecek en ufak bir hareket bile önceden engellenmiş oluyordu.)
6) Amerika, İsrail'in aleyhine olan hiçbir teklife katılmayacaktı.
7) Amerika, İsrail'in varlığına, güvenlik ve egemenliğine yönelen her türlü tehdit halinde, İsrail hükümeti ile istişare halinde olacak ve İsrail'i her şekilde destekleyecekti."
(Kuruluşundan beri İsrail'i destekleyen Amerika, bu tavrını ilk kez resmi bir platformda açıkça ortaya koyuyordu.)
8) Amerika ve İsrail, bir kriz anında Amerika'nın yapacağı yardımları tespit etmek üzere, bu anlaşmanın imzasından itibaren iki ay içinde, bir anlaşma yapacaklardı.
9) Amerika'nın bu taahhütleri yerine getirmesi, ne Mısır'ın tutumuna ve ne de Araplarla İsrail arasındaki ilişkilerin şekline bağlı olmayacaktı.
10) BM Barış Gücü, Mısır ile İsrail'in onayını almadan çekilecek olursa, Amerika ve İsrail bu anlaşmanın bütün hükümlerine bağlı kalacaklardı." (The Washington Post, 16 Eylül 1975)
Bu büyük tavizler nedeniyleABD, İsrail'in Ortadoğu'daki kalkanı durumuna geliyordu. ABD'nin ulusal çıkarlarına da ters olan bu politika, Yahudi lobilerinin etkisi ile belirlenmişti. ABD'nin bölgedeki askeri dengeleri koruyarak barışı teşvik eden bir politika izlemek yerine, alınan kararlarla tek yanlı bir strateji izlemeye karar vermesi, bölge barışını tehdit eden bir unsur olmuştur. Bu yanlış strateji, bölgedeki pek çok dengeyi sarsmıştır.
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın 1977'de İsrail'i ziyaret etmesiyle başlayan süreç, 1978-79 yıllarında ABD'de süren barış görüşmeleriyle devam etti. Yıllarca süren görüşme zemininde problem teşkil eden ana konu, İsrail'in işgal altında tuttuğu Gazze ve Batı Şeria'dan çekilmesi olmuştu. Enver Sedat, İsrail'in çekilmesi için ısrar ediyordu.
Begin ve Sedat'ın arasında yapılan 13 günlük görüşmelerin 12 gününde bir sonuç alınamaması ve Başkan Carter'ın son yarım gündeki girişimleriyle Sedat'ın imza atması, anlaşmanın önceden hazırlanmış olduğu yolundaki şüpheleri artırdı.
"Başkan Carter, görüşmelerin onuncu gününde, yani 15 Eylül'de fazla bir uzlaşma elde edilememesi karşısında, 17 Eylül Pazar günü görüşmeleri kesmeye karar vermişti. Bundan dolayıdır ki Carter, Kasım ayındaki bir demecinde, Camp David Anlaşmaları'nı, o gün göründüğünden çok daha büyük bir 'mucize' olarak nitelendirmiştir. Nitekim, ilk 12,5 günün kendisi için büyük bir başarısızlık olduğunu, fakat son yarım günün çok büyük başarı olduğunu söylemiştir." (American Foreign Relations, 1978, sf.54)
Sedat'ın, Carter aracılığıyla giriştiği bu anlaşmadan Arap dünyasının lehine bir karar çıkarması zaten mümkün değildi. Çünkü Carter, İsrail yanlısı kararları ile tanınmaktaydı:
"...Carter, yönetimi boyunca, İsrail'in isteklerini yerine getirmekle uğraştı. 'İsrail'e vadettiklerimde hiç tereddüte düşmedim' demiş ve 'İsrail'e kendisini koruyacak askeri ve ekonomik yardımı sağlamalıyız. Yahudi kimliklerini koruyarak, gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı yeteri kadar güçlü olmalılar' diye eklemiştir. New York Times gazetesiyle yaptığı bir röportajda, 'İsrail'e sınırsız ekonomik ve askeri yardım yapmaya devam edeceğim' diyordu." (Middle East International, 25 Mayıs 1974)
Sedat, yaptığı anlaşmada İsrail'in 1967 Savaşı'ndan önceki sınırlarına çekilmeyeceğini bildiği halde, anlaşmaya imza atmış ve Filistin'i İsrail'e teslim etmişti.
"Enver Sedat 25 Aralık'ta yaptığı konuşmada, İsrail'in barışı hiçbir zaman arzu etmediğini ve Nil'den Fırat'a kadar yayılabilmek için bölgede karışıklığı sürdürmek istediğini söylüyordu." (Camp David Aftermath: Anatomy of Missed Oportunities, M. Rubner, sf.37)
Camp David Anlaşması İsrail'e büyük avantajlar getirdiğinden, Sedat'ın yakın çevresi tarafından da tepki ile karşılandı. Daha Camp David görüşmeleri sırasında Mısır Dış İşleri Bakanı İbrahim Kamil gelişmeleri protesto ederek istifa etmiş, yerine İsrail'e yakınlığı ile tanınan, "İsrail dostu" sıfatıyla "onurlandırılacak" olan Butros Gali getirilerek anlaşmanın imzalanması sağlanmıştı. İstifa eden bir diğer kişi ise Mısır'ın ABD büyük elçisi Eşref Global'di.
Camp David Anlaşması'nın maddeleri şöyleydi:
1) İsrail, Sina'dan çekilecek.
2) İsrail ve Mısır arasında normal ve dostça ilişkiler kurulacak.
3) İki ülke de birbirinin toprak bütünlüğünü ve barış içinde yaşama hakkını kabul edecek.
4) Sina'da tampon bölgeye BM Barış Gücü yerleştirilecek.
5) İsrail gemilerine Süveyş Kanalı'ndan serbest geçiş hakkı tanınacak.
6) Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilere tam özerklik verilmesi için görüşmeler yapılacak.
7) Batı Şeria ve Gazze'de kendi kendini yöneten bir idarenin yapılması için seçimler yapılacak. İsrail bölgeden 5 yıl içinde çekilecek. (Cumhuriyet, 8 Eylül 1982)
Bu anlaşmanın ilk maddesi gereğince İsrail, Sina Yarımadasından çekilecekti. İsrail, Sina'yı işgal altında tuttuğu 12 yıl boyunca petrol ihtiyacını buradan karşılamıştı. Şimdi Sina'dan çekilmesiyle, petrol ihtiyacını karşılaması zorlaşıyordu. Çünkü, hiçbir Arap ülkesi ona petrol satmıyordu. İsrail'in, Sina'nın Abu Rudeis ve Alma bölgelerindeki kuyulardan bir yolla faydalanabilmesi gerekiyordu. Bu pürüzü Kissinger halletti:
"Eski ABD Hükümet Sekreteri Kissinger, Abu Rudeis konusunda garanti verince, İsrail petrol ihtiyacını başka bir yerden sağlamak zorunda kalmadı." (Middle East International, 1982, sf.81)
Kissinger'in yönlendirmesi ile Sedat, Mısır petrolünü İsrail'e satmayı kabul etti. Böylece İsrail, her fırsatta Araplara karşı kullanmaktan çekinmediği tank ve uçaklarını, yine Arap petrolüyle hareket ettirecekti.
"Begin ile Enver Sedat'ın Hayfa'daki buluşmasında (4-6 Eylül 1979) varılan bir anlaşma ile, Mısır'ın piyasa fiyatı üzerinden İsrail'e her yıl 3 milyon ton ham petrol satması kararlaştırılmıştı. Belirtildiğine göre Alma petrol kuyularının yıllık üretimi de zaten bu kadardı." (Kessing's Contemporary Archives, sf. 29955)
Böylelikle İsrail petrol ihtiyacını sağlarken, aleyhine gözüken bu tek maddeden bile Kissinger-Sedat iş birliği sayesinde karla çıkıyordu.
İkinci maddeyle Sedat, İsrail'i Mısır'ın dostu olarak ilan ediyordu.
Beşinci maddeyle İsrail'in 1950'den beri devam eden bir problemi çözülüyordu. Bu madde ile İsrail, kendisi için son derece gerekli mühimmata kargo gemilerini Mısır'ın içinden geçirerek ulaşabilecekti. Aslında bu madde, 1888 İstanbul Anlaşması'nın getirdiği, kanaldan geçiş haklarının aynısını içeriyordu. İstanbul Anlaşması kargo gemileri ile beraber savaş gemilerine de geçiş hakkı veriyordu. Mısır'ın, Arap dünyasında fazla tepki görmemesi için, anlaşma metnine yazdırılmamış olmasına rağmen, İsrail savaş gemilerinin Süveyş Kanalı'ndan geçmesine izin verildi. Bununla Mısır, İsrail savaş gemilerinin kanaldan geçerek diğer Arap devletlerine saldırmasına imkan tanıdı.
Gazze ve Batı Şeria'daki Müslümanlara tam özerklik tanınması için görüşmeler önerilmesine rağmen, İsrail bu konuyu sürekli askıda bıraktı. Özerklik bir yana, bu bölgeyi Filistinliler için dev bir toplama kampı haline getirdi. Anlaşmayla İsrail'in, 5 yıl içinde bu topraklardan çekilmesi gerekirken aradan 30 yıldan uzun süre geçmesine karşın verdiği sözü tutmadı. Üstelik boşaltılacağı vadedilen, Filistinlilere ait bu topraklara, Sovyetler Birliği'nden getirilen Yahudileri yerleştirdi. 1992 yılına kadar gerekli yerleşim sağlandıktan sonra İsrail, bundan böyle yerleşimi durdurabileceğini söyledi. ABD yönetimi, İsrail'in bu "barışsever" tutumunu 10 milyar dolar vererek bir kez daha ödüllendirmeyi ihmal etmedi. Ancak İsrail, yerleşim birimlerinin inşaatını durduracağını, sadece alacağı yardımı dünya kamuoyuna makul göstermek için açıklamıştı. İsrail Başbakanı İzak Şamir, Yahudi Medya Kongresi'nde olayın gerçek yüzünü açıklıyordu:
"Yerleşme bölgeleri ayrı konu, kredi garantisi ayrı konudur. Lütfen karıştırmayalım! Tüm yanlış anlaşmalara son verelim! Yerleşim birimleri kurulmasına asla son verilmeyecektir. Bu böyle biline!" (Şalom, 5 Şubat 1992)
Sonuçta Camp David anlaşmasını, Ortadoğu'ya kısmen de olsa barış getirdiği için olumlu bir gelişme olarak görmek gerekir. 67 ve 73 savaşlarında akıtılan kanlar, Camp David ile durmuş ve İsrail ile Mısır arasındaki ihtilaf çözüme kavuşmuştur. Ancak Camp David sorunu çözmemiş, çünkü İsrail'in işgali bitmemiştir. Eğer İsrail Camp David'de sadece Sina Yarımadası'ndan değil, Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'nden de çekilseydi, Ortadoğu'ya kalıcı bir barış getirmiş olurdu. Dolayısıyla Camp David, olumlu ama yetersiz bir barış adımıdır.

Camp David'in Ardından Mısır
Bir kısım Arap ülkeleri Mısır'ı, İsrail'e yanaşması üzerine protesto ettiler. Olay, Mısır'ın Arap dünyasından kopması ile neticelendi. İsrail'in bu anlaşmadan sağladığı en büyük kazanç, Arap Dünyası'nın bölünmesiydi.
Mısır'ın Arap Dünyası'ndan kopmasıyla bölge dört parçaya bölündü:
1) Verimli Hilal (Fertile Crescent) ya da Levant denilen Suriye, Filistin, Ürdün ve Irak'ı kapsayan bölge,
2) Arabistan Yarımadası ve Körfez,
3) Mağrip (Fas, Cezayir, Tunus ve bir ölçüde Libya),
4) Nil Vadisi (Mısır ve Sudan).
Sedat anlaşmadan sonra artan muhalefet karşısında halkını, Camp David nedeniyle aldığı ABD yardımını göstererek, ikna etmeye çalışıyordu.
"Mısır, İsrail'den sonra, ABD'den en çok yardım alan ikinci ülke durumuna geldi." (Büyük Larousse Ansiklopedisi, sf.8125)
Ancak alınan bu krediler, plansız ve programsız kullanıldı ve Mısır ekonomisi bundan yarar görmedi.
"Sedat'ın açık kapı politikası ülkenin çalkalanmasına neden oldu. Bu politika pek çok batı kaynaklı şeyi beraberinde getiriyordu. Tüketim malları, filmler, müzikler, diskotekler, videolar ve dünyaseverlik" (Frankfurter Allgemeine Zeitung, 14 Şubat 1983)
Bütün bunlar, çoğunluğu yoksul olan Mısır halkını sefaletten kurtaracak şeyler değildi. Yine de lüks bir hayata özendirilen fakir halk, zenginler gibi yaşamak için büyük bir çaba içine girdi, bu da bütün Mısır'da fuhuş, dejenerasyon ve israfın tırmanmasına neden oldu. Lüks tüketim mallarıyla Mısırlılara empoze edilen "dünyaseverlik", yönetimdeki büyük hataları halkın dikkatinden kaçırmak için kullanıldı. Fakat bu, tam başarıya ulaşamadı:
"Bütün bu uygulamalar, özellikle 1970'lerin sonlarına doğru Sedat yönetimine karşı ülke içinde çeşitli kitlesel muhalefet hareketlerinin güçlenmesine yol açmıştı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, sf.1489)
Oyalama politikası işe yaramayan Sedat, daha etkili yöntemler uygulamaya başladı:
"1979 yıllarının sonlarında gergin geçen bir toplantıda iktidar partisinin ileri gelenlerinden birisi ona: 'Çok geç kalmadan biz onları (Müslüman Kardeşleri) sert tedbirlerle ezmeliyiz' diye uyarıda bulunmuştu." (Eric Rouleau, Merip Reports, Şubat 1982)
"Sedat, 5000 kişiyi tutuklamış ve böylece gelişen kitlesel muhalefete karşı açıktan açığa bir baskı politikası öne çıkarmıştı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, sf.1489)
Enver Sedat'ın ülkeye sunduğu yapıya karşı çıkan Müslümanlara yönelik baskıcı tutumu o kadar şiddetli oldu ki, genelde bu konuda suskun kalmayı tercih eden Batı basınında bile yankılar uyandırdı.
"Enver Sedat'ın Mısır'da giriştiği temizlik hareketinin batı dünyasında neden olduğu yankılar sürüyor. İngiltere'de yayınlanan The Observer gazetesi, Sedat'ın Batı'da genellikle barışçı, yumuşak, ağzında piposu ile babacan ve demokratik bir lider olarak tanındığını, oysa Mısır önderinin ülkesini son derece sert ve otoriter bir şekilde bir Firavun gibi yönettiğini belirtiyor. Sedat'ın Avrupa standartlarına göre hiçbir zaman demokratik olmadığını belirten The Observer, Mısır liderinin son giriştiği temizlik hareketinin de dış politika etkenlerine ve Sedat'ın, İsrail Başbakanı Begin'e içerde duruma hakim olduğunu kanıtlama isteğine bağlıyor." (Cumhuriyet, 17 Eylül 1981)
Mısır halkı her fırsatta memnuniyetsizliğini dile getirdi.
Sedat'ın ölümüyle yerine geçen Hüsnü Mübarek de, Sedat'ın baskıcı politikasını sürdürdü. Sedat döneminde olduğu gibi Hüsnü Mübarek zamanında da Mısır hızla yoksullaşmaya devam etti:
"ABD bugüne kadar Mısır'a yardım ve borç adı altında yaklaşık 3 milyar dolar akıttı. Bu açıdan Mısır İsrail'den sonra ikinci gelmektedir. Bu, Mübarek hükümetinin yönetiminin önemini ortaya koyuyor. Bununla beraber, Mısır'daki yaşam standartı da hızla düşüyor." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.109)
İsrail'de 1992 seçimleriyle iktidar Şamir'den Rabin'e geçti. Bu değişiklikle dünya kamuoyuna İsrail'in barışa eskisinden çok daha yakın olduğu, Ortadoğu'da sorunların daha rahat çözülebileceği imajı oluşturuldu. Oysa İsrail'de, siyasi görüşü ister sağda isterse solda olsun bütün partiler, İsrail'in doğal sınırları olarak kabul ettikleri 'Kutsal Topraklar' için çalışmaktadır. Barışa en yakın kişi olarak reklamı yapılan Rabin'in ilk icraatı, Müslümanları, Şamir'in 'İsrail'i Filistinlilerden arındırma' pogramına paralel olarak Filistin'den sürgün etmek olmadı mı?
"Bütün İsrail yöneticileri, ister sağcı ister solcu tanınsın, ister İşçi Partisi üyesi, ister 'Likud' mensubu olsun, ister ordu sözcüsü, ister din adamları temsilcisi sayılsın hepsi birlik halinde Tevrat'a eğilmişlerdir. Filistin üzerinde herhangi bir 'toprak kalıntısı' üzerinde, hak iddia etmek için en ufak bir 'kanıt' dahi dikkatlerinden kaçamaz durumdadır. Sanki herşey imzalanan hibe senedine bağlıdır. En ufak bir işaret toprakların yerli sahiplerini dışarı atarak oraya yerleşmek için yeterli neden sayılmaktadır." (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.93)
Dikkat edilirse İsrail, tüm Arap ülkeleri ile uluslararası kuruluşların denetiminde yapılacak bir barışa hep karşı olmuştur. Genelde Araplarla ayrı ayrı ilişkiler kurmayı yeğlemektedir. Nitekim, İsrail'in bu amacına ters düşen ABD Başkanı Kennedy, Mossad'ın hedefi haline gelmişti. İsrail, doğrudan yapılacak görüşmelerde, Arap ülkelerinin tümünden daha büyük olan silah gücünü en büyük ikna unsuru olarak görmekteydi.
"1963 yılında ABD ile İsrail arasındaki ayrılma noktası, Amerika'nın Filistinli göçmenler sorununu ele alan BM Asamblesi'nde temsilci olmasıydı. İsrail her Arap ülkesiyle, BM'in karışması olmadan, tek tek anlaşmayı tercih etmekteydi. Çünkü; ancak İsrail doğrudan uzlaşma görüşmelerinde güç kullanabilirdi, karşısındaki Arap ülkesi kullanamazdı." (Taking Sides: America's Secret Relations with a Militant Israel, Stephen Green, sf.185)
İsrail bugün 'doğrudan anlaşma' konusunda başarı sağlamış durumda. Bu şekilde Mısır'la işini bitiren İsrail'in şimdiki hedefi Suriye'yle masaya oturmak.İsrail için 'Kutsal Topraklar'a' giden yol, anlaşmalardan sonra gerçekleşecek yeni bir senaryodan geçiyor. Bu senaryo ise bol figüranlı bir belgesel...



İsrail, kiralık dostları ve…
Ortadoğu’nun Bilinmeyen Öyküsü


"İsrail stratejik amaçlarına şu araçlarla ulaşacak: İsrail'in bölgesel gücüne boyun eğerek kukla rejimlerin başa geçmesini sağlamak. Arap ulusal hareketini bölmek ve Arap dünyasını parçalamak amacıyla hükümetleri devirmeye yönelik eylemlerin gerçekleştirilmesi."
(İsrail Başbakanlarından Moshe Sharett'in Özel Günlüğünden -
İsrail'in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf. 18-19)

Ortadoğu şüphesiz dünyanın en hareketli bölgelerinden biri. Son yüzyılda belki de en çok savaşa, çatışmaya sahne olan bölge burası. Bu kaos ortamının nedenini araştırdığımızda oldukça ilginç gerçeklerle karşı karşıya geliyoruz.
Ortadoğu, Osmanlı'nın yönetimi boyunca, bugünkünün aksine oldukça sakin ve istikrarlı bir bölge olma özelliğini korudu. Osmanlı'nın 20. yüzyılın başında bölgeden ayrılması ise, yeni bir gücün bölgeye girmesiyle eş anlamlıydı. Siyonist liderler, Kutsal Topraklara ulaşabilmek için Osmanlı'nın bölgeden çıkarılması gerektiği konusunda birleşiyordu. Bu hedef doğrultusunda yapılan ilk operasyonlar, satın alınan Arap liderleri devrinin ilk örneklerini de oluşturdu Ortadoğu'da. Kutsal Toprakların kontrol dışı kalması uğruna, ilk isyanlar, savaşlar ve senaryolar ortaya çıktı. Bölgede o günden bu yana istikrarsızlık, huzursuzluk bitmedi, kan ve gözyaşı sona ermedi...
"Pax-Otomana"yı sağlayan temel özellik olan İslam birliği bölgeden silinirken, Arap ırkçılığı kışkırtıldı. Araplar da kendi aralarında bölündü. Kiralık liderlerin önderliğinde, sınırları masa üstünde çizilmiş Arap devletleri kurduruldu. Slogan "herşey Kutsal Topraklar için"di. Sonunda, bu yapay coğrafyaya senaryonun başrol oyuncusu da bir ucundan, Kudüs yakınlarından dahil edildi. Ve senaryo devam etti ve ediyor da.
Satın alınan liderler, bölünen ülkeler ve işte bol figüranlı Ortadoğu belgeseli!..

Ortadoğu'daki Terör Odaklarının Üssü:
Lübnan
İsrail'in yakın komşusu Lübnan, 1950'lerden sonra, yoğun olarak İsrail müdahalesi altında kaldı. Sonuçta da büyük bir parçalanma süreci yaşadı ve İsrail tarafından her an işgal edilmeye elverişli bir konuma getirildi.
"1954'te David Ben Gurion ile Moshe Dayan, Lübnan'daki iç çatışmayı körükleyerek Lübnan'ı parçalamak üzere ayrıntılı bir plan geliştirdiler. Bu, Kral Hüseyin'in 'Kara Eylül' olarak bilinen olayda Filistinlileri katletmesinin ve bunun sonucu olarak Filistinlilerin 1970'te Ürdün'den kovulmalarının hemen ertesinde, Lübnan'da örgütlü bir Filistin siyasi varlığının ortaya çıkmasından on altı yıl öncedir. İsrail Başbakanı Moshe Sharett, Lübnan'ın işgalini kolaylaştırmak için terör ve saldırganlık meydana getirerek kışkırtma yoluna gidildiğini anlatır." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.9)

Ortadoğu'nun Bilinmeyen Öyküsü
İsrail, Lübnan üzerindeki hedeflerine ulaşmak amacıyla, Ortadoğu ülkeleri için uyguladığı klasik "böl-yönet" metodunu kullandı. Lübnan'da yaşayan toplumun Ortodokslar, Katolik Maruniler, Şiiler, Sünniler, Dürziler gibi farklı mezheplerden oluşması da bu plan için son derece uygun bir zemin hazırlamıştı.
1954 Mayısı'nda Ben Gurion ile Dayan, Lübnan'ın İsrail tarafından işgal edilmesi için uzun vadeli bir plan yaptılar. Böylece, 1982'deki Lübnan'ın işgali, İsrail'in işgal için bahane ettiği FKÖ'nün Lübnan'a yerleşmesinden 28 yıl önce hazırlandı.
"Dayan'a göre gerekli olan tek şey bir subay bulmamızdı. 'Bir binbaşı bile olur. Onu satın alıp kendisini Marunilerin kurtarıcısı olarak ilan etmeye ikna etmeliyiz. Ondan sonra İsrail ordusu Lübnan'a girer, gerekli yerleri işgal eder ve orada İsrail ile dost Hıristiyan bir rejim kurar. Litani Nehri'nin güneyindeki bölge tümüyle İsrail'e bağlanır ve herşey böylece yoluna girer' diyordu." (Israel's Sacred Terrorism, Livia Rokach, sf.29)
Ben Gurion da Lübnan'ı parçalamak için Marunileri "satın alma" konusunda Moshe Dayan ile aynı düşüncedeydi.
"Şimdi Merkezi görev budur... Lübnan'da köklü bir değişim yapmak için enerji sağlamalıyız... Dolarlar esirgenmemeli... Eğer bu tarihi fırsatı kaçırırsak kimse bizi bağışlamaz." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.65)
Moshe Dayan bundan sonra Lübnan'ın parçalanması, işgali ve ele geçirilmesi için, (planının) Genelkurmay'dan onayını istedi.
"İsrail Genelkurmay Başkanlığı kukla olarak hizmet görecek bir subay kiralayıp İsrail ordusunun, onun Lübnan'ı Müslümanlardan arındırmak yolundaki çağrısına karşılık veriyormuş gibi görünmesi biçimindeki planını destekler." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.29)
İsrail Lübnan'da aradığı yardımcıyı, kısa sürede buldu. Bu kişi Moshe Dayan'ın istediği gibi Lübnan ordusundaki Maruni bir binbaşıydı, Saad Haddad.
Haddad, Filistinlilerin Lübnan'a sığınmasıyla, ülkede Hıristiyanlar için bir Müslüman tehdidi oluştuğu yalanını ileri sürerek kendine bağlı bir kuvvet kurdu. Bu sayede Haddad kendisine biçilen "Hıristiyanların kurtarıcısı" görevini üstlendi.
Bundan sonraki yıllar içinde İsrail, Mossad aracılığıyla kullanacağı Lübnanlıları ayarladı. Bu kuklaların sayesinde Lübnan'ın kısa zamanda parçalanması sağlanacaktı. Bu arada FKÖ, Lübnan'a yerleşmeye zorlanacak ve FKÖ'nün, İsrail'in güvenliğini tehdit ettiği söylenerek Lübnan işgal edilecekti.

İsrail'in Lübnan Üzerindeki Oyunu:
İç Savaş
1975 yılında Lübnan'da değişik gruplar arasındaki hassas dengelerin İsrail aracılığıyla sarsılması iç savaşı getirdi. Önceleri Ortadoğu'nun finans ve ticaret merkezi durumunda olan Lübnan'da istikrar, bu olayla bozuldu. İç savaş, Lübnan'da her azınlığın kendisine ait, ancak dışarıdan yönlendirilmeye son derece uygun küçük ve zayıf bölgeler doğurdu. Bu bölgelerin çoğu, iç savaş sırasında destek aldıkları İsrail'in güdümüne girdiler.
Lübnan'da iç savaşın görünüşteki sebebi, Ürdün'e sığınmış olan Filistinlilerin, Kral Hüseyin tarafından buradan çıkarılmaları ve sonuçta Lübnan'a yerleşmeleriydi. Bu olay İsrail'in Lübnan'ı işgal etmesi için sistemli olarak planlanmıştı. İsrail tarafından, Lübnan'ı Müslümanlarla paylaşmamaları gerektiğine ikna edilen birtakım radikal Hıristiyan gruplar, Filistinlileri Lübnan'dan çıkarmak için mücadeleye girdiler. Lübnan'daki Müslümanların amacı ise, Lübnan ordusundaki Hıristiyan nüfuzunu kırmak ve Hıristiyanlarla eşit haklar elde etmekti. Filistinlilerin amacı da, iç savaştan yararlanarak, sadece Lübnan'ı değil, bütün Arap ülkelerini Filistin sorununa duyarlı hale getirmekti. Mücadele eden gruplar, Müslümanlar ve Hıristiyanlar gibi gözükse de, gerçekte bunlardan başka gruplar da savaşa dahildi. Ayrıca Hıristiyanlar ve Müslümanlar kendi aralarında da parçalanmışlardı. Pierre Cemayel komutasındaki Falanjist Parti, Velid Canbolat'ın komuta ettiği Dürziler, Camille Chamun'un Milliyetçi Liberal Partisi ve Saad Haddad'ın Hür Lübnan Kuvvetleri başlıca güçlerdi. Müslümanlar da Şii ve Sünni olmak üzere ikiye ayrılıyordu.
Hıristiyanlara çok fazla imtiyaz verilmesi kısa sürede azınlıkların iç hesaplaşmasına dönüştü. Bu aşamada İsrail kuvvetleri zaman zaman Lübnan sınırına tecavüz etmeye başladı. Lübnan ordusunun da gruplara ayrılarak çatışmalara dahil olduğu sırada Suriye kuvvetleri Lübnan'a girdi. Koyu bir İsrail ve ABD aleyhtarı görünümündeki Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi ise, gerçekte İsrail'in planının bir parçasıydı.
İç savaş sırasında tarafların silah ihtiyacı duymaları, İsrail'in bu gruplarla doğrudan ilişki kurmasını sağladı.
"Camille Chamun'un adamlarından biri, bir İsrailli ile temas kurarak, silah temin etti. Fakat 1975 yazında çarpışmalar şiddetlenince, hem sayı ve hem de ateş gücü olarak daha fazla silaha ihtiyaç duyuldu. Chamounlar giderek İsrail'e daha bağımlı hale geldiler. 1976 yılı başlarında Camille Chamun ile İsrail Başbakanı İzak Rabin buluştular. Bu buluşmada birtakım anlaşmalar da yapıldı. Buna göre İsrail, Hıristiyanlara tanksavar ve diğer silahları vermeyi kabul etti. Ayrıca Hıristiyan kuvvetleri İsrail'de eğitilecekti." (Fire in Beirut-Israel's War in Lebanon with PLO, Dan Bavly-Eliahu Salpeter, sf.44)
İsrail'in kontrolündekiler sadece Chamoun'un grubu ile kısıtlı değildi. Cemayellerin Falanjist milisleri ile İsrail arasında da çok sıkı ilişkiler vardı. Beşir Cemayel'in İsrail bağlantısı henüz Amerika'dayken CIA aracılığıyla sağlandı.
"Beşir Cemayel'in adı CIA ajanlarının listesinde yer alıyordu. Lübnan Savaşı çıkmadan önce 70'li yılların başında CIA tarafından Washington'da bir avukatın yanında staj yaparken işe alınmıştı. 1976'da Falanjist Milislerin yönetimini ele aldığında derece atladı. CIA, onun gönderdiği raporlara daha fazla para ödemeye başladı. Bu uzun ortaklıkta William Casey, Beşir için 10 milyonluk bir yardım sağladı. Beşir Lübnan'a Bakan olduktan sonra Casey onun adını hemen CIA listesinden sildi. Amaç genç liderin geleceğini mahvetmemekti." (Arabies, Ekim 1988)
Bu olaydan iki yıl önce Mossad, Falanjist Milisleri ile de ilişki kurmuştu.
"Mossad ve Aman (Mossad'ın askeri istihbaratı) 8 yıl süreyle Lübnanlı Hıristiyan Falanjistlerle sağlam bağlantılar kurdu. İlk ilişki 1974'de kuruldu. Lübnanlı Hıristiyan liderler Camille Chamun ve Pierre Cemayel'i Yahudi Devleti'yle ilişkiye geçmeye ikna eden, kendisinin de İsrail'le gizli diplomasisi olan Ürdün Kralı Hüseyin'di. Chamun ve Cemayel'in İsrail Başbakanı Rabin'le uzun görüşmeleri oldu. Cemayel'in küçük oğlu Beşir Cemayel Mossad'ın özel ilgisini çekiyordu. Beşir avukattı ama kanun tanımazlığı ve caniliğiyle meşhurdu." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.264-265)
Mossad, Falanjistlere verdiği destekle, "böl-yönet" stratejisi doğrultusunda bir adım daha ilerledi. Bunun sonucunda elde ettiği, Lübnan'da radyo istasyonu kurma hakkıyla da, istihbaratını sağlamlaştırma fırsatını buldu.
"Mossad'ın, 1975-1976 Lübnan iç savaşında Falanjistlerin başarı elde etmesini sağlamasından sonra, Lübnan'da yeni bir istasyon kurmasına izin verildi. Bu istasyona Jounieh Limanı'nda bir radyo alıcısı da dahildi. İsrail aynı zamanda güçlenen FKÖ'yü bastırmak ve kuzey sınırını korumak için kendi Lübnan ordusunu kurdurdu. Bu ordunun adı Güney Lübnan Ordusu'ydu ve yöredeki Hıristiyanlar tarafından idare ediliyordu.
Bu ordunun eğitiminden, araç gerecinden, maddi ihtiyaçlarından ve kıyafetinden İsrail'in askeri istihbarat örgütü Aman sorumluydu. Ayrıca Kuzey Lübnan'dan gelen Falanjistler de İsrail ordusunda Mossad ve Shin Beth tarafından eğitiliyorlardı; özellikle istihbarat ve soruşturma yöntemleri konusunda. Falanjistlerin İsrail'in yardımıyla kurdukları küçük Güvenlik ve İstihbarat Servisinin Başkanı Eli Hobeika'ydı. Hobeika, Aman ve Mossad'ın Falanjistlerle kurduğu ilişkinin kilit adamıydı. Bu ilişki kendisine birçok avantajlar sağlıyordu... Lübnanlı Falanjistler kolaylıkla İsrail'in dostu oldular, çünkü onlar da Müslümanlara düşmandılar. " (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf. 265-266)
Falanjistlerin lideri Beşir Cemayel, yaptığı hizmet karşılığında İsrail'in silahları ve tanklarının desteğiyle Lübnan Başkanlığına getirildi.
"Beşir Cemayel, 1982 Ağustosu'nda İsrail silahlarının gölgesinde Lübnan Devlet Başkanı seçildi." (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf.225)
"İsrail, Falanjist iş birlikçilerine ve İsrail silahlarının gölgesi altında seçilmiş Falanjist hükümete sempati ile bakmakta ve garezden uzak bir tutum takınmaktadır." (Kader Üçgeni, Noam Chomsky, sf.302)
Falanjistlerin çarpıştığı Dürziler de gerçekte İsrail'in müttefiğiydi. Böylece İsrail, desteklediği bu değişik grupları birbirleriyle savaştırdı. Sonuçta bu küçük Ortadoğu ülkesi kana bulandı, yönetimi ise tamamen İsrail'in eline geçti. Niçin savaşa başladıklarını bile unutmuş etnik gruplar, galibin yalnızca İsrail olduğu bir savaşın figüranları oldular.
"İsrail ordusunda Yahudiler dışında görev yapma hakkına sahip tek cemaat Dürzilerdir. İsrail ve Lübnan Dürzileri birbirlerine çok bağlıdırlar." (Cumhuriyet, 25 Ağustos 1983)
"Dürzilerin büyük bir bölümü İsrail ordusunda görev yapıyorlar. 1948'de kurulmasından beri İsrail'e hep sadık kaldılar. İsrailliler Golan'ı alınca Hıristiyan ve Müslüman tüm Suriyeli halk Damas'a göç etti. Sadece İsraillilerle çok iyi anlaştıkları belli olan Dürziler yerlerinde kaldılar." (Les Murailles d'Israel, Larteguy, sf. 92)

İsrail'in Lübnan'ı Birinci İşgali (1978)
Lübnan'da istediği ortamı hazırlayan İsrail, 14-15 Mart 1978 gecesi tanklar, uçaklar ve deniz kuvvetleriyle desteklediği 25.000 kişilik bir orduyu ülkeye soktu. İsrail Kuvvetleri 19 Mart'ta Litani Nehri'ne kadar ilerlediler. Genelkurmay Başkanı Mordechai Gur, Lübnan'ın güneyinde 6 millik bir güvenlik şeridi oluşturduğunu açıkladı.
İsrailliler bu işgal sayesinde aradıkları su kaynağı olan Litani Nehri'ne de kavuşmuşlardı. İsrail, Lübnan'ın güneyinde güvenlik kuşağının kurulmasında, Saad Haddad komutasındaki Maruni Kuvvetlerini kullanmıştı. 7 Nisan'da BM'in sözde tepkisi nedeniyle geri çekilirken, tampon bölge olarak kullanacağı bu alanı, kuklası Haddad için bir devletçik olarak bıraktı.
"İsrail, 6 millik güvenlik şeridini, burada bulunan Maruni Kuvvetlerini komuta eden Binbaşı Saad Haddad'a terk etti. Saad Haddad, tamamen İsrail taraftarıydı ve bu kuvvetin ihtiyacını İsrail karşılıyordu. Binbaşı Haddad bu bölgede Hür Lübnan'ı ilan edince buradaki BM Barış Gücü daha kuzeydeki bölgelere çekildi. Hür Lübnan'ın toprakları 195 kilometre kare kadardı." (Les Murailles d'Israel, Larteguy, sf.152)

İsrail Yarım Kalan İşini Tamamlıyor:
İkinci İşgal
1982'de İsrail, yarım kalan hareketini tamamlamak için yeni bir işgal girişiminde bulundu. Bu girişim için ileri sürülen bahane, İsrail'in İngiltere elçisinin öldürülmesiydi. Fakat işin ilginç yönü, elçiyi öldürerek işgalin bahanesinin oluşmasını sağlayan kişinin Mossad'ın kiralık adamı Ebu Nidal olmasıydı.
"6 Haziran 1982'de İsrail, Lübnan'a girdi. Niyetinin FKÖ üyelerini Lübnan'ın güneyinden sürüp çıkarmak olduğunu açıkladı. Bu hareketini haklı göstermek için de Londra'daki elçisine karşı üç gün önce bir suikast girişiminde bulunduğunu iddia etti.
"...CIA ve çok geçmeden İngilizler, bu nedenin doğru olmadığını öğrendiler. İsrail elçisine saldıranlar FKÖ'den kopmuş olan Ebu Nidal grubundandılar. Ve bu grup Lübnan'da üstlenmiş olan esas FKÖ'yle de savaş halindeydi. İsrailliler yanlış Filistinlilere saldırıyorlardı. Ama Şaron'a göre bu pek de önemli değildi. Birkaç gün içerisinde İsrail ordusu, Beyrut'un dış mahallelerine ulaştı." (CIA ve Gizli Savaşları, Bob Woodward, sf.143-144)
"Lübnan işgalinin, Londra suikasti ile yahut Galilee (Lübnan sınırındaki İsrail bölgesi) üzerine yönetilmiş hayali bir tehditle hiçbir ilgisi olmadığını anlamak için Lübnan hedefini, 'Büyük İsrail' Siyonist projesinin içinde düşünmek yeterlidir." (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.168-169)
Dönemin İngiltere Başbakanı Margareth Thatcher ise, İsrail'in Lübnan saldırısı için ileri sürülen ilk neden olan suikast ile ilgili olarak, basına şu açıklamayı yapmıştı:
"Suikastin düzenleyicilerinin üzerinde bulunan öldürülecek kişilerin listesinde FKÖ'nün Londra temsilcisi de var. Bu durum şunu gösterir ki katiller İsrail'in iddia ettiği gibi FKÖ tarafından desteklenen kişiler değiller. İsrail'in Lübnan'a saldırmasının bu olaya karşı bir misilleme olduğunu sanmıyorum. İsrailliler savaşı sürdürmek için olayı bahane saydılar." (International Herald Tribune, 8 Haziran 1982)
Kendisine karşı girişilen saldırıları durdurmak için Lübnan'a girdiğini söyleyen İsrail, 6 Haziran günü 90 bin kişilik ordusuyla üç koldan ilerlemeye başladı.
"Lübnan'ın 1982 yazında işgal edilişinin amacı, katliam ve terör yoluyla tüm Filistinli nüfusun dağıtılmasıydı. 1982'deki işgalden önce Ariel Şaron ile Beşir Cemayel farklı zamanlarda Lübnan'daki Filistinli sayısını beş yüz binden, elli bine indireceklerini açıklamışlardı." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.66)
İsrail Genelkurmay Başkanı Rafael Eitan da, yönettiği 'Oranim Operasyonu'nun amacının, Lübnan içlerine kadar girerek FKÖ'ye darbe vurmak olduğunu açıklamıştı. İsrail'in tek amacının, karşı eylemlerde bulunan FKÖ'yü dağıtmak olmadığı, sivillere karşı giriştiği yok etme hareketiyle belli oldu. Ayn El Helve, Sabra ve Şatilla'daki Filistinlilerin kamplarında dünya tarihinde eşine az rastlanır katliamlar yaşandı. "İşgal, 6 Haziran 1982 Pazar günü sabah saat 5.30'da yoğun hava bombardımanı ile birlikte başladı. İsrailliler Ayn El Helve'yi çeyrek daire düzeni içinde aralıksız bomba yağmuruna tutup kalbura çevirdiler. Önce hedefin bir çeyreklik bölümü ateş altına alınıyor, sonra öteki çeyreğe geçiliyor, gayet sistemli ve amansız bir biçimde bir çeyrek hedeften çıkarken, öteki çeyrek yeniden hedefe giriyordu. Bombardıman bu şekliyle on gün on gece sürdü. Küme bombaları, sarsma bombaları, yüksek ısılı yangın bombaları ve beyaz fosfor bombaları kullanıldı." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.66)
İsrail'in Lübnan'daki bu temizlik hareketinin baş destekçisi Falanjist Militanlarıyla, Filistinli mültecileri öldürerek Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştiren Beşir Cemayel'di. İsrail'in kiralık adamı Beşir Cemayel'in, katliamda öldürülenler hakkındaki düşünceleri de İsrail'inkine paraleldi:
"Filistinliler lüzumsuz bir halk... Her gerçek Lübnanlı, bir Filistinli öldürene kadar durulmayacak." (Going All the Way, Jonathan Randal, sf.188)
"Filistin halkının katledilmesi ve dağıtılması İsrail stratejisinin bir parçasıydı. Bir başka parçası ise; İsrail'in, Ortadoğu'nun finans-kapital merkezi olarak yükselmiş olan Lübnan'ı ekonomik bakımdan çökertmesiydi. 1982'deki İsrail işgalinin ilk aylarında 20 bin Filistinli ile Lübnanlı öldü, 25 bini yaralandı, 400 bini de evsiz kaldı." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.71)
"İsrail'in işgali sırasında sadece Beyrut'a atılan bombaların ağırlığı, Hiroşima'yı yerle bir eden atom bombasınınkini kat kat aşıyordu. Okullar, hastaneler özel olarak hedef seçilmişti. Lübnan fabrikalarında üretilmiş bütün demiryolu araçlarıyla, teçhizat ganimet olarak İsrail'e götürüldü. Hatta BM Yardım ve Hayır Servisi mesleki eğitim merkezlerine ait torna tezgahları ile küçük çaplı makinelere kadar herşey yağmalandı. Lübnan'a ait narenciye ve zeytin üretimi tamamen felce uğratıldı. İsrail ihraç mallarıyla rekabet halindeki Lübnan ekonomisi yok edildi. Şeria ve Litani Nehirlerini besleyen akarsular yataklarından saptırıldı ve Güney Lübnan bir İsrail pazarı haline getirildi." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoeman, sf.71)
Başkanlığı öncesinde ABD ve İsrail için casusluk yapan Beşir Cemayel, Begin tarafından desteklenerek Lübnan'da Başkanlık koltuğuna oturtulmuştu. Bu vefa borcunu da, İsrail için Lübnan'daki Filistinlileri katlederek ödemeye çalıştı. Ancak, İsrail kendisiyle yüzde yüz iş birliği yapmayanları pek sevmiyordu; Cemayel'in İsrail'le olan ilişkisinde çıkan bazı pürüzler, hayatına mal oldu. Cemayel'in ölümü İsrail'in Lübnan işgalini yayması için de yeni bir basamak olarak kullanıldı.
"İsrailliler için çok az uyumlu olduğu anlaşılan Beşir Cemayel, İsrail ordusunun izni olmadan yanına gidilemeyecek şekilde korunduğu sırada kendi Genelkurmay Karargahı'nda öldürüldü. Bu cinayet İsrail ordusuna Lübnan işgalini daha da yaygın hale getirilmesi için yeni bir fırsat verdi. İsrailliler güvenlik sağlayacaklarını ve karşılıklı hesaplaşmaya engel olacaklarını söylüyorlardı." (Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, sf.168)
İsrail, yakın zamanda kontrol altında tuttuğu bölgeyi Beyrut'a kadar genişletmek amacıyla Lübnan'daki üçüncü işgal hareketini de gerçekleştirdi. Bu harekette diğerlerindeki gibi mümkün olduğunca çok Arabı yok etmeyi amaçlıyordu. Yazar Livia Rokach, İsrail'in Lübnan üzerindeki hareketlerini, İsrail Başbakanı Moshe Sharett'in günlüğünden yararlanarak hazırladığı eserinde şöyle açıklıyor:
"İsrail'in, Lübnan'da on yıldan fazla süren ve kısa sürede aşağılık bir vahşet halini alan sistematik kitle katliamları eşi görülmemiş boyutlardadır. Bu katliamlar hiçbir şekilde haklı çıkarılamaz. Burada sunulan belgelerle İsrail'in kendini ve Lübnan Hıristiyanlarını FKÖ terörüne karşı koruma bahaneleri daha da gülünç ve utanç verici olmaktadır. Bu bahane Batılı iletişim araçları ve hükümetlerince her zaman desteklenmektedir.
İsrail'in BM Daimi Temsilcisi Yehuda Blum 'Lübnan'daki temel problemler çok önceki yıllara dayanmaktadır. Güney Lübnan'daki durum bu sorunların belirtisi ve yan ürünü olarak görülmelidir.' (The Nation, 15 Eylül 1979) derken, kuşkusuz dünya kamuoyunu küçümsemekte ve kara cahil olduğunu hesaplamaktadır. Temsilci, İsrail'in 'Made in USA' silahlarla, Binbaşı Saad Haddad yönetimindeki İsrail Maruni kuklalarına yaptırdığı kitle katliamını işte böyle nitelendirmektedir." (İsrail Başbakanlarından Moshe Sharett'in Özel Günlüğünden, İsrail'in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf. 89-90)

Suriye'nin Karanlık Bağlantıları
Suriye de, I. Arap-İsrail Savaşı'ndan bu yana, Mossad'ın satın aldığı liderler sayesinde İsrail çıkarlarının gizli destekçilerinden biri haline getirildi.
Suriye'de 1943 ve 1947 seçimlerini kazanan Milli Blok Hükümeti'nin iç ve dış politikaları tamamen İsrail çıkarlarına paraleldi. Sonuçta ekonomik sıkıntılar, rüşvet ve yolsuzluklar nedeniyle ortaya çıkan büyük tepkiler hükümetin istifasına neden oldu. 17 Aralık 1948'de Halid El-Azm tarafından yeni bir kabine kuruldu. Yeni Başbakan 28 Aralık'ta Suriye Parlamentosu'nda yaptığı bir konuşmada "Filistin'in kurtarılmasının esas amaç olduğunu ve Filistin'in taksimiyle kurulacak bir Yahudi Devleti'ni kabul etmeyeceklerini" söyledi.
Yeni kabinenin takındığı bu kararlı tutumdan rahatsız olan İsrail hemen harekete geçti. İsrail'le bağlantılı bir Suriyeli askerin sayesinde düzenlenen ihtilalle bu problem halledildi. Albay Hüsnü Zaim 30 Mart 1949'da yaptığı bir darbe ile iktidarı ele geçirdi.
"Hüsnü Zaim 1949 yılının Mart ayında İsrail'e barış önerisinde bulundu. Zaim, Amerika, Fransa ve hatta İsrail istihbaratından para alıyordu. CIA ajanları düzenlediği devrimde Zaim'e yardımcı oldu. İsrail'in başka Irak ve Mısırlı liderlerle de rüşvet üzerine kurulmuş ilişkileri vardı." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.81)
İsrail'in Suriyeli liderlere olan ilgisi Hüsnü Zaim'le sınırlı kalmadı. İsrail, Zaim'den sonra gelen bazı liderleri de desteklemiş, kimi zaman da daha iyi iş birliği yapabileceği kişileri bulmak için ülkedeki muhalefet gruplarına arka çıkmıştır:
"50'li yıllarda İsrail'in Suriye'ye yönelik girişimleri sadece yayılmayı amaçlayan terör planlarıyla sınırlı değildi. 31 Temmuz 1955'te 'İsrail Dış İşleri Bakanlığı Temsilcisi' olan Gidon Raphael, Moshe Sharett'e, Avrupa'da sürgünde bulunan Araplarla yaptığı "ilginç görüşmeler" konusunda bilgi sundu. Görüşmelerden birini Suriye'nin sürgündeki Başbakanı Hüsnü Barazi ile yapmıştı:
'Hüsnü iktidarı yeniden ele geçirmek istiyor ve bunun için her türlü yardımı kabul etmeye hazır... Suriye'nin gelecekte Batı'ya bağlanmasına karşılık ABD'den; bir barış anlaşması karşılığında ise İsrail'den yardım almaya çalışıyor.' Barış İsrail'in ilgilendiği en son şeydi. İsrail'in Hüsnü'ye sunacağı desteğin fiyatı daha değişik olacaktı: "Barazi bu arada bir dizi ricada bulunmuş, gazeteleri ve bir dizi şahsiyeti satın almak ve partilere rüşvet yedirmek için para istemiş… Gidon, Hüsnü'ye bir grup toprak sahibini birleştirip, rejimden kaçanları bölgede yerleştirerek daha büyük bir planla hareket etmesini önermiş. Kendisi de bir büyük toprak sahibi olduğundan bunu kolayca yapabilirdi... Hüsnü dikkatle dinlemiş ve bu fikri harika bulduğunu belirtmiş..."
Moshe Sharett, Araplarla İlişkiler Danışmanı Josh Palmon'dan İsrail'in Suriye'deki hükümet komploları konusunda son bir rapor aldı:
"Edip Çiçekli ile ilişkilerimiz güçlendi. İktidarı ele geçirmesinden sonra yapacağımız ortak eylemlerin ana hatları tespit edildi. ABD'nin ilgisini bu konuya çekmek için bazı girişimlerde bulunmayı kararlaştırdık." (İsrail Başbakanlarından Moshe Sharett'in Özel Günlüğünden... İsrail'in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf.42)

Baas Partisi'nin İlginç Kökeni
Mısır'ın mason lideri Nasır'ın ırkçı Pan-Arabist görüşü kısa zamanda Suriye'de de kendini gösterdi. Bu görüş, Suriye siyasi hayatına Arap Baas Sosyalist Partisi'yle girdi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Daha sonra Irak'ta da faaliyete geçen Arap Baas Sosyalist Partisi'nin vatanı Suriye idi.
"Annesi Yahudi, babası Fransız olan Mişel Eflak ve Salah El-Bitar 1943 senesinde Şam'da Arap Diriliş Partisi'ni kurdular." (Yeni Rehber Ansiklopedisi, C.3, sf. 108)
"Baas denildiğinde akla iki isim gelir: Mişel Eflak ve Salah El-Bitar. Parti'nin bütün felsefesi ve tüm görüşleri bu ikisinin özellikle de Eflak'ın eseridir. İlginç olan, Parti'yi ırkçılığa varan koyu bir Arap milliyetçiliğine göre şekillendiren Eflak'ın Yahudi asıllı olmasıydı." (Irak Dosyası, M. İmamzade, sf. 76)
Baas'ın 1947 yılında yapılan ilk kongresinde, Parti'nin ideolojisini belirleyen programı ve tüzüğü kabul edildi. Eflak, Hitler'in nasyonal sosyalizminden ilham almış olduğu faşist fikirlerini, Parti'nin resmi ideolojisi olarak belirledi. Nedense Yahudi kökenli Eflak, kraldan çok kralcı kesilmiş, Arap ırkçılığının en ateşli savunucusu haline gelmişti.
"Suriye'deki faaliyetleriyle etkinleşmeye çalışan Eflak, bir süre sonra İsrail adına casusluk yaptığı için idama mahkum edildi. Bunun üzerine Irak'a kaçan Eflak, fikirlerini buradan yaymaya çalıştı." (Irak Dosyası, M. İmamzade, sf.86)
Baas Partisi, Arap Birliği'nin propagandasını yapmasına karşın, hiçbir zaman bunu sağlayacak fiili bir çaba sarf etmemiştir. Mısır ve Suriye'nin birleşerek oluşturduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni desteklemiş, daha sonra buna karşı çıkmıştır. Parti ileri gelenleri hazırladıkları bildirgeyle, Arap Birliği'nin dağılmasının kaçınılmaz olduğunu açıklamışlardır.
Mişel Eflak, nüfusunun %70'i Sünni Müslüman olan Suriye'de, halkın sempatisini kazanmak için fikirlerinde dine de yer verdi. Fakat bu din anlayışı, İslam'ın ruhundan oldukça uzaktı.

Hafız Esad'ın Bulanık Görünümü...
Suriye konusunda incelenmesi gereken en önemli isim hiç kuşkusuz Hafız Esad'dır. 1971-2000 yılları arasında Suriye'nin başında bulunan bu diktatör, Ortadoğu'daki Nasır, Sedat gibi pek çok "meslektaşı" ile benzer bir yapıya sahipti.
"İsrailli bir politikacı bize şöyle demişti: İsrail Şam'da bir Sedat'a sahip olmak istiyor." (İsrail Başbakanlarından Moshe Sharett'in Özel Günlüğünden.. İsrail'in Kutsal Terörü, Livia Rokach, sf. 89)
Suriye liderinin İsrail'le iş birliği yapması aslında yeni bir olay değildi. Esad, görünüşte son derece radikal ve uzlaşmaz bir üslupla hedef aldığı İsrail'le uzun zamandır gizlice görüşüyordu. Hafız bu gizli görüşmelerin gerçekleşmesinde ise, kendisinden sonra gelecek adam olarak yetiştirdiği kardeşi Rıfat Esad'ı kullanıyordu.
"Ocak 1982'de Ariel Şaron ve yardımcısı Tamir, Cenevre'de Suriye'li General Rıfat Esad ile gizlice buluştu. Bu, imkansız diye bir şeyin olmadığının delilidir. İsrail ve Suriye'nin ortak planı, Lübnan'ı parçalamak ve FKÖ'yü güçsüz kılmaktı." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.264)
Suriye ile anlaşan İsrail, işgal için Lübnan'a girmişti. Esad'ın ülkesindeki Sünni Müslümanlara karşı sindirme hareketinin de Cenevre'de gizli toplantının hemen ardından gerçekleşmesi, bu toplantının başka bir ilginç yönüdür.
Bu da Siyonistlerin Ortadoğu planının bir parçasıydı.
"Mossad'ın Başkanlarından Reuve Shiloah, İsrail ajanları, Arap liderleri ve politikacıları üzerinde ne kadar başarılı olsalar da, bunun Arap halkının İsrail Devleti'ne olan kinini azaltmayacağını fark etmişti. Fakat, Suriye Alevileri, Irak Kürtleri, Sudan'daki etnik gruplar gibi Müslümanlara karşıt olan her azınlık, İsrail'in dostuydu." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.81)
Rıfat Esad'ın komutasında Hama ve Humus'ta Sünni Müslümanlara karşı yapılan katliamda ise İsrail'in kullandığı terör metodları kullanıldı.
"Suriye'deki sosyalist düzen, dostu ve hocası Menahem Begin'den öğrendiği bir çeşit terör yolu icat etti. Bu, evlerin mahremiyetine tecavüz etmek, kadın ve kızların kaçırılması, mal ve mülklerin sahiplerinin elinden alınması, karılarının ve çocuklarının gözleri önünde aile reislerinin parçalanması gibi cinayetlerdir." (Hürriyet, 15 Kasım 1984)
"Suriye rejimi, evleri Yahudi metodlarıyla kundaklamaya devam ederken, mücahitlerin bulundukları bölgeleri daraltmaktan geri kalmıyordu. Suçsuz vatandaşlardan olayların öcünü almayı aşırı boyutlara vardırırken, toplu kıyım cinayetlerine de ara verilmiyordu. Bu yapılanlara dayanamayan bazı askerler ise vatandaşların saflarına katılıyorlardı." (Alman DPA Ajans'ından Hürriyet, 12 Şubat 1984)
Esad rejiminin 1982 Şubatı'nda düzenlediği bu operasyon katliamdan başka birşey değildi. Aslında yapılan bu hareket yeni bir olay da değildi. Bundan iki yıl önce de Suriye'nin Halep, Hama, Humus gibi büyük şehirlerinde evler kuşatılarak taranmış ve sayısız yerde toplu katliamlar yapılmıştı. Suriye'de acımasızlığı ve caniliğiyle tanınan Rıfat Esad, yaptığı katliam sırasında şöyle diyordu:
"Napalm bombalarıyla vurun! İçinden ateş çıkmayan tek ev görmek istemiyorum." (Cumhuriyet, 6 Mart 1982)
Hama katliamlarından sonra Rıfat Esad yıkılmış şehrin üzerinde helikopterle dolaşırken "En az beş yıl için başarılı bir nüfus kontrolü yaptık." demişti. (Hürriyet, 13 Kasım 1984)

İsrail'in Ortadoğu'daki Eski Müttefiği:
Şah Pehlevi
Bölgede yayılmacı bir politika izleyen İsrail, hedefine ulaşabilmek için çevresinde kendisine yardımcı olacak pek çok Arap lider bulmuştu. Fakat bunların yanı sıra, Ortadoğu'da şüphesiz büyük etkiye sahip olan İran da, İsrail'in kontrolü altına alınmalıydı. Bu kontrol imkanını İsrail'e İran Şah'ı sağladı. Şah'ın iktidarı boyunca İran, İsrail'in bölgedeki güvenilir bir müttefiği oldu. 1941'de ülkesinin başına geçen Şah Muhammed Rıza Pehlevi İsrail'in klasik kiralık dostlarından biriydi:
"Amerikan Senatosu'nun çok saygı gören bir üyesi Jacob Javits, Şah rejimine silah satışını Şah'ın İsrail'e olan bağlılığından dolayı destekledi. Şah'ın İran'ı, az rastlanır bir İsrail müttefiğiydi. Amerikan senatörleri ve Kongre üyeleriyle pek çok önde gelen basın üyeleri İsrail'e olan sadakatinden dolayı Şah rejimini desteklemiştir." (The Eagle And The Lion, The Tragedy of American-Iranian Relations, James A. Bill, sf. 365-367)
İsrail'in, Pehlevi liderliğindeki İran ile olan ilişkileri kısa zamanda büyük bir iş birliğine dönüşmüş ve bu ilişkiler Şah devrilene kadar uyum içinde devam etmişti.
"Pehlevi-İsrail ilişkisi politika, ekonomi, askeri iş birliği, istihbarat ve İsrail'e petrol sağlanması konularında büyük bir gelişme gösterdi. Bütün üst dereceli İsrailli liderler Tahran'ı ziyaret ettiler. Bu şahıslar Ben Gurion, Moshe Dayan, Golda Meir, Abba Eban, İzak Rabin ve Yigael Allon'du. İran askeri liderleri de İsrail'in savunmasını sağlayan çevrelerle görüşmek üzere İsrail'e gittiler." (The Eagle And The Lion, The Tragedy of American-Iranian Relations, James A. Bill, sf.430)
Şah'ın başa geçmesiyle, İsrail'le İran arasındaki yakın ilişkiler, iki ülkenin gizli servisleri arasında da kuruldu:
"Şah'ın Savak'ıyla Mossad'ın arası oldukça iyiydi. Mossad ve Savak 1950'lerden beri iş birliği içindeydi." (Israel, The Hijack State, John Ross, sf.19)
Mossad birkaç yıl sonra İran ile ilişkiyi doğrudan sağlamak için adamlarından Nimrodi'yi görevlendirdi.
"İsrailli Yaakov Nimrodi, 1956'da Mossad ve Aman için çalışmak üzere Tahran'a gönderildi. İran'a 250 milyon dolar tutarındaki İsrail savunma araçlarını sattı. Yıllar sonra da İsrail'de gizlice eğitilen İran askerleri İran ordusunda görevlerine devam ettiler. Nimrodi ayrıca İran askeri istihbarat gruplarını yetiştirmek için de ülkesinden kredi aldı." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.327)
İran Şahı, İsrail'in Araplara karşı başlattığı düşmanlığı desteklemiş ve Arap-İsrail Savaşlarında İsrail'in yanında yer almıştı. Özellikle İsrail'in Irak üzerindeki planlarının gerçekleşmesi için çalışmıştı. Şah, Irak'tan İsrail'e göçen Yahudileri taşımak için kendi uçaklarını tahsis etmiş, Irak'ın parçalanması için buradaki Kürtlere Yahudi yardımının ulaşmasını sağlamıştı.
"İran Şahı, İsrail'in Araplarla olan savaşına saygı duydu ve Iraklı Yahudiler için Tahran'dan Tel-Aviv'e uçak seferleri düzenledi. İsrail'in İran'la ilişkisinde temel amaç, İran hükümetinde İsrail taraftarı bir izlenim yaratmaktı. Mossad ve Shin Beth, İran askerlerinin ve Savak ajanlarının eğitilmesini sağlıyordu. Savak'ın adamları sık sık İsrail'e gider ve Irak Kürt devrimcilerine yapılan yardımın transferine yardımcı olurlardı." (Every Spy a Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.82)
Mossad, Savak için eğittiği ajanları "pis işlerinde" de kullanırdı. İsrail gizli servisinin eğitiminden geçen Savak, İran'da istihbarat toplamak için kullandığı zalim metodlarla ünlenmişti.
"CIA görevlileri, İsrail'in işkence, zorla itiraf işlerini Savak'a yaptırdığını söylüyorlardı." (The Eagle and The Lion, James A. Bill, sf. 403)
Şah'ın kendisi de, doğrudan Mossad ve CIA ile bağlantı içindeydi. Şah tahtından indirildikten sonra da bu bağlantı devam etti.
"O zamanlar ABD'nin İran'da askeri operasyonları da vardı. Buna ek olarak Şah'ın tahtına geri dönmesine yardım edilecekti. CIA, İran gizli servisi Savak'ı desteklemek için gizli fonlar kullanıyordu. Bu Şah'ın politik yaşamına devam etmesi için gerekliydi." (Ropes of Sand, Wilbur C. Ereland, sf.87)
Şah ABD'yle üst düzeyde ilişki kurmuştu. Yaklaşık 40 yıl boyunca İran'daki Pehlevi Rejimi, ABD'nin politik ve ekonomik çevresiyle düzenli, dikkatli ve profesyonel bir ilişki kurdu. Bu güçlü ilişkiler, seneler boyunca ABD'nin resmi ve sivil üst kademeleriyle devam ettirildi. Şah Rıza Pehlevi'nin ABD'de kurduğu ve Pehlevi Lobisi olarak anılan bu çevrenin Siyonistlerden ya da "İsrail dostları"ndan oluşması da olayın ilginç yönlerinden biriydi:
"Pehlevi lobisindekilerin ortak özelliği İsrail'e olan aktif bağlılıklarıdır. Bu lobinin Şah'a olan bağlılığının sebebi ise Pehlevi'nin İsrail'le olan yakın ilişkisiydi." (The Eagle and the Lion, James A. Bill, sf.377)
"Pehlevilerin ilişkileri New York ve Washington'daki ekonomik ve politik çıkarlar üzerine kurulmuştu. Buradaki ilişki Pehlevi'yi ABD'deki en güçlü mali ve politik merkeze bağladı. Bu ilişki Rockefeller ailesini ve Rockefeller'ların Henry Kissinger gibi danışmanlarını da içermekteydi. Geçen yıllar boyunca Nelson Rockefeller, İran Şahı'nın ABD'deki mevkisini artırdı. Bunun karşılığında Şah, Rockefeller ve Pehleviler arasındaki ilişkiyi sağlamlaştırdı." (The Eagle and the Lion, James A. Bill, sf.319)
İsrail'in politik olarak resmen ilişki kuramadığı ülkelerle temas kurmak için kullandığı David Rockefeller, İran'la mali yönden de ilgilendi. Rockefeller'ların İran'daki diğer ortağı ise hem danışmanları hem de sırdaşları olan başka bir Yahudiydi: Henry Kissinger. Bir Rockefeller yatırımı olan Chase Manhattan Bank (CMB) İran'da birçok işe girişmiş, bu sayede Yahudi sermayesinin İran'ı ekonomik olarak da ele geçirmesini sağlamıştı.
"Rockefeller-Kissinger Grup, Şah'ın politik ve ekonomik danışmanlarını kapsayan grupla da yakın ilişkiye girmişti. Nelson Rockefeller tarafından kurulan IBEC (Uluslararası Temel Endüstri Ortaklığı) İran'daki inşaat sektöründe uzun yıllar görev almıştır. CMB %35'lik bir payla İran International Bank'ı kurdu... Şah, ülkenin bütün büyük yatırımlarının gelirlerinin tümünü CMB'ye yatırmıştı. Ayrıca petrol alım-satımı için gerekli kredi işlerinin de CMB tarafından yapılmasını emretmişti." (The Eagle and the Lion, James A. Bill, sf. 319)
Şah öldükten sonra ABD, İran milli varlığını bloke edince Şah'ın buradaki serveti de yine Yahudi şirketlerine kaldı.
Şah'ın başka hizmetleri de vardı:
"Rıza Pehlevi masonluğa karşı olgun bir ilgi göstermiştir. Şah Rıza Pehlevi masonluğa karşı ilgisini göstermek için, İran'daki düzenli localar için bir ferman da yayınlamıştır. Bu hareketin masonluğun İran'da yayılmasında büyük bir etkisi olmuştur." (Türk Mason Dergisi, sayı 57, sf. 3024)

İsrail'in,1982'de Parçalanmasını Planladığı Ülke:
Irak
Irak'ın İsrail'le yaptığı ilk iş birliği, Yahudi Devleti'nin kurulmasının hemen ardından gerçekleşti. İsrail gizli servisleri, nüfus artırma politikası doğrultusunda, dünyanın çeşitli bölgelerinde kiralık liderler yoluyla sahte Yahudi aleyhtarı provokasyonlar düzenliyordu. İçinde önemli sayıda Yahudi nüfusu bulunan Irak da, bu politikanın uygulandığı önemli sahalardan biri oldu.
Mossad'ın İsrail dışındaki Yahudileri İsrail'e göç ettirmekle görevli kolu Aliyah Beth, Iraklı liderleri kullanarak bir göç operasyonu düzenledi.
"Aliyah Beth ajanları liderlerle direkt ilişkiye geçerlerdi. Bunun örneği sadece Irak Başbakanı değildi. Macar politikacılar, İran Şahı ve Ürdün Kralı Abdullah da bunlardandı." (Every Spy A Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.36)
Mossad bağlantılı Irak Başbakanı, yalnızca göstermelik Yahudi aleyhtarı propagandasıyla göçü teşvik etmekle kalmıyor, göç eden Yahudilerin ulaşım sorununu da kendi uçak şirketi ile çözüyordu. Tevfik El-Savidi'den sonra gelen Başbakan Nuri As-Said de İsrail'e çalışıyordu:
"Aliyah Beth Enstitüsü 'Sihirli Halı' operasyonu adı altında bir operasyon düzenledi. Near East Air Transport Corporation'ın İsrail hükümetiyle gizli bağları vardı. 1942 ve 1949'da bu şirket Yemen ve Adenli 50 bin Yahudiyi gizlice İsrail'e taşıdı. Irak'ta süren bütün antisemitik propagandaya rağmen 1950 Martı'nda meclisten çıkan yasayla isteyen bütün Iraklı Yahudilerin, Irak'ı terk edip İsrail'e gidebileceği açıklandı. Tek şart, Irak vatandaşlığından vazgeçmeleriydi. Bu sürpriz açıklamanın altında, Yahudilerin Irak Başbakanı Tefik el Savidi'ye İsrail ajanları tarafından verilen rüşvetler yatıyordu. Tevfik el-Savidi aynı zamanda Irak Tur'un Başkanıydı ve bu tur şirketi, Near East Air Transport'un bir acentasıydı. Başbakan yalnız değildi. Daha sonra Başbakan olan Nuri as-Said'e de İsrailli ajanlar tarafından para verilmişti" (Every Spy A Prince, Dan Raviv-Yossi Melman, sf.36)
Bu dönemin ardından gelen Irak liderleri içinde İsrail için en iyi çalışanlardan birisi de, Saddam Hüseyin oldu. 1979'da Şark-ül Kebir Mason Locasının direktifleri ve Mossad'dan aldığı destekle İran'a saldırdı. Bu saldırıda amaç, parçalanması planlanan İran'dan petrol bölgesi Kuzistan'ı koparmaktı.
"İran'ın parçalanması, petrol üretim bölgelerinin işgal yoluyla bu ülkeden koparılmasıyla gerçekleşebilirdi. Mossad, Irak'taki rejimi bu istila konusunda cesaretlendirmişti." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.106)
İsrail, operasyonun İran'daki Kuzistan'da yaşayan Arapların Irak'ı desteklemesi ile başarıya ulaşacağını düşünmüştü. Ancak bu sefer hesap tutmadı, bölgedeki Araplar İran'dan yana hareket ettiler ve İran'ın galibiyeti gündeme geldi. Bunun üzerine olayın kontrolden çıkmaması için yeni bir plan yapıldı.
"Irak'ın saldırısı geri tepti. Arap azınlık bunu kendisine yönelik bir saldırı olarak gördü. İsrail'in politikası şimdi her iki tarafı birden silahlandırıp savaşı elden geldiğince uzatmak, böylece İran'ın zaferini engellemekti" (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralp Schoenman, sf.106)
Bu yeni plana, Ortadoğu'da İsrail kontrolündeki Arap yönetimleri doğal olarak büyük destek verdi: "S. Arabistan Krallığı İran'a karşı bir silah ambargosu oluşturup Irak'a büyük miktarda silah yardımı yaptı. Mısır ile Ürdün de Irak'ı desteklediler." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralp Schoenman, sf.107)
Saddam Hüseyin, İran'la yaptığı bu savaşta Yahudi silah tüccarlarına büyük karlar sağladı. Irak, savaş boyunca Yahudi silah şirketlerinden 80 milyar dolarlık silah satın almış ve 50 yıllık petrolünü 9 yılda harcamıştı. Irak'ın silahlanması İran'la yaptığı savaştan sonra da tüm hızıyla devam etti. Saddam silahlarını işgal için Kuveyt'e yöneltti. Bu da komşularına göre oldukça güçlü olan Irak ordusu için zor olmadı. İşin ilginç yanı, İsrail tarafından tehlikeli derecede büyük bir silahlı gücü olduğu sık sık vurgulanan Irak'a silah satanların yine aynı çevreler olmasıydı.
Ne ilginç ki, Irak'a askeri müdahalenin yapıldığı dönemde dahi, İsrail ile yakın ilişkileri olan bir silah tüccarı başrolü oynuyordu: Gerald Bull. Bull'un tasarladığı ve 'cehennem topu' olarak da bilinen süper topun parçaları her nasılsa, değişik ülkelerden Irak'a doğru giderken birden ortaya çıkarıldı:
"Bilim adamı Gerald Bull'un Baltimore'da, Space Research Co. adında bir şirketi vardı. Bu şirket bilgisayar ve bilgisayar programları için ihracat izinleri alıyordu. Bunlar sonuçta birleşerek Bağdat'ta bulunan 'Süper Silah'ı oluşturdu. Daha önce de denenmiş olan silahta, nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş başlıkları da kullanılabiliyordu.
İngiliz gümrüğünde Nisan 1990'da Middlesborough Limanı'nda sekiz parçadan biri yakalandı. BM ambargosu delinerek, Irak'a Kuveyt'i işgal etmeden kısa süre önce silah ve teknoloji gönderildi. Irak'a gizlice finansal yardım da yapıldı." (Spotlight, 15 Şubat 1993)

İsrail'in Ortadoğu'daki Son Politikası
"1982'de, Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin yayın Organı Kivunim'de önemli bir belge yayınlandı. Oded Yinon eski bir Dış İşleri görevlisi olarak bu yazısında, İsrail'de gerek ordu, gerekse haber alma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını sergilemektedir. '1980'lerde İsrail için strateji' başlıklı yazı Arap devletlerinin parçalanması halinde, İsrail'in bölgede yayılmacı güç olarak sivrilmesinin zamanlaması konusunda bir programı içeriyor." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf. 103)
Söz konusu planda hangi ülkelerin, hangi bölgelere ayrılacağı ve bu bölme işinde hangi unsurlardan yararlanılacağı ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
"Lübnan zaten fiilen var olan beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni-Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi bölgesini ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Daha sonra sıra, Suriye ve Irak'ın etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünmesine gelecektir. Suriye'nin, kıyısında bir Alevi Devleti, Halep bölgesinde bir Sünni Devleti, Şam'da bir başka Sünni Devleti ve Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün'de bir Dürzi Devleti'ne bölünmesi öngörülüyor. Projede, Irak'ın da Basra çevresinde güneyde bir Şii Devleti, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi, ortada Bağdat çevresinde bir Sünni Devleti olarak üçe bölünmesi hedefleniyor." (Dünya Siyonist Örgütü'nün yayın organı Kivunim, Oded Yinon, Şubat 1982, sayı 14)
İsrail, Camp David Anlaşmasından sonra "Kutsal Topraklar" üzerinde yine aynı planı uygulamaya koydu. Böl-parçala-yönet olarak özetlenebilecek olan bu plan, bölge ülkelerindeki etnik ve dini azınlıkları kullanarak, öncelikle Ortadoğu'nun parçalanmasını amaçlamaktadır. Planın sağlıklı bir biçimde yürüyebilmesi için ilk olarak, Mossad'ın desteği ile bölge devletlerinin başına, genellikle azınlıklardan, birer İsrail kuklası lider geçirilmiştir. Suriye'de Hafız Esad, Irak'ta Saddam Hüseyin gibi. Parçalanma sonucu ortaya çıkan küçük devletler zayıf ve yıpranmış olacaktır. ABD'nin aracılığıyla devamlı kontrol altında tutulacak olan bu küçük devletçikler, planın son aşamasında İsrail tarafından rahatlıkla yutulabilecektir. Duruma bakılacak olursa, planın temellerinin çok daha önceleri, henüz bölgedeki ülkelerin sınırları çizilirken atıldığı görülebilir.
"Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından biraraya getirilmiş iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak on dokuz devlete bölünmüşlerdir. Her biri birbirine düşman azınlıklardan ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman Arap devleti içten, etnik, toplumsal çöküntü tehditi altındadır. Bazılarında ise iç savaş kaynaşması başlamıştır bile." (The Zionist Plan For the Middle East 1982, Israel Shahak, sf.5)
Ortadoğu'daki her devletin içine biraraya toplanmış azınlıklar, yaşadıkları ülkede huzursuzluk kaynağı olmaktadır. İsrail, azınlıkların sebep olduğu bu çatışmalarda rahatlıkla taraftarlar bulup, kendi çıkarları doğrultusunda öteki topluluklardan hak talep edebilecektir. Ortadoğu'daki azınlıkların dağılımına bakılacak olursa, İsrail'in bu planı gerçekleştirmekte fazla zorlanmayacağı kolaylıkla görülebilir. Irak'ta Şii çoğunluk, Sünni azınlık tarafından, Lübnan'da Müslüman çoğunluk, Hıristiyan olan Maruni azınlık tarafından, Filistin'de Müslüman çoğunluk, Yahudi azınlık tarafından yönetilmektedir.
Din ahlakının çoğu zaman göz ardı edildiği yerlerde yönetim soya dayalı azınlıklara tesis edilmiştir. Etnik ayrımlar, öne çıkarılarak bu planda kullanılacaktır. İran' da etnik azınlık olarak; Araplar, Beluciler, Türkmenler ve ülkenin üçte birini oluşturan Azeri Türkler. Irak'ta Kürtler, Türkmenler ve Şiiler; Mısır'da Koptlar, Cezayir'de Berberiler, Sudan'ın güneyinde siyahlar ve Hıristiyanlar, Lübnan'da Maruni Hıristiyanlar, Dürziler, Sünniler, Şiiler. Bu özelliklerden yola çıkan İsrail kurmayları, tek tek Ortadoğu'daki her ülkenin bölünmesi için, kimi uzun kimi de kısa vadeli planlar yapmışlardır.

Lübnan'ın Bölünmesi
Lübnan'ın bölünmesi fikri 1919'da ortaya atılmış, 1936'da planlanmış, 1954'te fiilen başlatılmış, 1982'de tam anlamıyla gerçekleştirilmiştir.
"Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap alemi için işarettir ve o yolda da ilerlenmektedir. Sonradan Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve dini bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi İsrail'in, uzun vadede Doğu cephesindeki birinci hedefidir. Kısa vadedeki hedefi ise bu devletlerin askeri gücünün dağılmasıdır." (The Zionist Plan for the Middle East, Israel Shahak, sf.9)

Suriye'nin Parçalanması
"Suriye, etnik ve dini yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan'da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir Şii Alevi Devleti, Halep bölgesinde Sünni Devleti, Şam'da buna düşman başka bir Sünni Devleti ve Havran, Kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da bir Dürzi Devleti. Böyle bir devlet uzun vadede bölgede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef bugün artık erişebileceğimiz kadar yakındır." (The Zionist Plan for the Middle East, Israel Shahak, sf.9)
"Siyonist" yazarın "barış ve güvenlik garantisi" olarak tanımladığı Suriye'nin parçalanmasının, İsrail'in işgal politikasına yarayacak bir gelişme olduğu açık. Bu planda her Arap devletinin nasıl parçalanacağı inceden inceye hesaplanmıştır. Suriye'nin bölünmesinde de kullanılacak unsurlar yine azınlıklardır. Bugün Suriye ordusunun büyük bölümü Sünni olmakla beraber, başlarında Alevi subaylar da vardır. Bunun uzun vadedeki önemi büyüktür ve bunun için ordunun rejime sadakati kısa ömürlü olmaktadır.
"İktidardaki güçlü askeri rejim dışında Suriye'nin, temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Bugün Suriye'de Sünni çoğunluk ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun yalnızca %12'si) arasında sürmekte olan iç savaş, ülkedeki sorunun dev boyutlarını gözler önüne sermektedir." (The Zionist Plan for the Middle East, Israel Shahak, sf.4)

Ortadoğu'da Lübnan'dan Sonra Parçalanan
İkinci Ülke: Irak
"Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail için sağlam bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için Suriye'nin bölünmesinden çok daha önemlidir." (The Zionist Plan For the Middle East, Israel Shahak, sf.97)
Ortadoğu'daki en büyük silahlı kuvvet olan Irak'ın gücü, Körfez Savaşı sayesinde eritilirken, ülkedeki Sünni, Şii ve Kürt grupların ülkeyi bölmesi sağlanmıştır.
"Irak, çoğunluğun Şii, yönetici azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından farklı olmayan bir ülkedir. Nüfusun %65'nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yoktur. İktidar, %20'lik bir seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde büyük bir Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden, ordu ve petrol gelirleri alındığında Irak'ın gelecekteki durumu, Lübnan'ın geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır." (The Zionist Plan For the Middle East, Israel Shahak, sf.4)
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İsrail Dış İşleri Bakanlığı'nda üst düzey görevlisi olan Oded Yinon, 1982'de, Dünya Siyonist Örgütü'nün Kivunim adlı yayın organında yazdığı "İsrail için strateji" adlı yazıda Irak'ın 3'e bölünmesi planı şöyle açıklanıyordu.
"Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecek; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii Devleti."
Bu hedef, Körfez Savaşı'nın ardından gelen gelişmelerle büyük ölçüde gerçekleşti. Bölgede İsrail'in ileri karakolu olan Çekiç Güç, bu parçalanmanın mimarlarından oldu.
Ortadoğu'nun kiralık lideri Saddam Hüseyin, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması konusunda son perdeyi açtı:
"Saddam Hüseyin'in yıllarca sindirip asimile etmeye çalıştığı Kürtlere bir anda bağımsızlık yolunu açması, Irak liderinin Kürtler üzerinde değişik planlar yaptığı yorumuna yol açtı. Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani, Saddam'ın ülkenin kuzeyinde otonomi ilan eden Kürt ulusuna bağımsızlık hakkı tanıdığını ve bağımsız Kürt Devleti'ni ilk olarak kendisinin tanıyacağını açıkladığını bildirdi. Uzmanlar, Saddam'ın, Türkiye ve İran'daki Kürtleri de bağımsızlığa özendirmek isteyebileceğini ve böylece bu iki ülkede kargaşalıklara yol açma amacında olabileceğini belirttiler." (Sabah, 10 Mart 1993)

İsrail'in Mısır'daki Hedefi, Nil'e Ulaşmak...
"Bugünkü iç siyasal görünümüyle Mısır tam bir ölüdür; hele hele, Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu da göz önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedefidir." (Kivunim, Oded Yinon, Şubat 1982, sayı 14)
Sedat'ın Mısır'ı yeniden Faruk dönemindeki "yeni sömürge" konumuna döndürmesine karşılık, Sina Yarımadası ödül olarak bu ülkeye geri verilmişti. Ne var ki, İsrail'in gözünde bu pek de kalıcı bir durum değil: "İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla, 1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilebilir." (Kivunim, Oded Yinon, Şubat 1982, sayı 14)
Yinon, yazısının devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken, bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da bir domino etkisi yaratacağını belirtiyor:
"Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir. Yukarı Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun birtakım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak bir Hıristiyan Kopt Devleti tasarısı, ancak barış anlaşması ile ertelenebilen, fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır. Bugün Müslüman Arap dünyasındaki en parçalanmış devlet olan Sudan, birbirine düşman dört gruptan oluşur: Arap olmayan Afrikalılar, putperestler, Hıristiyanlar ve bunların oluşturduğu çoğunluk üzerinde azınlık egemenliği kurmuş olan Sünni Müslüman Araplar. Öte yandan Mısır'da, ülke genelinde çoğunluğu oluşturan Sünni Müslümanlara karşılık, Yukarı Mısır'da güçlü olan yedi milyonluk Hıristiyan azınlık bulunmaktadır. Bunların hepsi kendi devletlerini kurmak isteyeceklerdir ve bununla da Mısır ikinci bir Hıristiyan Lübnan gibi olacaktır."
Bu arada, İsrail'in Mısır üzerindeki hesaplarının bir bölümü de Etiyopya'daki Nil'in suyunu kesecek olan baraj projesiyle sürüyor.

İsrail İçin Kısa Vadeli Bir Hedef:
Ürdün
İsrail, bugün kontrol altında tuttuğu Ürdün'ü kısa zamanda parçalayabileceğini düşünüyor. Zamanı geldiğinde Ürdün'ü ele geçirmek için, ülkede azımsanmayacak bir nüfusa sahip Filistinlileri kullanmayı hesaplıyor. İsrail'e göre Filistinliler, ülkedeki siyasi otoriteye karşı ayaklandırılacak, hatta iktidara geçirilecekler. Bu sırada İsrail devreye girecek ve klasik metodlarıyla Ürdün'ü topraklarına katacak:
"Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün'ün bugünkü yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün değildir ve İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir." (Kivunim, Oded Yinon, Ocak 1982, sayı 14)
Anlaşılan İsrail, Ürdün'e pek sadık değil, zamanı gelince onu da tasviye etme düşüncesinde...
"Ürdün'deki Haşimi Monarşisi, çöl ortasındaki çok sınırlı kaynaklarıyla, Suudi parasına ve ABD-İsrail askeri şemsiyesine bağımlılığıyla hiç de kendi başına egemen değildir. Öte yandan, kamplarda yaşayan Filistinli çoğunluğun üzerinde kurduğu yönetim biçimi, bütün devlet hizmetlerini görenler onlar oldukları halde, alabildiğine zalimcedir. Filistinlilerin siyasi söz hakları yoktur ve İsrailliler tarafından Batı Şeria ve Gazze'den bir kez atıldıktan sonra, artık her gün Ürdün polisi tarafından çağrılarak huzursuz edilirler." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.113)
Ürdün'deki Haşimi rejiminin devrilmesi, Siyonist lider Jabotinsky'nin 'nüfus transferi' olarak adlandırıldığı politikadan yola çıkarak hazırlanmıştır.
"Şeria Nehri'nin doğusundaki rejimi değiştirmek, batısında Arapların yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların çözümünü de sağlayacaktır. İster savaşta, ister barışta, bölgelerden göç ile bölgelerdeki ekonomi ve doğum ölüm oranlarındaki durgunluk, nehrin her iki yakasında da ortaya çıkmakta olan değişimin güvencesidir ve bizler de bu süreci en yakın gelecekte hızlandırmak için çalışmalıyız. Özerklik planı ya da başka her türlü uzlaşma veya bölgelerin paylaşılmasında olduğu gibi reddedilmelidir, çünkü bu ülkede şimdi olduğu gibi iki ulusu birbirinden ayırmadan, yani Arapları Ürdün'e, Yahudileri de nehrin batısındaki bölgelere göndermeden var olmayı sürdürmek mümkün değildir." (The Zionist Plan For The Middle East, Israel Şahak, sf.10)

İsrail'in Vazgeçmeyeceği Hedefi: İşgal
"1950'lerde, Arap devletlerinde sömürgeye karşı başkaldırı başlayınca, İsrail bu sorun için jeopolitik bir strateji belirledi. Bu strateji doğrultusunda; Lübnan'daki Falanjistlerle, Yemen'deki kralcılarla, Güney Sudan'daki direnişçilerle ve Irak'taki Kürtlerle ilişkiler kuruldu. Ortadoğu'da Maruniler, Dürziler, Kürtler gibi Arap ya da Müslüman olmayan gruplar, politik bağımsızlıklarını kazanmak için İsrail'le dostluk kurmaları gerektiğine inandırıldı. Bu yaklaşım İsrail'in Ortadoğu politikasının temelini oluşturdu." (The Israeli Connection, Benjamin-Beit Hallahmi, sf. 8)
Üstteki satırlarda ifade edildiği gibi, İsrail, Ortadoğu'da çok uzun süredir "kendisiyle iş birliği yapmaları gerektiğine inandırdığı" etnik ya da dini azınlıkları kışkırtma stratejisi güdüyor. Sonuçta büyük kapsamlı bir işgali hedef alan bu stratejinin aşamaları, zamana bağlı olarak uygun şartlar oluşturuldukça sahneye konuyor:
"Bu stratejiden çıkan sonuç, Siyonist hareket için herşeyin bir zaman tablosu üzerinde yazılı olduğu, her bölgenin fetih için işaretlendiği ve bir fırsat hedefi olarak kabul edildiği, ancak bu arada uygun güçler dengesi, ani ve yararlı sonuçlar sağlayacak bir savaş durumu beklendiğidir." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf. 109)
İsrail Ortadoğu'daki stratejisinin devamı için gereken kaos ortamını bölgede Mossad'a çalışan liderler sayesinde devamlı olarak canlı tutabilmektedir. Kaos ortamı, bölgedeki diğer ülkelerin de, Irak ve Lübnan örneklerindeki gibi etnik ve dini farklılıklara göre ayrılması için daha kolay senaryolar oluşturmasını sağlayacaktır. İzlenen stratejinin birinci aşaması sona erdiğinde, Ortadoğu'da, ekonomik olarak zayıf, politik olarak dışardan güdüme açık, daha çok nüfuz alanı niteliğindeki birçok ülke ortaya çıkmış olacaktır.
Tüm bunlar olurken, bir yandan da İsrail'in bölge ülkelerine oranla kat kat büyük olan silahlı kuvvetlerinin gücü daha da artırılıyor:
"İsrail'in kısa ve orta menzilli olmak üzere en az 100 tane nükleer silahı ve iki nükleer reaktörü var. Birincisi Nahal Soreq'te IRR-1, diğeri Dimona'daki IRR-2. Özellikle Dimona'daki reaktör İsrail'in askeri nükleer programının kaynağıdır." (L'Evenement du Jeudi, 7-13 Ocak 1993)
İsrail'in bu denli yoğun bir şekilde silahlanması, izlediği stratejinin ikinci aşamasının daha kolay gerçekleşebilmesi içindir. Bu aşamada bir devletçikler mozaiği görünümünü almış bölge, yeni bir senaryoyla, İsrail tarafından kolaylıkla yutulacaktır. İsrail'in bu düşüncesi eski Dış İşleri Bakanı şimdiki Başbakanı Ariel Şaron tarafından şu şekilde dile getirilmişti:
"İsrail süper bir askeri kuvvettir. Avrupa'nın bütün kuvvetleri biraraya gelse, bize ulaşamazlar. İsrail bir hafta içinde Hartum'dan Bağdat'a ve Cezayir'e kadar uzanan bölgeyi ele geçirebilir." (Yediot Aharanot, 26 Temmuz 1973)
Son operasyonu tamamladığı zaman İsrail, Ortadoğu'da Tevrat'ta da vadedilen Kutsal Toprakları işgal etmiş olacaktır.
"Aslında gerçekte ne kuzeydeki Dan, ne de güneydeki Beersheba, ne doğuda Ürdün ne de batıdaki Kenan ve Pelesketh toprağımızın tam sınırlarını çizmiyor. Büyük Fırat, Uzakdoğu'ya uzanan büyük çöl, iki sıcak körfeziyle Kızıldeniz, muhteşem Akdeniz, sürekli çizgileriyle Lübnan ve Hermon, bunlar Büyük Filistin'imizin topraklarıdır. Yürüyerek doğuya doğru 40 günden ve batıya doğru 30 günden az zamanda gidilmesi mümkün olmayan, 1 milyon kilometre kadar, Almanya'nın 1.5 katı İspanya ve Fransa'nın toplam yüzölçümü kadar." (A Zionist Primer, Sundel Doniger, sf.67)
Bu noktada İsrail'in stratejisinin, etnik kökenlere dayanan ayrılık ve çatışmalar olduğu açık bir şekilde ortada. Bu kaçınılmaz sondan Ortadoğu'yu kurtarabilecek tek çare ise ırk, kabile, aşiret gibi ilkel kimliklerden sıyrılıp, birleştirici bir düşünce sistemine sarılmak olabilir. İslam ahlakı altında canlandırılabilecek bir yapı ancak, İsrail'in, yayılmacı amaçlarına karşı koyabilir.
Bu gerçeğin İsrail de farkında. O yüzden bir asırdır bölge, ırkçı liderlerden geçilmiyor! Arap ırkçılığı ile başlatılan parçalanma, daha da küçük birimlere indiriliyor. Bölge toplumlarına, İslam ahlakı yerine, Mossad'a çalışan Arap liderlerinin şoven ideolojileri kabul ettiriliyor. Bunun sonucunda kültürsüz, yoz kitleler kolayca yönlendiriliyor.
Önemli olan, her gün adım adım ilerleyen bu planı görebilmek. Osmanlı'nın parçalanırken yapılan gizli planları, menfaat peşinde koşan liderleri, partileri, provokasyon ve ajitasyonları, şimdi, yani aradan 80 yıl geçtikten sonra görebiliyoruz. Ama ya günümüzde olanlar?
Hele çok yakınımızda gelişen bir olay, Güneydoğu sorunu. İsrail, diğer Ortadoğu ülkelerini parçalarken, Kutsal Topraklarına dahil olarak kabul ettiği Güneydoğu Anadolu'da boş durmuyor elbette.
"... İsrail Savunma Bakanı'nın özellikle 'Türkiye bizim ilgi alanımıza girer' sözü, İsrail'in emperyalist emellerinin bir belirtisi olarak görülmekte, bu ülkenin yayılmacı ve saldırgan tutumunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu durum İsrail'in Ortadoğu'da barışı istemediğinin de bir belirtisidir." (Hayat, 13 Eylül 1982)
Ortadoğu için tek çözüm etnik kimlikleri gözetmeden İslam'ın birleştirici, bütünleştirici ruhuna dayalı olarak kurulacak bir birliktir. Bu, İsrail'i işgal altındaki topraklardan çekilmesi için ikna edecek bir yaptırım meydana getirecektir. Böylece, bölgede 50 yıldır akan kan duracak ve gerçek bir barış kurulacaktır.
Kuşkusuz İsrail'in var olma hakkı vardır. İsrailli Yahudilerin, atalarının topraklarında bugün de özgürce yaşama ve ibadet etme hakkı saklıdır. Bunlara saygı duyuyoruz. Sorun, İsrail'i yöneten Siyonist anlayışın, tüm Filistin'e egemen olmak istemesi, Filistin'deki (ve hatta diğer Arap ülkelerindeki) Müslümanların haklarını göz ardı etmesidir.
Buna dur denmesi için adil bir barışın yapılması, adil bir barışın yapılabilmesi içinse bunu taraflara empoze edecek üst bir iradenin var olması gerekir. Osmanlı'nın asırlar boyu Ortadoğu'ya sağladığı "Pax Ottomana"nın sırrı budur.
Barışa gidecek yolun bir diğer şartı ise, tarafların radikalizmden vazgeçmesi, aklı selim ile hareket etmesidir. Gerek İsrail'in acımasız işgal politikası, gerekse bazı radikal Filistinlilerin sivil İsraillilere karşı gerçekleştirdiği hunhar terör eylemleri yanlıştır.
Gerçekte aynı Allah'a inanan, aynı peygamberleri seven, aynı ahlaki değerlere sahip olan Yahudiler ile Müslümanlar arasında bir çatışma olması çarpık bir durumdur. Filistin'de savaşan her iki taraf da bu gerçeği daha iyi düşünür ve kavrar ise, barışa giden yoldaki en önemli adımı atmış olacaklardır. İsrailliler, Müslümanları, 3 bin yıl önce Filistin'de yaşayan barbar putperest kavimlerden (örneğin Amelek'ten) söz eden Tevrat pasajlarına göre yorumlamak yanılgısından kurtulmalı, bunun yerine yine Tevrat'ta geçen, barışı, dostluğu ve uzlaşmayı öven pasajlara göre hareket etmelidirler. Müslümanlar ise, Allah'ın aşağıdaki hükmüne büyük özen göstermeli, İsrail'in yapmış olduğu tüm tecavüzlere karşı savunmasız insanlara saldırmak gibi bir adaletsizliğe başvurmamalıdırlar:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

İsraillilere Çağrı
Ortadoğu bir kez daha İsrailliler ile Müslümanlar arasındaki çatışmalara sahne oluyor. İsrail ordusu, Filistinli sivillerin yerleşim birimlerini acımasızca bombalıyor, çocuklara ateş açıyor, Filistin'i yaşanmaz hale getirmeye çalışıyor. Filistinli bazı radikaller ise, İsrail'in sivil halkını hedef alıyor, masum çocukları veya kadınları hedef alan korkunç intihar saldırıları ile dehşet saçıyorlar. Müslümanlar olarak bizim temennimiz, her iki tarafın da öfkesinin ve nefretinin dinmesi, akan kanların durması ve Ortadoğu'ya barış gelmesidir. İsraillilerin masum insanları vurmasına da, bazı radikal Filistinlilerin teröre başvurarak masum İsraillileri bombalamasına da karşıyız.
Bizce bu çatışmaların sona ermesinin ve Ortadoğu'ya gerçek bir barışın gelmesinin en önemli şartı, her iki tarafın da kendi inançlarını samimi ve doğru bir şekilde anlaması ve uygulamasıdır. Çünkü İsrail-Filistin çatışması, Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki bir "din savaşı" kimliğine bürünmüş durumdadır. Oysa böyle bir din savaşının yaşanması için hiçbir neden yoktur. Yahudiler ve Müslümanlar, aynı şekilde Allah'a inanan, aynı peygamberleri seven ve sayan, aynı ahlaki prensiplere sahip olan insanlardır. Birbirlerine düşman değildirler; aksine ateizmin ve din düşmanlığının yaygın olduğu bir dünyada birbirlerinin müttefikidirler.
Bu temel prensip üzerine, İsraillilere (ve tüm Yahudilere) çağrıda bulunuyoruz:
1) Müslümanlar ve Yahudiler, tüm evrenin ve canlıların Yaratıcısı olan tek bir Allah'a inanmaktadırlar. Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve O'na döneceğiz. O halde neden birbirimize düşman olalım? İnandığımız kutsal kitaplar birbirinden farklıdır; ama hepimiz o kitaplara Allah'ın vahyi olduğuna inandığımız için uyuyoruz. O halde neden birbirimize cephe alalım?
2) İsrailliler Müslümanlar yerine, ateist veya putperest insanlarla mı birarada yaşamayı tercih ederlerdi? Kitab-ı Mukaddes, putperestlerin Yahudilere yaptıkları korkunç zulümleri anlatan pasajlarla doludur. Ateist ve dinsizlerin (örneğin Nazilerin, antisemit ırkçıların veya Stalin Rusyası gibi komünist rejimlerin) Yahudilere uyguladıkları korkunç soykırım ve zulümler de ortadadır. Söz konusu dinsiz güçler, Yahudilerden Allah'a inandıkları için nefret etmişler ve bu yüzden onlara zulmetmişlerdir. Hem Müslümanlara hem de Yahudilere düşman olan söz konusu ateist, komünist veya ırkçı güçlere karşı, iki dinin mensupları aynı safta değiller midir?
3) Müslümanlar ve Yahudiler, aynı peygamberleri sevmekte ve saymaktadırlar. Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf, Hz. Musa veya Hz. Davud Yahudiler için ne kadar önemli ise, Müslümanlar için de o kadar önemlidir. Bu mübarek insanların üzerinde yaşadıkları ve Allah'a hizmet ettikleri topraklar, Yahudiler için ne kadar kutsal ise, Müslümanlar için de o kadar kutsaldır. O halde neden bu toprakları gözyaşına ve kana boğalım?
4) İsrail'in temel değerleri biz Müslümanlar için de kutsaldır. "İsrail" kelimesi, Kuran'da övgüyle anlatılan ve tüm Müslümanların saygıyla andıkları Hz. Yakub'un ismidir. Hz. Davud'un altı köşeli yıldızı, bizim için de bir peygamber sembolüdür. Sinagoglar, Kuran'a göre Müslümanların koruması gereken ibadethanelerdir. (Hac Suresi, 40) Şu halde iki dinin mensupları, neden birarada ve barış içinde yaşamasınlar?
5) Tevrat Yahudilere yeryüzünde toprak işgal etmeyi ve kan dökmeyi değil, barış ve huzur sağlamayı emretmektedir. İsrail soyu "milletler üzerine bir ışık" olarak tarif edilmektedir. Haham Dovi Weiss'in dediği gibi;
Sonsuz Kudret Sahibi Allah, Yahudi halkına, dünyanın üstündeki tüm insanlarla ve uluslarla barış içinde yaşamayı emretmiştir. Bizim görevimiz kolaydır: Her zaman için Yaratıcıya mütevazice kulluk etmek. Tevrat'a inanan Yahudiler olarak, hangi insan veya insan grubu acı çekerse, onlara merhamet hissetmek ve göstermekle sorumluyuz. (http://www.netureikarta.org/speeches.htm)
Eğer İsrailliler Filistinlilere bugün davrandıkları gibi davranmaya devam ederlerse, bunun hesabını Allah'a veremeyebilirler. Masum sivil İsraillileri öldüren Filistinliler de, bu cinayetlerinin hesabını veremeyebilirler. Her iki tarafı da şeytani bir şiddete sürükleyen bu çatışmalara bir son vermek, Allah'ın rızasının gereği değil midir?
Yahudileri tüm bu gerçekler üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. Allah biz Müslümanlara, Yahudileri ve Hıristiyanları "ortak bir kelimeye" davet etmeyi emretmiştir:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Al-i İmran Suresi, 64)

Bizim, Kitap Ehli olan Yahudilere çağrımız da budur: Allah'a iman eden ve O'nun vahyine itaat eden insanlar olarak, gelin ortak bir "iman" kelimesinde birleşelim. Hepimiz Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allah'ı sevelim. O'nun emirlerine uyalım. Ve Allah'ın bizi daha da doğruya eriştirmesi için dua edelim. Birbirimize ve yeryüzüne husumet, gözyaşı ve kan değil, sevgi, merhamet ve barış getirelim.
Filistin sorununun ve dünyadaki daha diğer pek çok kavganın çözümü burada yatmaktadır. Gelin, hep birlikte bu çözüme ulaşalım. Öldürülen ve acı çeken bunca masum insan, bunun son derece acil bir görev olduğunu her gün bize hatırlatan bir işarettir.






Zulüm ve İşkence Sistemi:
Faşizm


Faşizm, haklının değil güçlünün sistemi... Tıpkı Siyonizm gibi ırkçı bir ideoloji olan faşizm, şiddete, baskıya ve zulme dayalı bir sistemi savunur.
İşte faşizmin genel bir tanımı ve üç büyük faşizm örneğinin perde arkası... Hitler, Mussolini ve Franco’nun localar tarafından desteklenen rejimleri...

Faşizm, ciddi olarak ilk defa Mussolini ve Hitler aracılığıyla uygulanmışsa da tarihe bakıldığında başka faşist uygulamalara da rastlanmaktadır. Roma İmparatorluğu ve Persler ırkçı uygulamalarıyla bunun ilk örneklerindendir.
Faşizmde, ülkeyi yöneten kadro, ülkenin tek hakimidir. Alınan kararlar, yapılan uygulamalar tamamen bu kesimin iradesiyle gerçekleşir. Söz konusu kadro sadece kendi sahip olduğu ideolojiyi hakim kılmaya çalışır. Bu nedenle halkın, yönetim üstündeki eleştirileri, tavsiyeleri dikkate alınmaz. Halka empoze edilmek istenen ideolojiye ters düşen fikir ve düşünceler baskıcı yöntemler kullanılarak susturulmaya çalışılır. Halkın oluşturabileceği kurumlar ve yapabileceği faaliyetler sadece bu yönetim tarafından şekillendirilir. Kısacası faşizmde her birey, yönetimin oluşturduğu resmi ideolojiye hizmetle yükümlü olan bir araç haline getirilir.

Georges Sorel, Faşist Teorinin
En Önemli İdeoloğu
Faşizmi yukarıda anlatıldığı şekilde kuramsal manada ilk defa ortaya koyan kişi 19. yüzyılda Georges Sorel oldu. Sorel, teorisini uygulamaya geçirmek için Mussolini'yle iş birliği yaptı ve İtalya'da faşist bir yönetimin iş başına gelmesine yardımcı oldu. Sorel'in özellikle Mussolini ile büyük bir yakınlık kurmasının nedeni araştırıldığında ortaya çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Mussolini, masonluk örgütünün en yüksek dereceli üyelerinden biridir:
"Mussolini, Palermo Locasından 33. derece madalyasını almıştır." (Faşizmler, Henry Michel, sf.126)
Sorel'in teorisinden derinden etkilenen isimlerden birisi de Mussolini idi:
"Mussolini üzerindeki Sorel etkisi kesindir. Mussolini onunla pek çok kere biraraya gelmiştir. Hatta bu faşist diktatör bir gün halka şöyle bir açıklamada bulunmuştur: 'Şu anda sahip olduğum herşeyi Georges Sorel'e borçluyum'."(Notre Maitre M. Sorel, sf.303)
Sorel sadece Mussolini'yi değil, diğer birçok masonu da etkilemiş ve bunların da faşist partiye üye olmalarını sağlamıştı:
"Faşist Parti'ye mensup olanlar arasında birçok mason vardı. Mesela Balbo, Bottai, Acerbo, Farinaci, Grandi ve sonraları Mussolini'nin damadı olan Ciano masondu. Hatta, Faşist Parti'nin Genel Sekreterliği'ni yapmış olan Farinaci hem Palazzo Giustiniani'deki hem de Gesu Meydanı'ndaki masonluğa intisap imkanını bile bulmuştu." (Mimar Sinan Dergisi, yıl 1977, sayı 25, sf.41)

Faşizm; Haklı Olanın Değil, Güçlü
Olanın Hakimiyeti...
Faşizm ilk anda süslü sloganları ile bir kısım cahil halk üzerinde sempati uyandırsa da; akıl, mantık ve vicdanla düşünenler için faşizmin vaat ettiği geleceğin karanlık olduğu, tüm yetkilerin din düşmanı, zalim ve baskıcı bir elde toplanmasının zulüm ve şiddetten başka bir şey getirmeyeceği açıkça görülmektedir. Aslında bu durum faşist ideologlar ve liderler tarafından da bilinen bir gerçek ve zaten ulaşılmak istenen amaçtır. Nitekim bu gerçeği İtalyan faşist diktatör Mussolini, iktidarının çökmeye başladığını görünce şöyle dile getirmişti:
"Faşizm özgürlük değil, zalimin hakimiyetidir. Milletin güvencesi değil, özel çıkarların savunmasıdır. Bunu herkes bilirdi." (Mussolini and Fascism, John P. Diggins, sf.15)
Gerçekten de faşizm gibi şiddet ve baskı yanlısı bir düşüncenin uygulamada getireceği sonuç, doğal olarak, haklı olanın değil, güçlü olanın kazanması, güçlünün haklıyı ezmesidir. Diğer bir deyişle, faşist bir toplumda para kimin elindeyse, silah kimin elindeyse o en güçlüdür ve onun dedikleri doğrudur. Bu ideolojiden farklı olan bütün fikirler yanlış ve zararlıdır. Dolayısıyla "zararlı olan fikir", ancak o fikrin sahibinin güç kullanılarak susturulmasıyla ortadan kaldırılabilir.

Faşizm ve Siyonizm İş Birliği
Normal bir insanın kan dökmesi, baskı ve şiddeti savunması mümkün değildir. Böyle bir durumun oluşabilmesi için kişinin ancak sapkın bir ideolojiyle beyninin yıkanması gerekir. Hem faşist teoriyi ortaya koyan Sorel'in, hem de bu teoriyi uygulayan Mussolini, Franco ve Hitler gibi liderlerin gerek düşüncelerinin gerekse yaşayışlarının Siyonist felsefeyle olan paralelliği de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Pek çok kişiye garip de gelse, faşistlerin Siyonist sermayedarlar tarafından teşvik görmesi, faşist ideoloji ile Siyonizmin paylaştığı ortak paydadan kaynaklanmaktadır. Siyonizmin temeli üstün ırk inancıdır. Siyonistlerin bu inançlarının temel dayanağı ise, Muharref Tevrat'ın bazı açıklamalarına dayanarak yaptıkları art niyetli yorumlar ve kimi batıl geleneklerden gelen ön kabullerdir. Bu düşüncelerini savunurken öne sürdükleri bir Tevrat pasajı ise şöyledir:
"Siz Allah'ınız Rabbin oğullarısınız... Çünkü siz Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavmisin ve Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere sizi seçti." (Tesniye Bölümü, 14/1-2)
Allah'ın bir dönem Yahudilere nimetler verdiği ve yine bir dönem onları diğer milletlere hakim kıldığı bir gerçektir. Ancak Siyonistler, Allah'ın birçok peygamberi bu soydan göndererek, Yahudileri bir dönem geniş topraklara hakim kılmış olmasını yanlış yorumlayıp bunu bir tür ırk üstünlüğü gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun sonucunda da, her Yahudi'nin doğuştan bir üstünlük sahibi olduğuna ve İsrailoğullarının tüm diğer kavimlerden ebediyen üstün sayıldıklarına dair çarpık bir anlayış geliştirmişlerdir.
Bu durum Siyonist liderlerin düşünce yapılarını oldukça derinden etkilemiştir. Bu etki, Siyonizmin fikir babalarından Ahad Ha Am'ın ifadesinde de açık şekilde kendini göstermektedir:
"Yaratılış merdivenlerinde farklı basamaklar olduğunu herkes doğal olarak kabul eder. Önce inorganik nesneler, bitkiler ve hayvanlar alemi, sonra konuşan yaratıklar ve hepsinin üstünde Yahudiler." (Siyonizm ve Irkçılık, AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, no 511, sf.49)
Bu ırkçı düşünce, Siyonist felsefe ile yakın ilişkileri olan masonların da önemli ilkelerinden biridir:
"Bu her biri bir öncekinden daha yükseğe varan parlak kültür aşamalarına insanın yücelişi de deniyor. Ama bütün bunlar bizim anladığımız insan, sokakta her gün gördüğümüz insan değildir. İki ayaklı, iki kulaklı, az çok usa da sahip insanı biz burada kastetmiyoruz, biz insan dediğimiz zaman, bütün masonik ilkeleri sinesinde toplayan bir insanı, insan olarak ele alıyoruz." (Mimar Sinan Dergisi, sayı 27-28, sf.35)
Dolayısıyla, Siyonist felsefeyi benimseyenler için, kendileri dışındaki insanlara hayvan gözüyle bakmak, diğer bir deyişle onlara hayvan muamelesi yapmak oldukça makuldur.
Kendi ırkından olmayan insanlara hayvan gözüyle bakan düşünce yapısının, onlar için ne gibi bir sistemi uygun göreceğini tahmin etmek pek de zor değildir. Onlara düşen görev kendilerinden istenenleri yerine getirmek, aksi halde ise, "cezalandırılmak"tır. İşte bu noktada kullanılan cezalandırma yöntemi ise, baskı ve şiddetin ta kendisi olan faşizmdir.
Faşist felsefe, sadece savaşın insanı yücelttiğine inanır. Bu felsefeye göre insan ancak savaşarak gelişebilir. Bu düşünceyi Mussolini'nin şu ifadesinde görebilmek mümkündür:
"Sadece savaş bütün insansal enerjiyi en yüksek gerilimine getirir ve onu göze almak cesaretine sahip olan toplumlara bir soyluluk damgası vurur." (Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.242)
Mussolini gibi Hitler de aynı faşist düşünceye sahip olduğundan her zaman şiddeti ve savaşı desteklemişti:
"Güçten, şiddetten, savaştan başka üstün değer tanımayan Hitler ve yakın çevresi, bu kavramlarda mistik, gizli bir anlam bulmuşlar ya da kendilerini bu anlamı bulduklarına inandırmışlardı. Savaşı yüceltmelerinin nedeni buydu." (Hitler'den önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 26 Kasım 1992)
Faşizmin genel karakterinde savaşın, savaşmanın bu derece önemli bir yerinin olması, Siyonizm ile faşizm arasındaki bir diğer ortak noktadır. Siyonist İsrail Devleti'nin elli yılı aşkın süredir aralıksız sürdürdüğü işgal politikası, beraberinde sürekli bir çatışma ve savaş ortamını getirmektedir. İsrail'in sorunları çözmek için sürekli şiddete başvurması, daha çok şiddetin yaşanmasına neden olmakta, Ortadoğu'da kan, gözyaşı ve acının bir türlü sonu gelmemektedir. Pek çok Müslüman ve Yahudinin hayatını kaybettiği bu savaşın barışla neticelenmemesinin en büyük sorumlusu ise, işgalden vazgeçmeye bir türlü yanaşmayan Siyonist anlayıştır.

Dinden Uzak Toplumun Kaçınılmaz Sistemi
Böyle bir tablo, faşist düşüncenin gerçekte din ahlakından uzak bir toplumun kaçınılmaz ürünü ve insanın kaba içgüdülerinin bir dışavurumu olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü baskı, şiddet, zulüm, din ahlakının ortadan kalktığı bir ortamın temel özelliklerindendir. İnsanı, basit çıkar hesapları uğruna yaşamaktan, bu çıkarlar uğruna başkalarını ezmekten uzaklaştıran tüm değerleri ise gerçek din ahlakı içerir. Din ahlakının hakim olmadığı ortamın da, hangi sistem uygulanırsa uygulansın "arena"ya dönüşmesi kaçınılmazdır. Faşizm de bu dinden uzak "arena"nın kanunlarından biridir. Hitler ve Mussolini'nin hayatı, faşizmin din ahlakından ne kadar uzak olduğunu ve buna paralel olarak faşist diktatörlerin kendilerini nasıl ilahlaştırdıklarını çarpıcı bir şekilde göstermektedir.
Ayrıca özellikle günümüz Avrupası'nda yaşayan, Hitler ve Mussolini'nin "torunları"olan neo-Nazilerin dejenere hayatları da faşist ruhun din ahlakından uzak yapısını belgelemektedir.
Zaten Siyonizmin ve masonluğun temel hedeflerinden birisi toplumları din ahlakından uzaklaştırmak ve hak dinin yaşanmadığı ortamlar oluşturabilmektir. Bu nedenle Siyonizm ve masonluk, her ne kadar faşizmin karşı safında yer alıyorlarmış gibi görünseler de, aslında faşizmin en önemli destekçilerindendirler.
Faşizm ve faşist karakter, bu noktada, şu şekilde maddeleştirilerek özetlenebilir:
Faşist düşüncede temel prensip, "haklı olanın değil, güçlü olanın haklı olması" esasına dayanır. Bu prensip aynı zamanda masonik ahlak anlayışının da temel özelliğidir. Tarihteki tüm faşist liderler de bu ahlak anlayışını uygulamışlardır. Hitler, Mussolini, Franco, Salazar; yakın geçmişte Bokassa, İdi Amin gibi diktatörler bunun tipik örnekleridir. Masonu, masonluğa çeken çoğunlukla güce duyduğu hayranlıktır; faşist de gücün peşindedir. Bu yönüyle faşistler tam anlamıyla mason ahlakını benimsemişlerdir.
Faşizm ve Marxizm gerçekte aynı hedefe yönelen iki kardeş felsefedir.
Zulüm ve işkenceden zevk alma faşist felsefenin temel esaslarındandır. Özellikle Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin iktidarı ele geçirdiklerinde yaptıkları işkence, kan dökme, sadizm gibi vahşi tavırlar, Siyonist felsefeden kaynaklanır.
Faşist sistem, egoizmin üstüne kurulmuştur. Bu olmayınca faşist düşünceye göre, ilerleme de olmaz. Bu nedenle faşistler, Siyonistler gibi barış ve yardımlaşma esasına dayanan bir dünyanın hiçbir anlamı olmadığına inanırlar.
Faşist karakter şeytanın Kuran'da tarif edilen karakteri ile çok büyük benzerlik gösterir. Kendisi acı çeker, başkalarına da acı çektirmek ister. Kendisi perişan bir hayat sürer, başkalarına da perişan bir hayat sürdürmek ister.
Faşist her gün her kılığa girebilir. Bir gün en azılı Marxist terör örgütüyle iş birliği yapar, ertesi gün yabancı bir istihbarat örgütüyle bağlantı kurarak sinagog bombalayabilir. Bir başka gün koyu bir Siyonizm dostu olarak karşınıza çıkabilir.
Faşistler genellikle halktan kopuk, marjinal yaşamayı severler. İnsana yakışmayan karanlık, izbe, adeta çöplüğü andıran yerlerde yaşarlar. Buralarda kendi şahsi kinlerini tatmine çalışırlar. Sadizmi, korkuyu, kaosu, güzelliğe düşman olmayı savunurlar. Din ahlakı ise, bunların tam tersini; şefkati, merhameti, affı, barışı emrettiği için, din ahlakından hep uzak dururlar. Çünkü faşistlere göre kan, savaş, kin, nefret, sadizm yoksa, yaşamanın da bir anlamı yoktur.
Faşist karakterde merhametli olmak kara bir leke sayılır. Merhametli, müşfik kimselerle beraber hareket edilemeyeceği fikri, faşist ideolojinin karakteristik özelliğidir. Faşist tam anlamıyla sado-mazoşist bir ruh hali yaşar. Zulmetmekten hoşlandığı gibi, kendisine zulmedilmesinden de zevk alır. Faşist ideolojiye uzun yıllar hizmet edenlerde akıl almaz derecede korkunç, zalim, vicdansız bir yüz ifadesinin oluşması bu düşünceden kaynaklanır.
Faşistlerin tavır ve davranışları, zalim yapıları nedeniyle son derece kabadır.
Faşistlerin en bariz vasıflarından biri hür düşünememeleridir. Ufukları dardır. Bu nedenle komploları, sahtekarlıkları, ilkel yalanları her seferinde ortaya çıkar.

Din Ahlakı Faşizmi Kesin
Olarak Reddeder
Dünyada bugüne dek var olan faşist sistemlerin sahip oldukları ortak noktalardan biri dine karşı tutumlarıdır. İlk bakışta, tüm faşist sistemlerin halkın sahip olduğu dini savunduğu görülür. Ancak, faşistler dini samimi olarak savunmazlar. Masonik-faşist zihniyet için din sadece araçtır. Tek amaçları, dini kurumlardan ve inançlı halktan destek almak, dini terim ve kavramları kullanarak halkı kendilerine bağlayabilmektir. Bu dinin İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi İlahi dinler, Budizm ya da herhangi başka bir din olması faşistler için fark etmez. Yeter ki söz konusu dini inanç o topluluğu birarada tutsun, onları faşist ideolojinin çıkarları doğrultusunda motive etsin. Hitler, Mussolini, Franco gibi faşist diktatörlerin ve hatta Saddam Hüseyin gibi çağdaş faşistlerin politikaları ve uygulamaları incelendiğinde, dine karşı tutumlarının iç yüzü de kolaylıkla görülebilmektedir.
Faşistlerin, kendilerine sorulduğunda Allah adına, din adına, millet adına ortaya çıktıklarını söyleyip aklın alamayacağı pek çok sapkınlığı olağan karşılamaları; iyiliksever, barışçıl, hoşgörülü ve insancıl amaçlar uğrunda mücadele ettiklerini öne sürmeleri, faşistlerin Kuran'da anlatılan ikiyüzlü (münafık) karakteriyle tam bir uyum içinde olduklarını göstermektedir.
Herşeyden önce faşistlerin samimi olarak dini savunmaları imkansızdır, çünkü faşistlerin sahip oldukları karakter ve hayata bakış açıları dinin insanlara kazandırdığı güzel ahlakla taban tabana zıttır. Allah'ın insanlar için seçtiği dinde barış ve huzur varken, faşizmde savaş ve huzursuzluk vardır. Allah insanlara güzel söz söylemeyi, affetmeyi ve sevgiyi emrederken, faşistler kin ve nefreti, bitip tükenmeyen mücadeleyi ve savaşı emrederler. Dolayısıyla, faşistler dinin samimi olarak yaşanmasını ve topluma dinin getirdiği güzel ahlakın hakim olmasını istemezler, çünkü böyle bir durumda kendileri topluma hakim olamayacaklardır. Bu nedenle, hem dindar görünür, hem de hak dinin yaşanmasını gizlice, sinsi tedbir ve uygulamalarla engellemeye çalışırlar.
20. yüzyıl tarihi, bunun kanıtlarıyla doludur.

Duçe'nin Faşizm Macerası
MUSSOLINI İTALYASI
Mussolini, gerek iktidara geliş sürecinde gerekse iktidarı boyunca belirli çevreler tarafından büyük destek gördü. Bunların başında ise, Siyonistler vardı. Siyonistler diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İtalya'da da iç ve dış siyasete yön verebilecek konumda olmayı hedefliyorlardı. Siyonizme sıcak bakan kişilerin iktidarda olması, bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaktı. Çoğu yerde olduğu gibi İtalya'da da masonların desteği ile Siyonistler bu alanda çeşitli faaliyetler yürüttüler.
Mussolini'nin başa getirilmesindeki en önemli etkenlerden biri ise üstad mason olmasıydı:
"Mussolini Palermo Locası'ndan 33. Derece Madalyası'nı almıştır." (Faşizmler, Henry Michel, sf.126)
Mason localarında kullanılan bir sembol olan "balta", Mussolini tarafından faşizmin ve Faşist Parti'nin simgesi olarak seçildi. Masonik felsefede ölüm ve katliamı sembolize eden "balta", faşizmin amacı olan şiddeti ve savaşı simgeliyordu.
Mussolini kendisinin ve Siyonizm-masonluk menfaatleri doğrultusunda oluşturulan kadronun Siyonist ideallere hizmet için uğraş vereceğini, Siyonist liderlerle yaptığı bir toplantıda şu ifadesiyle belirtmişti:
"Bir Yahudi Devleti kurmalısınız. Ben kendim, bir Siyonistim ve bunu Dr.Weizmann'a (ilk İsrail Cumhurbaşkanı) da söyledim. Gerçek bir devletiniz olmalı. İngilizlerin size lütfettiği milli bir ev değil. Bir Yahudi Devleti kurmanızda size yardım edeceğim." (Mussolini and the Jews, Meir Michaelis, sf.131)
Siyonist Yahudiler, Mussolini'nin kendilerine sağladığı bu yardımları karşılıksız bırakmadılar. Amerika'daki Yahudi banker J. P. Morgan aracılığıyla İtalya'daki faşist yönetime para yardımında bulundular:
"‘J.P. Morgan bankerlik şirketi 1926 yılında İtalya'daki faşist Mussolini hükümetine 100 milyon dolar veriyor." (Mussolini and Fascism, John P. Diggins sf.32)

Mussolini, İspanya'daki Kanlı
Faşist Diktanın Destekçisi
Mussolini'nin destek verdiği bir diğer grup ise İspanyol faşistleri idi. Mussolini, İspanya'da faşistleri iktidara getirebilmek için Hitler'le birlikte büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu:
"Mussolini ve Hitler müdahalede bulunduklarını saklamadılar. 19 Temmuz 1936'dan itibaren Franco'yu desteklediklerini açıkça ilan ettiler." (Pietro Nenni, İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, sf.75)
Mussolini İspanya'ya faşist diktayı getirebilmek için, var olan Cumhuriyetçi yönetime karşı, monarşi yanlısı karşı-Cumhuriyetçi gruba destek verdi. Roma'da karşı-Cumhuriyetçi grupla gizli bir anlaşma imzaladı. Yapılan anlaşmayla Mussolini, İspanya'da faşist yönetimi kuracak, karşı-Cumhuriyetçi grubu maddi-manevi destekleyerek iş başına gelmesini sağlayacaktı. Bu anlaşma daha sonra gizli olmaktan çıktı. Mussolini İspanya'ya faşizmi yerleştirmek için İtalyan ordusunun kendi askeri ve teçhizatıyla bizzat savaştığını şu sözleriyle itiraf etti:
"II. Dünya Savaşı bastırdığında bize pek az can kaybına mal olan, ama muazzam bir askeri ve mali külfet yükleyen İspanya ve Habeşistan Savaşı'ndan henüz çıkmıştık." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, Pietro Nenni, sf.74)

Mussolini'nin Kendini Kutsal Bir
Varlık Olarak Gösterişi
Mussolini, hemen tüm faşist liderlerde görülen bir özellik olarak kendini ilahlaştırma yoluna gitmiştir. Bunun için devletin sahip olduğu resmi yayın organlarını kullanmıştır:
"Milizia Fascista adlı resmi dergi vatandaşlarına şu çağrıyı yapar: 'Tanrıyı sevmekten bir an bile geri kalma. Ama unutma ki, İtalya'nın Tanrısı Duçe'dir'." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Mussolini, bu sapkın iddiasını kanunlara da yerleştirmişti. Yayınladığı kurallar listesini, Musevilerin 'On Emirinden' esinlenerek On Emir koymuştu. Bu emirler içinde kendisinin her zaman haklı olduğuna dair bir madde de bulunmaktaydı:
"Duçe'nin yanılmazlığı yediden yetmişe her İtalyanın kafasına sokulur. On Emir'in 8. maddesinde yer alan, 'Duçe her zaman haklıdır' sözü toplumun her bireyi için ilk ağızda benimsenilmesi gereken bir ilkedir." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Diğer yandan Mussolini, küçük çocukları faşist sisteme uygun bir şekilde yetiştirmek ve onların gözünde kendini sözde ilah gibi göstermek için "Balilla"adında, çocukları örgütleyen bir teşkilatın kurulmasına da önayak olmuştur:
"Çocukları örgütleyen Balilla'nın 'Credo'su (temel inançları) 'Kutsal Papa'nın şahsında faşizme inanıyorum' diye başlar, 'Mussolini'nin dehasına iman ederim' sözleri ile devam eder." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Sözde ilahlık iddiasıyla yapılan bütün bu propaganda ve telkinlerle halk artık Mussolini'yi insan üstü bir varlık olarak görmeye başlamış ve sonunda Mussolini arzuladığını elde etmişti:
"Güneyli köylü kadınları, 'Mussolini- insan üstü' diyorlardı; ve Duçe'nin harman dövmesine bakarak şöyle haykırıyorlardı: 'O bize ekmek veriyor, bunu bize harmanda döğüyor, bizde onu koruyoruz.'." (Faşizmin Analizi, Maria Macciocchi, sf.117)
Mussolini'nin bu davranışları, masonik felsefede birçok kez tekrar edilen mantığın bir benzeridir. Masonik felsefede de insanı herşeyin üzerinde gören, çarpık bir anlayış hakimdir:
"Mason, kaynağına yaklaştıkça nurlanır, fakat yanar. Hedef güneşe varmak değil, güneş olmaktır. İşte bu güneş ilahlık mertebesidir." (Doğuş Kolu, Mason Yıllığı, sf.41)
Nitekim aynı düşünce bir başka masonik kaynakta daha açık bir şekilde ve şu ifadelerle anlatılmıştır:
"İlkel toplumlar acizdirler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı." (Selamet Mahfilinde Üç Konferans, sf.51)
Mussolini'nin bu sapkın düşünce ve uygulamalarının yanı sıra, ayırımcı politikaları da ünlüydü. Örneğin kadınlara karşı tam anlamı ile bir ayırımcılık uygulanıyor, kadınlar ikinci sınıf insan muamelesi görüyor ve hatta tamamen yok sayılıyorlardı. Mussollini bu düşüncesini Journal adlı Fransız gazetesine verdiği demeçte şu şekilde ifade etmiştir:
"Bizim devletimizde kadın hesapta olmamalıdır." (Faşizmin Analizi, Maria Macciocchi, sf.128-129)
Mussolini'nin kadınlara karşı olumsuz bakış açısına sahip olmasının temelinde mason localarında aldığı telkinlerin büyük etkisi vardı. Mason teşkilatlarına da sadece erkekler alınıp kadınlar kabul edilmemekte ve masonlar, kadınları hor, zayıf insanlar olarak görmektedirler:
"...Kadınlık bizim düzenimiz haricinde bırakılır, alınmaz." (World Freemasonary, sf.19)
"Kadın pek nadir olarak karar istidat ve kabiliyetine maliktir. Zira za'fı, onu bencilliğe sürükler. Hem de o, erkekle mukayesede, tembel, az faal, az sebatkardır, çabuk yorulur... Kadın, nefsine karşı da samimi değildir. Hiçbir zaman kusurlarını itiraf etmesini bilmez... Riyakarlık onda fıtridir. Buna bir de kibir ve azameti ilave ederseniz kadının hakiki seciyesini elde etmiş olursunuz. " (Türk Mason Dergisi, sayı 11, sf.50)
Mussolini'yi kadınları bu şekilde toplum dışına itmeye götüren kuvvetlerden biri de esasında her faşistte var olan şiddet duygusudur:
"Mussolini'nin değişmez inançlarından biri zorbalıktır ve bunu Sorel'den öğrendiğini söylemenin bazen politik olarak faydalı olduğunu düşünüyordu, şiddete başvurmak kafasında çoktan gelişmiş esas içgüdüdür." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.14)
Nitekim Mussolini kendisinde yer eden şiddet duygusunu uygulamaya dökmüş ve "Kara Gömlekliler" adında her türlü şiddet ve zorbalık eylemlerini gerçekleştiren silahlı birlikler oluşturmuştur. Bu birlikler vasıtasıyla sadist arzularını halk üzerinde terör havası estirerek yerine getirmeye çalışmıştır:
"...Mussolini normal duruma geri dönmekten bahsediyor olmasına rağmen, gizliden gizliye teğmenlerine dehşet eylemlerini artırmalarını öğütlüyordu." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.81)
Diktatörlüğün muhafızları olan bu silahlı faşist birliklere "Kara Gömlekliler" denmesinin sebebi Mussolini tarafından belirlenen siyah üniformaları giymeleridir. Siyah, masonlar için özel anlamlar taşıyan bir renktir. Locaların iç dekorasyonlarında yoğun olarak kullanılan siyah renk, masonik felsefede ölüm ritüellerini ve ölümü temsil etmektedir. Masonlukta siyahın diğer bir önemi de, üstad-ı azamın kıyafetinin rengi olmasıdır.
Mussolini "Kara Gömlekliler" vasıtasıyla sadece kendi ülkesinde şiddet uygulamakla kalmamış, bu idealini gerçkleştirmek için diğer ülkeleri de işgal etme yoluna gitmiştir. 1935 yılında Etiyopya'yı işgal etmiş ve 1941 yılına kadar 15 bin Müslümanın katledilmesine neden olmuştur. Diğer yandan 3 Ekim 1911 yılında İtalya'nın Libya'yı işgal etmesiyle başlayan ve Müslümanlara karşı yapılan zulmü devam ettirmiştir. Mussolini'nin göreve gelmesiyle Ömer Muhtar yönetimindeki Müslümanlara karşı yapılan saldırılar daha da artmıştır. İşgal ancak Mussolini öldükten sonra 10 Şubat 1947'de yapılan barış anlaşmasıyla son bulmuştur. Bu süre içinde 1,5 milyon Müslüman şehit edilmiş, yüz binlercesi de yaralanmıştır.

Mussolini'nin Din Düşmanlığı
Mussolini'nin en belirgin özelliklerinden birisi, din konusunda gösterdiği ikiyüzlülüktür. Mussolini, bir yandan siyasi çıkarları ve geleceği endişesi ile, Papa ve diğer din adamları ile yakın ilişkiler kurmaya çalışırken, diğer yandan Allah'ın varlığını ve dini inkar ettiğini ifade etmesi ile ünlüdür.
Mussolini'nin yaşadığı bu gayri-meşru hayat ve halk üzerinde meydana getirdiği zulüm ve baskı, günümüzdeki birçok faşist liderler gibi dinsiz olmasının bir sonucudur:
"Mussolini ateistlikten de öte dine karşı tamamen düşmanlık gösteriyordu. 1915'de Lausanne Halk Sarayı'nda şunları söylüyordu: 'Allah yoktur; din, bilim karşısında bir saçmalıktır. İnsanlar için bir hastalıktır'." (Histoire de Mussolini, Louis Roya, 1926)
Hatta iktidara gelmeden önce de "La Lima"adlı gazetede "gerçek dinsiz" takma adıyla yazılar yazıp dine saldırmıştır. Mussolini'nin bu ilkel mantığı, büyük oranda cahilliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü, ateizmin hızlı bir çöküş süreci yaşadığı günümüzde, pek çok bilim adamı tarafından da açıkça kabul edildiği gibi din hiçbir şekilde bilimin karşısında yer almamakta, tam tersine elde edilen tüm bilimsel sonuçlar ve bulgular Allah'ın varlığını bir kez daha tasdik etmektedir.
II. Dünya Savaşı'yla başlayan süreç Mussolini'nin sonunu hazırlamıştır. İtalyan ordularının her çarpışmada başarısızlığa uğraması ve 1943 yılında müttefik ordularının Sicilya'ya ayak basması, halkın Mussolini'ye artık olumsuz gözle bakmasına neden olmuştur. Gelişen bu olaylar karşısında Yüksek Faşist Konseyi toplanmış ve yönetimi Mussolini'den alarak Kral'a devretmiştir. İtalyanlar tarafından dışlanan Mussolini daha sonra Hitler'in işgal ettiği Kuzey İtalya'da kurulan "İtalyan Sosyal Cumhuriyeti" adında yeni ve küçük bir Cumhuriyetin başına geçmiştir. Mussolini burada tamamen Hitler'in yönlendirmesiyle hareket etmiş ve onun isteği doğrultusunda da ilk iş olarak kendisini İtalya'nın yönetiminden uzaklaştıran konsey üyelerini öldürme kararı almıştır. Nitekim daha sonra aralarında damadı Ciano'nun da bulunduğu bu kişiler yakalanarak öldürülmüştür. Bütün bu çabalarına rağmen Mussolini, müttefiklerin ve partizanların birçok yeri ele geçirmesi nedeniyle zor duruma düşmeyi engelleyememiştir. Almanların da yardım etmediğini görünce yandaşlarıyla beraber kaçmaya çalışmış, fakat partizanlar tarafından yakalanarak, 28 Nisan 1945'de kurşuna dizilerek öldürülmüştür.

HITLER ALMANYASI
Almanya'da Hitler iktidarının yaşandığı dönem, Siyonistlerin birtakım gizli planlarını gerçekleştirebilmeleri için önemli bir fırsat olmuştur. Her ikisi de ırkçı birer ideoloji olan Siyonizm ve Nazizm arasında gizli bir ittifak olduğu, pek çok tarih bilimci tarafından ele alınmış bir gerçektir.
II. Dünya Savaşı sırasında bütün Avrupa'yı kasıp kavuran Hitler ve Nasyonal Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığı zaman henüz kimse tarafından tanınmaz ve kendilerine taraftar dahi bulamazken, önce ülkenin önde gelen Siyonist sanayicileri tarafından destek gördü. Krupp, I.G Farben ve diğer bazı Yahudi şirketlerin sahipleri 1929 yılında bu partiye girdiler:
"Toplantıda bulunanlar arasında, bir gün içinde Nazi oluveren Krupp von Bohlen, I.G Farben'den Bosch ve Schnitzler ile Birleşik Çelik Kurumu'ndan Voegler vardı." (Nazi İmparatorluğu, William Shirer, sf.304)
Bu kişiler daha sonra partide, faşist görüşe sahip Hitler'i destekleyen sanayiciler arasına katıldılar ve Hitler'i partinin başına getirebilmek için çok büyük paralar harcamayı göze alıp, istediği zaman kullanabileceği özel bir harcama fonu oluşturdular. Hitler'i 1933 yılında Almanya'nın başına getiren genel seçimlerde ona büyük maddi destek sağlayanlar ve seçim kampanyasının yürütülmesinde en büyük rolü oynayanlar da aynı Siyonist finansörlerdi.
Diğer yandan Yahudi bankerler de Hitler'e istediği zaman istediği miktarda maddi yardımda bulunuyorlardı. Özellikle uluslararası alanda çalışan Yahudi banker Warburg, aralarında Rockefeller'ın da bulunduğu Amerika'daki diğer Yahudi bankerler adına Hitler'le temasa geçmiş ve ona çok yüksek miktarda maddi destek sağlamıştı:
"Warburg Almanya'ya geldiğinde Hitler'in danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti.
Hitler, Wall Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir daha ki sefere ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ediyorum'. Hitler." (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.27)
"Hitler'in bu ricası Yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı. Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın yine Warburg aracılığıyla yapılması kararlaştırıldı." (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.29)
Maddi yardımda bulunanların bir diğeri ise, dünya petrol pazarının en büyük dilimlerinden birini alan Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel Ailesi'ydi:
"Hitler'in diğer bir destekçisi Samuel Ailesi'nce kurulan 'Royal Dutch Shell'den Sir Henry Deterding'di. Oswald Dutch'ın yazdığına göre 1931'de Sir Henry Deterding ve destekçisi Samuel Ailesi, Hitler'e 30 milyon pound verdi." (The World Order, A Study in the Hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.109)
Yahudi sanayici ve bankerler Hitler'e sağladıkları büyük maddi destek ve bunun karşılığında elde ettikleri imtiyazlarla ülkenin gerçek hakimi durumuna gelmişlerdi:
"Hitler paraya ihtiyacı olduğu zaman Alman Yahudisi finansör Siegmund Warburg ailesinden milyonlarca dolar alıyordu... Bu sırada Warburg gibi yüzlerce Yahudi banker aile, hakimiyetleri altına aldıkları ülkede zenginleştiler." (Les Secrets de L'Empire Nietzschéen, Aron Monus, sf.614)
Siyonistler Hitler'i maddi olarak desteklerken, aynı zamanda bu desteklerini Almanya'daki resmi örgütleri olan "Almanya Siyonist Federasyonu" vasıtasıyla da yazılı olarak Nazi Partisi'ne bildirmişlerdi. 21 Haziran 1933'de Federasyon'un Hitler'e gönderdiği destek mektubunda şu ifadelere yer veriliyordu:
"Irk ilkesini hayata geçiren yeni (Nazi) devletin temelleri üzerinde kurulacak yapı içerisinde, bizler de, kendi topluluğumuza ayrılacak alanda baba yurdu (Fatherland) için elimizden gelen her türlü verimli faaliyeti sürdürmeyi umuyoruz..." (Zionism, Brenner, sf.48)
Bu düşünce doğrultusunda Siyonistler ilk olarak o dönemde büyük ekonomik kriz içinde bulunan "Babayurdu"Almanya'yı tekrar canlandırmaya çalışmışlar ve "Dünya Siyonist Örgütü" vasıtasıyla Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'da dağıtımcılığını yapmışlardır. (The Hidden History of Zionism, 1988, Ralph Schoenman, sf.51)
II. Dünya Savaşı sırasında da Hitler'in en büyük destekçileri gene Siyonistler oldu. Yahudi şirketleri Hitler'in ihtiyaç duyduğu lojistik desteği büyük ölçüde sağladılar:
"Hitler'i savaşa sokmak için ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu. İsveç Enskilda Bankası'ndan Yahudi Jacob Wallenberg 'SKK' top güllesi üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı. Rockefeller'in sahibi olduğu 'Standard Oil', Nazi gemilerine ve deniz altılarına İspanya ve Latin Amerika'daki istasyonlarıyla petrol sağladı. II. Dünya Savaşı başlamadan önce, 'Ethyl-Standard', 500 tonluk ethyl kurşununu Warburgların sahibi olduğu 'I.G Farben' aracılığıyla 'Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığı'na gönderdi ve ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminatla Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşti." (World Order, A Study in the hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.63)
Hitler ise, Siyonistlerin kendisine verdikleri desteği şu ifadesiyle açıkça ortaya koyuyordu:
"Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi." (Hitler m'a dit, Hermann Rauschning, sf. 265)

Hitler ve Yahudi Göçü
Siyonistlerin ırkçı ve faşist düşünceye sahip bir partiyi desteklemesi ilk anda çelişkili gibi görülebilir. Fakat, o dönemde Siyonist liderlerin ulaşmak istedikleri hedef dikkate alındığında, Nazilerin yaptıklarının Siyonist amaçlarla uyum içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Siyonistlerin o dönemde ulaşmak istedikleri hedef, Filistin'deki Yahudi nüfusunu artırmak ve böylelikle güçlü bir Yahudi Devleti kurmaktı. Bunun için dünyanın dört bir tarafında dağınık halde yaşayan Yahudilerin Filistin'e göç etmesi gerekiyordu. Fakat Siyonist lider Theodor Herzl'in yaptığı çağrılara Avrupa'da ve de özellikle Almanya'da yaşayan Yahudiler -iyi hayat standardına sahip olmaları nedeniyle- olumlu cevap vermemiş ve bu çağrıyı duymazlıktan gelmişlerdi. Bu durum karşısında Siyonist liderler, Filistin'e göçü sağlamak için, Almanya'nın Ari ırk dışındaki tüm unsurlardan temizlenmesi gerektiğini düşünen Hitler ile iş birliği yaptılar.
İşte Siyonistlerin desteğiyle iş başına gelen Hitler ile Siyonistlerin en önemli ortak paydası buydu: Yahudilerin Almanya dışına çıkarılması. Yurtlarından çıkarılan Yahudilerin Filistin'e yönlendirilmesi ise Siyonistlerin sorumluluk alanıydı.
"Naziler ve Siyonistler Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e mallarının bir bölümüyle göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar." (Die Geschichte des Zionismus und des Staates Israel, Conor Cruise O'Brien, sf.130)

Göç Anlaşması İmzalanıyor
Filistin'de bir Yahudi Devleti'nin kurulabilmesi için öncelikle Hitler ile Siyonist liderler arasında bir anlaşma imzalandı:
"Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi örgütleri arasında, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzalandığını ortaya koymaktadır." (Theodor Herzl, Paris 1960, A. Chouraqui, sf.225)
"Hitler, antisemitik liderler olan Luger, Schönerer ve diğerlerinin taktiklerini kullandığı halde, politikada antisemitik işlemler uygulamaktan oldukça uzaktır." (The Universal Jewish Encyclopedia, cilt 5, sf.400)
Siyonistler ile Hitler arasındaki bu ittifakın temel dayanak noktası ideolojik benzerliklerdir. Nazizm de Siyonizm de ırk saflığını savunmaktadır. Hitler'in Ari ırkı oluşturmak için yaptığı çalışmalarda, Yahudileri Alman toplumunun dışına itmesi, Siyonistler tarafından anlaşılması hiç de zor olmayan bir tutumdur. Çünkü Siyonistler de Yahudilerin üstün bir ırk olduğu ve diğer ırklarla karışmamaları gerektiği iddiasındadırlar. Bu durumda, Siyonistler için –kendi planlarına göre- Hitler'in politikaları karşısında yapılması gereken en akılcı hareket, minimum zarar ile maksimum fayda sağlamaktır. Bu da, bir yandan Hitler'i desteklemekle, bir yandan da Almanya'da yaşayan Yahudileri Hitler'in zulmünden koruyabilmek için hızlı bir şekilde Filistin'e ulaştırabilmekle mümkündür.

Siyonizm Sempatizanı Nazi Subayı:
Reinhart Heydrich
Gestapo şefi Heydrich, Nazilerin Siyonist ideolojiye duydukları sempatiyi, Siyonistlere seslenen şu mesajıyla açıkça ortaya koymuştu: "Kendilerine iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz." (Zionism, Brenner, sf.85)
Reinhart Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adlı resmi yayın organında Siyonizmi öven bir yazı yazdı. Heydrich, Yahudiler arasında iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) olduğunu ve Siyonistlerin de kendileri gibi ırk düşüncesine sahip olduğunu yazıyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi, ama Siyonistlerle iş birliği yapmak çok makuldü. Yazısının sonunda Yahudi kafadarlarına duygusal mesajlar vermişti: "Filistin'in binlerce yıldır hasret olduğu kızlarına ve oğullarına kavuşacağı zaman uzak değildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz."
Ancak savaş yıllarının başlaması ile birlikte tüm Almanya'daki ve Avrupa'daki Yahudiler arasında büyük bir korku başladı. Milyonlarca masum Yahudiİ çocuk, kadın, genç, ihtiyar ayırımı yapılmadan korkunç bir soykırıma maruz kaldı. Dünya tarihinin en büyük katliamlarından biri olan bu vahşet, yaklaşık 6 milyon masum Yahudinin hayatına mal oldu. Kurtulabilen Yahudilerin bir kısmı Filistin topraklarına bir kısmı da ABD gibi diğer ülkelere göç etti.
Ne var ki, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmak için Nazi Almanyası ile kirli bir iş birliği yapan Siyonistler, Soykırım yıllarında bile Nazilerle dirsek temasını korumuşlar, dahası Yahudilerin Nazi zulmünden kurtarılması için en ufak bir girişimde bulunmamışlardır.
Bu, tarihsel kanıtlarla belgelenmiş bir gerçektir. Amerikalı Yahudi tarihçi Lenni Brenner, "Zionism in the Age of Dictators" adlı kitabında, II. Dünya Savaşı sırasında asimilasyonist Yahudi organizasyonlarının Nazi işgali altındaki ülkelerdeki Yahudileri kurtarmak için ellerinden gelen herşeyi yaptıklarını yazar. Ancak, Brenner'ın özellikle vurguladığı gibi, Siyonistler Naziler'in elindeki Yahudilerin kurtarılması konusu ile hiç ilgilenmemişler, hatta bu konudaki çabaların bir kısımını engellemişlerdir. Brenner, WZO'nun (Dünya Siyonist Örgütü) bu konudaki tepkisizliği karşısında, pek çok Yahudinin "Avrupalı kardeşlerimiz katledilirken, siz nasıl buna sırt çevirebilirsiniz?" mantığı ile isyan ettiğini yazar. (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 233) Polonyalı Siyonist lider İzak Gruenbaum, bu konuda Siyonistlere yöneltilen suçlamaları ve kendilerinin cevabını 1943'teki bir yazısında şöyle anlatır:
"Şu içinde bulunduğumuz dönemde, Eretz İsrail'de bazı yorumlar yapılıyor. Bize, 'Eretz İsrail'i (İsrail topraklarını) şu zor günümüzde öncelikli hedef yapmayın, Yahudiler yok edilirken yalnızca Filistin ile ilgilenmeyin' diyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Ve insanlar bize 'Keren Hayesod'dan (Filistin'deki Siyonist fon) Avrupalı Yahudileri kurtarmak için para ayıramaz mısınız?' diye soruyorlar. Ben de 'hayır' diyorum. Tekrar ediyorum, 'hayır'... Bence Siyonist hareketi ikinci sıraya koymaya çalışan bu eğilime karşı çıkmalıyız. Ve bu yüzden insanlar bize 'antisemit' diyorlar, Yahudileri kurtarma işlerine öncelik tanımadığımız için." (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 234)

Adolf Eichmann'ın Kontrolünde Filistin'e Göç
Siyonistler ile Naziler arasındaki görüşmelerin bir neticesi olarak, Yahudilerin Almanya'dan çıkarılmaları Siyonistlerin denetiminde gerçekleştiriliyordu. Hitler, Yahudilerin Filistin topraklarına güvenli ve düzen içinde göç edebilmesi için bu işin başına Adolf Eichmann'ı getirdi. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.6)
"1938 Martı'nda Avusturya'nın fethiyle beraber Eichmann, Yahudi göçünü ilerletmek üzere oraya gönderildi. Kendisini Yahudilerin göç politikasına adadı. Viyana'da kurduğu Yahudi göç merkezi çok başarılıydı." (Encyclopedia Judaica, cilt 6, sf.517-518)
Eichmann, düzenlediği göç operasyonunun, Siyonist çıkarlar doğrultusunda yürütüldüğünü şu ifadeleriyle açıkça ortaya koymuştu:
"Zihnimde tasarladığım çözüm, Yahudilerin ayaklarının altına katı, taze toprak koymak. Böylece kendilerine, sadece kendilerine ait toprakları olacak. Ben böyle bir çözüme memnuniyetle katılırım." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.51)
"Benim kişisel çabam Yahudilere toprak ve vatan sağlamak." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.45)
Eichmann, Yahudilerin göçünü sadece Viyana'da değil, Avrupa'nın diğer yerlerinde de organize etti. Macaristan'daki Yahudilerin göçünü sağlamak için Dr. Rudolf Kostner adındaki Yahudiyle iş birliği yaparak onunla bir göç anlaşması imzaladı:
"Eichmann'ın karşılaştığı Yahudiler arasında onun müthiş idealist diye söz ettiği Dr. Rudolf Kostner vardı. Onunla, Yahudilerin Macaristan'dan göç etmeleri için anlaşma imzaladı. Eichmann binlerce Yahudinin kanunsuz olarak Filistin'e göç etmesini sağladı." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.37)
Eichmann 1939 yılında Çekoslavakya'nın Prag şehrinde bir başka Yahudi göç bürosu kurdu. Göç için yaptığı çalışmaları sadece kendi kurduğu göç merkezleriyle bırakmayan Eichmann, aynı zamanda soydaşı olan Heydrich'le de iş birliği yaparak Yahudilerin Filistin'e göçünü hızlandırmaya çalışıyordu:
Eichmann, 1941 yılına kadar yasal yollardan 250 bin Alman Yahudisinin Filistin topraklarına yerleşmesini sağladı. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.54)

Hitler'in "Satanist" Locası: Thule
Hitler'in bir diğer ilginç yönü de, "Thule" adındaki kara büyü konusunda yoğunlaşmış olan mason locasına girip burada büyü ve büyücülük konuları ile ilgilenmiş olmasıydı:
"Hitler, yalnızca yüksek dereceli masonların alındığı Kabala ile ilgilenen 'Thule' Mason Locasına kayıtlıdır." (Modern Magick, Donald Michael Kraig, sf.33)
"Sebottendorf, yazdığı kitapta 'Hitler'den önce ben vardım' diyordu. Hitler'in ilk kez kendilerine- 'Thule' ye geldiğini ve burada eğitildiğini açıkladıktan sonra, Hitler'in, Thule'nin aristokrat olmayan Almanlara açık olan yan örgütü Alman İşçi Partisi'ne, sonra da Thule'nin üyesi ve görevlisi Karl Harrer tarafından kurulmuş olan Münih'teki Alman Sosyalist Partisi'ne üye yapıldığını açıkladı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Hitler bu büyü örgütünde aldığı bilgiler doğrultusunda "nasyonal sosyalizm"düşüncesini oluşturmuş ve Nasyonal Sosyalist Parti de bu örgütün ön ayak olmasıyla kurulmuştu:
"Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920'de, Thule tarafından başlatılan çabalarla kuruldu." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Nitekim, "Thule"nin amblemi olan "Gamalı Haç"partinin de amblemi olarak kullanılmıştır:
"Thule'nin amblemi, yukarıda da belirtildiği gibi, Gamalı Haç'tı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Hitler siyasi hayatının ilk yıllarında uluslararası Siyonist finansörler dışında "Thule" locasının da desteğini görmüştü:
"Adolf Hitler, 1919'da Alman İşçi Partisi'ne katıldı, çünkü etkin bir Alman topluluğunun, aristokratların ve finansçıların oluşturduğu 'Thule Locası' tarafından desteklenmişti. J.H. Stein Bankasının sahibi ve Polonya bankacılarının ortağı olan Baron Kurt Von Schroder, Herrenklub'ün üyesi ve aynı zamanda Almanya'nın en etkin grubu 'Thule' Locası'nın lideriydi. 'Thule', 1919'da Hitler'in işini başlatmıştı. Schroder, tüm ITT'lerin ve Alman yan kuruluşlarının yöneticisiydi, SS Kıdemli Grup Lideri, Deutsche Reichsbank ve diğer yüksek seviyede yöneticilikleri vardı.
Hitler'in yardımcısı Walter Funk, Schroder'le görüşerek uluslararası bankacılarla ilgili sorularda Hitler'in gerçek görüşlerini tartışıyordu. Funk, Schroder'i tatmin etmeyi başarıyordu ve böylece Nazi Partisi'ne finansal destek devam etti.
4 Ocak 1933'te Hitler, Baron Kurt Von Schroder ile, Cologne'deki evinde buluştu. Schroder, Hitler'e onu Almanya'nın Başbakanı yapmak için gerekli fonu sağlayacağına dair garanti verdi.
Schroder'in J.H. Stein Bankası Hitler rejimi boyunca iş anlaşmalarına dahil olan bankaydı." (The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 107-108)
"Hitler için toplanan endüstriyel yardımlar Schroder Bank'a yatırılıyordu." (The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 63)

Nazilerin Karanlık Yönleri
Siyonistlerin, tarihin çeşitli döneminde iş birliği yaptıkları, kullandıkları kişi ve örgütler olmuştur. Naziler bunlardan yalnızca birisidir. Masonluk ve alt-üst örgütlenmeleri de Siyonistlerin yakın dostları arasındadırlar.
Fakat bu kişi ve örgütler genelde bazı ilginç özelliklere sahiptir. Para hırsı, zalimlik, ikiyüzlülük gibi özelliklerin yanında bazılarının cinsel sapıklıkları da oldukça ünlüdür. Nazilerin arasında homoseksüelliğin son derece yaygın olması, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir:

ADOLF HITLER: Hitler hastalıklı ruha sahip bir liderdi. Tarihin en dengesiz diktatörlerinden biri olan Hitler'in buna rağmen kitleleri ardından sürükleyebilmesinin en önemli nedenlerinden birisi ise, cahil kitleleri galeyana getirebilecek bir üslup ve stil kullanmasıydı. Halka yaptığı en önemli telkinlerden biri ise, kendisinin adeta insan üstü bir varlık olduğu idi. Mussolini'nin hayatını ele aldığımız bölümde gördüğümüz, faşist liderlerin kendilerini sözde birer ilahmış gibi gösterme çabası, Hitler'de de yoğun olarak görülmekteydi:
"Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya'ya kurtarıcı olarak, insan üstü bir varlık gibi, özel bir görevle yükümlü olduğuna inanmaktadır." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.16)
Hitler yaptığı toplantılarda da bu özelliğini ön plana çıkarıyor ve insanlar üzerinde bu şekilde hakimiyet kurmaya çalışıyordu:
"Bütün bu toplantılar, doğaüstü ve dinsel bir hava yaratmayı amaçlıyordu, Hitler'in toplantı yerine girişi sözde bir ilah edası taşıyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.41)
Bu yönüyle insanları etkilemekte o kadar başarılı olmuştu ki, halk artık onu insan üstü bir varlık gibi görmeye başlamış ve tüm iradenin Hitler'e ait olduğu sapkınlığına inanmıştı. Hitler'in Hava Kuvvetleri Komutanı olan Goering'in şu ifadesi bu durumu en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır:
"Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler'dir." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.52)
Hitler'in içinde bulunduğu bu "üstün insan" olma sapkınlığı onda şiddete dayalı bir ruhun yansımasına da yol açtı:
"Barbarlık, onur dolu bir sıfattır. Bu nedenle, tam anlamıyla barbar olmak istiyoruz." (Cumhuriyet, 26 Kasım 1992, sf.12, Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal)
Hitler'in özel hayatı da birçok sapkınlıkla doluydu. Üst düzey Nazilerin çoğunda bulunan özelliklerden biri olan homoseksüellik Hitler'in de "alışkanlık"larındandı. Hitler gençliğinden itibaren bu tür bir kimliğe sahip olmuş ve gençlik yıllarında homoseksüellerle beraber yaşamıştı. Bu dönemde geçimini eşcinsel ilişkiler için kendisini kiralayarak sağladığına dair polis kayıtlarında çeşitli bilgiler yer almaktaydı:
"İşte bu günlerde, üstelik eşcinsel ilişkiler için kendilerini kiralayan insanların kaldığı bir otelde kalıyor ve belki de bu nedenle polis kayıtlarına, bir 'cinsel sapık' olarak geçiyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.172)
Genel olarak bütün yakın korumalarını homoseksüel olan kişilerden seçmiş ve aynı zamanda kendisine homoseksüel eşler de edinmişti. Hitler, bu sapık ilişkilerinin, homoseksüelliğinin bilinmesinden hiç rahatsızlık duymuyor ve eşcinsel oluşunu gizlemeyip eşcinsellerin kendi aralarında kullandıkları bir ismi kullanıyordu:
"Hitler'in normal kişilerden çok, eşcinsellerin yanında rahat ettiği doğrudur. Strasser'ın belirttiğine göre, kişisel korumalarının hepsi eşcinseldir. Rauschning, Hitler'in eşcinsel eşi olduklarını söyleyen iki oğlana rastladığını belirtmiştir. Hitler'in, eşcinsellerin, arkadaşları için kullandıkları "Bubi" adını kullandığı büyük bir olasılıkla doğrudur." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.164)

ERNST ROEHM: Roehm, "Hücum Kıtaları" adı verilen ve ülkede çok büyük ağırlığı olan SA'ların lideridir. Aynı zamanda Hitler'in de en yakın çalışma arkadaşlarındandır. Nazilerin birçoğunda var olan özellik, Roehm için de geçerlidir:
"Roehm ilk Nazilerin birçoğu gibi bir homoseksüeldi." (Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, sf.75)
Nazilerde homoseksüelliğin normal bir anlayış olarak halka benimsetilmesi adeta bir devlet politikası haline getirilmişti. Özellikle Roehm bunu topluma yerleştirebilmek için etkin bir şekilde faaliyet gösteriyordu:
"Roehm, homoseksüelliği yeni ahlakın tabanı olarak tavsiye ediyordu. Tartışmalara yeni bir açı getirerek homoseksüelliği halka açık olan yerlerde teşhir ediyordu." (Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)
Hitler de aynı çarpık ahlak anlayışını savunduğundan dolayı halkın yoğun tepkilerine rağmen Roehm'ün bu yöndeki faaliyetlerine her zaman destek vermiş ve onu savunmuştur:
"Roehm'ün özel yaşamı beni ilgilendirmez, ben ona mutlak olarak inanıyorum." (I Knew Hitler, Ludecke, sf.477-478)
Roehm homoseksüellik gibi bir sapkınlığı, halka, insanda muhakkak bulunması gereken, insanı yücelten bir özellik gibi göstermeye çalışıyor ve homoseksüel olmayanları aşağılayıp onları hor görüyordu:
"Homoseksüelleri süper insanlar olarak görüyordu. Çünkü ona göre homoseksüeller insanların en cesur olanlarıydı. Homoseksüelliğiyle övünüyordu. Hatta gurur duyuyordu. Normal -namuslu- insanlardan kendini ve homoseksüel arkadaşlarını daha iyi görüyordu." (Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)

PAUL JOSEPH GOEBBELS: Hitler'in propagandadan sorumlu bakanıdır.
"Hitler'in Propaganda Bakanı iken, Der Angriff (Hücum) adını verdiği Siyonizmi öven on iki bölümlük bir rapor yazmıştır." (The Hidden History of Zionism, Socialist Action, Ralph Schoenman, sf.51)
HERMANN WILHELM GOERING: SA liderliği ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olan Alman mareşalidir.
"Goering, tüm hayatı boyunca uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış ve birçok kere tedavi olabilmek için hastanelerde yatmıştır. " (NSDAP: The Party, sf.60)
"Goering, uyuşturucu bağımlılığının yanı sıra aynı zamanda bir homoseksüeldir. Devamlı kadınsı, egzotik kıyafetler giymiş ve bundan büyük haz duyduğunu belirtmiştir." (NSDAP: The Party, sf.61)

JULIUS STREICHER: "Nazilerin siyaset adamıdır. En büyük merakı pornografidir." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.27)
Aynı zamanda sadizme düşkün olmasıyla da ünlüdür:
"Sürekli kırbaç taşır ve kızdığı insanları kırbaçlardı. Kırbaçlayarak öldürdüğü insanları gülerek anlatırdı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 3, sf.863)

FREIHERR WERNER VON FRITSCH: Hitler'in Kara Kuvvetleri Komutanı'dır.
"Homoseksüel ilişki sırasında yakalanmış ve Askeri Mahkeme'de yargılanmıştır." (Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, cilt 1, sf.497-554)

FRANCO ve İSPANYA İÇ SAVAŞI
Avrupa'nın bazı büyük sermayedarları, Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası örneklerinde görüldüğü gibi faşist lider ile hep yakın ilişki içerisinde oldular.Bu yolla söz konusu ülkelerde hem iktidardakilere etki edebiliyor hem de çeşitli ekonomik imkanlar sağlayabiliyorlardı. Bu şirketlerin İspanya'da Franco idaresindeki faşist yönetimin iktidara gelmesinde de önemli etkileri oldu. İspanya ordusu ile iş birliği yaptılar ve ürettikleri silahları bu orduya verip yüz binlerce insanın öldürülmesine aracı oldular.
Bu şirketlerin bir kısmını silah şirketleri oluşturuyordu. İspanya'daki zengin maden yatakları bu sermayedarların dikkatini çekmekteydi. Bu şirketler tüm maden yataklarını kendi kontrollerine almak için 1933 yılında İspanya'da iktidar olan aşırı sağ partilerin oluşturduğu konfederasyona destek verdiler ve bu konfederasyonun lideri olan faşist Gil Robles'le yakın temaslarda bulundular:
"Bu belgeler; Frankfurt Metal A.Ş.'nin (bu şirket I.G Farben ve Siemens'in ortak olduğu bir kuruluştur) daha 1934 yılından beri İspanyol gericiliğinin önderi Gil Robles ile İspanyol maden cevheri üzerinde görüşmelerde bulunduğunu ortaya koymuştu. Gil Robles imzasını taşıyan bir belgede, maden ocağı tekeli isteğinde bulunan Alman sanayicilerinin bu isteklerini uygulamaya hazır olduğu belirtilmektedir." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.48)
Frankfurt Metal A.Ş, yapılan bu anlaşmayla İspanya'daki tüm ocakları kendisine bağlarken, hiçbir ülkenin ortaklığını kabul etmemişti. Kendisiyle beraber iş yapabilme şansını sadece faşist İtalya'daki şirketlere tanımıştı. Çünkü bu şirketlerin İspanyol ocaklarından elde edecekleri gelir faşist İtalya'nın daha da güçlenmesini sağlayacaktı.
Fakat, 1936 yılında yapılan seçimler büyük şirketlerin planlarını alt üst etti. Anti-faşist görüşlü partilerin biraraya gelip oluşturduğu "Halk Cephesi" seçimleri kazandı ve iktidara geldi. Bu durumda maden işletmeleri üzerindeki tekel hakkını yeniden alabilmek için "Halk Cephesi" ile görüşülüp anlaşma yapılması gerekiyordu. Fakat "Halk Cephesi" söz konusu şirketlerin böyle bir ayrıcalığa sahip olmasına baştan beri karşıydı. Zaten bu şirketlerin de bir önceki dönemde "Halk Cephesi" yerine "Aşırı Sağ Konfederasyon" ile ilişki kurmasının nedeni buydu.
Dev şirketlerin elde ettikleri büyük geliri kaybetmemeleri ve bu açmazdan kurtulmaları için önlerinde tek çözüm kalıyordu: "Halk Cephesi"ni iktidardan düşürmek.

Sanayicilerin Verdiği Darbe Kararı
Bu amaçla, iktidara gelmiş olan anti-faşist hükümete karşı, çok yakın ilişkilerinin olduğu ordunun kışkırtılıp desteklenmesine karar verildi. Böylelikle faşist rejim İspanya'da hakim kılınacak ve madenler üzerindeki işletme hakkı tekrar ele geçirilecekti:
"Alman maden işletmesi soylularının, kimya-banka ve elektrik tekelcilerinin, 'İspanyol Halk Cephesi'nden çekinmelerinin nedeni açıktır: İspanyol yer altı hazineleri üzerindeki haksız haklarının tanınmayacağından ve bu servet kaynaklarının elden gideceğinden korkuyorlardı. Bu yüzden de faşizmi tuttular: Franco'nun hükümet darbesini hazırladılar." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, T. Kakınç, sf.50-51)
Yapılan plan doğrultusunda hemen çalışmalara başlandı. Faşist görüşün liderlerinden ve 1936'daki faşist darbenin ele başlarından olan General Sanjurjoi ile birlikte Alman ve İtalyan kapitalistler Berlin'e giderek planlarını anlattılar. Darbe için Hitler'den maddi-manevi destek istediler:
"Ama ne fayda, artık bütün bütün anlaşan Alman ve İtalyan büyük kapitalizmi, maden işletmesi ayrıcalığını istemek için Madrid yerine bu defa Berlin'e başvurmak zorunda kaldılar. Çünkü, o arada yapılan İspanyol seçimleri umdukları sonucu vermemiş ve iktidar, faşizmin değil, İspanyol Halk Cephesi'nin eline geçmişti. Berlin'e yapılan başvurmayla aynı tarihe rastlayan günlerde General Sanjurjoi de Berlin'de göründü. 1936'daki faşist hükümet darbesini hazırlayanların ele başlarından olan general, Hitler'den silah ve asker yardımı istiyordu." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, sf.49)
Hitler'in böyle bir teklifi reddetmesi imkansızdı. Nitekim Hitler, Yahudi sermayedarların isteği doğrultusunda hareket edip, madenler üzerindeki tekel haklarının bu şirketlere verilmesi karşılığında yardım etmeyi kabul etti:
"Faşist generalin istekleri, İspanya'nın ve İspanyol Fası'nın maden ocağı işletmesi tekelini Alman tröstlerine vereceği teminatı alındıktan sonra yerine getirilmiştir." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, sf.49)
Faşist darbenin güçlü ve etkili bir şekilde yapılabilmesi için sadece Hitler'le değil, Mussolini ile de görüşüldü. Aşırı sağ konfederasyon üyeleri, subaylar ve kapitalistler darbe için asker ve silah yardımı istediler. Mussolini doğal olarak bu istekleri kabul etti. Yapılan anlaşmanın metni aynen şöyleydi:
"Aşağıda imzası bulunan bizler, yani kendi adına hareket eden Don Emilio Barrera, 'Gelenekçi Topluluk'u temsil eden Don Raphael Oldzabal ile M. Lisarsa ve 'Renovacıon Espanola'nın lideri Don Antonio Goicoecha; İtalyan Başbakanı Mussolini ile Mareşal Balbo arasında 31 Mart 1934'de öğleden sonra yapılan görüşmenin tanıkları olarak aşağıdaki hususları belirtiriz: İtalyan Başbakanı Duçe, ordunun, deniz kuvvetlerinin ve iki monarşist partinin durumu hakkında ayrıntılı bilgi edindikten sonra, İspanya'daki bugünkü rejimi devirmek ve yerine monarşinin gelmesini sağlayacak bir krallık naipliği kurmak için yapacakları mücadelede iki muhalefet partisini var gücüyle destekleyeceğini ve gerekli bütün imkanları sağlayacağını sözlerinin gerçekliğini ispatlayabilmek için de derhal; 20 bin tüfek, 20 bin el bombası, 200 mitralyöz ve 1.500.000 peseta (İspanyol para birimi) vermeye hazır olduğunu; bu yardımın sadece bir başlangıç sayılmasını ve gerektiği gibi çalışıldığı takdirde ve şartların elverdiği ölçüde, daha büyük bir yardımın yapılacağını söyledi... Hem her gruba verilecek silah miktarı, hem de bunların İspanya'ya nakli konusunda gerekli tedbirlerin bu liderler tarafından alınması kararlaştırıldı." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, Pietro Nenni, sf.31-32)
Uluslararası şirketler, İspanya'da faşist bir darbe gerçekleştirmeye yönelik planlarını bu kadarla bırakmadılar. Faşist harekete karşı tavır alan Cumhuriyetçileri savunmasız bırakmak için kendi adamlarını kullanıp uluslararası çapta bir oyun tezgahladılar. Dönemin Fransa Başbakanı olan Leon Blum faşistlere karşı Cumhuriyetçilere silah sağlayacağına dair söz verdi. Fakat iç savaş başlayınca bu sözünü yerine getirmedi ve yüz binlerce Cumhuriyetçiyi ölüme terk etti. Böylelikle faşistlerin yönetime zorlanmadan gelmesini kolaylaştırdı:
"Paris Halk Cephesi hükümetinin ve onun Başkanı Leon Blum'un Cumhuriyetin savunulması için gerekli silahları sağlayacağına güvenen İspanyol halkı, ilk anlardan itibaren gözlerini Fransa'ya çevirmişti. Fransa Hükümet Başkanı Leon Blum'un Paris'te lunaparkta yaptığı ve İspanya'ya yardımın reddedilişine tarihi ve ideolojik bir kılıf giydirmeye çalıştığı nutku, İspanyol halkında büyük tepkiler uyandırmıştı." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, sf. 54)
Uluslararası şirketlerin faşistler ve Cumhuriyetçiler arasında başlattıkları kardeş kavgası buradaki madenlerden elde edilen gelirin, bu kuruluşların menfaati için kullanılması amacını güdüyordu:
"İspanya'da 1936 yılında başlayacak kan dökümü, İspanyol maden cevherlerinin ve altınlarının Alman büyük kapitalistlerinin kasalarına oluk oluk akmasından öte bir amaca hizmet etmeyecektir." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.48)

Sanayicilerin Keşfettiği İsim: Franco
Bu sırada bu planda önemli bir rol alan General Sanjurjoi bir uçak kazası sonucu öldü. Bu durum karşısında sermayedarlar, ordunun Cumhuriyetçiler karşısında başarısızlığa uğramaması için yeni bir lider arayışına girdiler. İşlerini "sağlama bağlayarak" ordunun başına, güvendikleri bir ismin getirilmesini sağladılar: Francisco Franco.
Franco zaman zaman çıkan ayaklanmaları durdurmak için vahşi bir karakter sergilemiş ve bu ayaklanmaları en sert şekilde bastırmıştı. 1934'de Oviedo'daki maden işçilerinin çıkardığı ayaklanma karşısında da aynı sert tutumunu korumuştu:
"Franco Fas'tan Lejyonerleri ve yerli halktan oluşturulan birlikleri, yani 'Regulares'leri getirmeyi önerdi. Özellikle Regularesler savaştaki ustalık ve hunharlıklarıyla tanınmaktaydı. Öneri herşeye rağmen kabul edildi. Sonraki günlerde Regularesler, bu ünlerinin boşuna olmadığını Oviedo işçilerini görülmedik gaddarlıklarla öldürerek kanıtlayacaklardı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.663)
Franco beraber çalıştığı subayları seçerken de, onlara bağlı bulunan askerlerin sadistçe davranmalarını göz önüne alıyordu. Nitekim bu subaylardan biri olan Yarbay Yagüe, Franco'nun istediği tipte askerleri yönetiyordu:
"Yagüe'nin askerleri toplu ırza geçme ve cinayet eğlenceleri düzenlemekte, polis tutukluları sadist işkencelerle, 'sorgu'dan geçirdikten sonra öldürmektedir. Çılgınca bir kan davasına dönüşecek iç savaşın başlangıç noktasına gelinmişti." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.664)

İç Savaş Başlıyor
Ülkeyi binlerce insanın hayatını kaybettiği bir iç savaşa sürükleyen Franco, iç savaştan galip çıkmak için her yolu deniyor, Hitler'den ve Mussolini'den devamlı yardım alıyordu:
"Ancak bu arada iç savaş devam ediyordu ve Franco, artık bedelini nasıl ödeyeceğini düşünmeden, her başı sıkıştığında Hitler ve Mussolini'yi arıyordu." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.669)
Franco, Hitler ve Mussolini'den sağladığı bu desteklerle 1936 yılı sonunda ülkenin yarısına hakim duruma geldi. Dışarıdan gelecek yardımların rahatlıkla kendilerine ulaşabilmesi ve kendi birlikleri arasındaki ikmal işlemlerinin kolaylıkla yapılabilmesi için özellikle Portekiz sınır boyunu ele geçirdi. Bu arada 1937 yılında Cumhuriyetçilerin elinde bulunan Madrid'in çevreyle bağlantısını kesmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Buna karşılık kendisine bağlı faşist birlikler aracılığıyla kuzeydeki Bilbao şehrini işgal etti. Franco'ya bağlı birlikler 1938'de Madrid'i tekrar kuşattı. 1939 yılı başlarında da hem Madrid'i hem de Cumhuriyetçilerin elinde bulundurduğu diğer şehirler olan Barcelona ile Valencia'yı ele geçirdi. Böylelikle Franco ve ona bağlı olan faşist birlikler ülkeyi tamamen kontrolleri altına aldılar.
Franco iç savaş sırasında çocuk, kadın, yaşlı demeden yüz binlerce kişiyi katletti. Bu sırada İspanya'da bulunan Mussolini'nin damadı Ciano, Franco'nun yarattığı vahşeti şu sözleriyle ifade ediyordu:
"Madrid'te günde 200 veya 250 kişi, Barselona'da 150, Seville'de 80 kişi öldürülüyor" (L'Express, 6-12 Ekim 1975)

Franco'nun Hitler'e Hediye
Ettiği Kasaba
İç savaş boyunca Hitler Almanyası Franco'ya hem ekonomik hem askeri yardımda bulundu:
"Tutkularının gerçekleşmesini, İspanya'yı kana ve felaketlere boğan vatandaş savaşında aradılar. Yine bu yüzden Alman uçakları İspanyol kadın ve çocuklarını mitralyöz ateşiyle acımaksızın biçtiler; Krupp'un topları yoksul İspanyol köylüsüne ölüm yağdırdı." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.51)
Franco aldığı bu yardımları karşılıksız bırakmamış ve küçük bir kasabayı Nazilere, silah şirketlerinin yeni ürettikleri silahları deneyebilmeleri için "hediye"(!) olarak vermişti:
"Bilbao üzerine yürüyen Franco, belki İtalya'nın yardımı kesmesini önlemiş, ama Nazi dostlarına da yardımlarına karşılık, küçük bir kasabanın halkını gözünü kırpmadan vermiştir: 'Guernica!'.
5 Mayıs 1937 sabahı, küçük Guernica kasabasının halkı, Nazi teknolojisinin yeni harikalarıyla, dev bombardıman uçakları ve tonlarca bombanın getirdiği ölümle uyandı. Asturia harekatı için yok edilmesi hiç de gerekmeyen küçük kasaba, Nazi uçaklarının 'deney'ine, Franco tarafından terk edildi..." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf. 669)

İspanya'daki Loca: Opus Dei...
Franco'nun büyük sermayedarlarla olan ilişkisi ve onlara verdiği destek, iç savaş bittikten sonra da devam etti. Franco'nun destek verdiği gruplardan birisi de masonlardı. "Opus Dei" adındaki uluslararası mason locasının üyelerini, kurduğu hükümetlere bakan olarak ataması bu durumun önemli göstergelerinden biriydi. Opus Dei'ye bağlı Huarte ve Vila Blanco ailelerinin 1956'da Mateza adlı şirketi kurmasından sonra, Opus Dei'nin üyeleri Franco tarafından bakanlığa atanır. Ve kısa sürede Opus Dei'nin genel konseyi, bu bakanlıkların gücünün maksimuma çıkarılmasına karar verir:
"1962 Temmuzu'nda Opus Dei hükümette yer almak için baskı yapar, hem de tüm ekonomik birimlere el atarak: tarım, ithalat, ticaret, endüstri, çalışma..." (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.96)
"Opus Dei" üyesi olan masonlar hükümete bakan olarak girdikten sonra, ilk iş olarak bankalara el atarak "ceplerini doldurmaya" başladılar. Yapılan yağma, daha sonra bir skandal olarak ortaya çıktı. Fakat bütün bu olup bitenlere karşın Franco, olayı örtbas edip kapattı:
"Kısa sürede, yeni gelenler, Opus Dei'nin birkaç yıl önce istediği çizgide bir dizi yeni reformlar yaparak onlara itaat ederler. Bu reformların en önemlisi banka sisteminde yapılandır. İspanya Bankası millileştirilir. (2 tane Opus Dei üyesi yardımcı müdür, bir tanesi de genel müdür olur.) Resmi Banka millileştirilir. Bu şekilde 6 kredi kuruluşu ortaya çıkar.
Opus Dei üyesi bakanların korunması sayesinde kendilerine verilen kredi inanılmaz boyutlara ulaşır. 13 milyar peseta kredinin usulsüz olarak verilmesi 1969'da skandala neden olur. Verilen rakamların sadece çok az bir kısmının üretildiği ortaya çıkar. Satılanlar ise, daha da azdır.
Franco, Opus Dei'nin koruyucusu Bakan Amiral Carrero Blanco'nun isteklerine uygun olarak olayın üzerine gidilmesini engeller. 1 Ekim 1971'de kamuoyunca suçlu bulunan kişileri affeder." (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.96-97, 102)
Franco hayatının son yıllarına doğru faşist, baskıcı bir ruh taşıdığını tekrar göstererek kurmuş olduğu faşist rejime muhalefet eden herkesi terörist ilan eden bir yasa çıkartır. Çeşitli ülkelerin yoğun tepkilerine rağmen çıkartılan yasayla beş kişi, kafalarına "çivi çakılarak" idama mahkum edilir. Franco'nun 39 yıl süren diktatörlüğü 20 Kasım 1975 tarihinde ölümüyle sona erdi.
Bu baskıcı diktatörün arkasında bıraktığı kan, faşist ideolojilerin bir topluma nelere mal olduğunun göstergesi oldu...

FAŞİST ÖRGÜTLENMELER
Faşist rejimlerin iktidara gelmesini ve iktidarı sürdürmelerini sağlayan en önemli faktör ise, terör ve baskı politikalarını ustalıkla uygulayan Faşist örgütlenmeler oldu. Her ikisi de ırkçı ve saldırgan ideolojiler olan Siyonizm ile faşizm arasındaki ilişki çeşitli terör örgütlerinin yapılanmasında da ortaya çıkmaktadır.
Faşizmin bir ülkeye tümüyle hakim olmasının en açık örnekleri olan Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası bu faşist örgütlenmelerin "altın devirlerini" oluşturdu. Her iki rejimde de, faşist felsefeyi tam olarak kabul eden ve uygulayan, çoğu hasta ruhlu insanlardan oluşan resmi terör örgütleri kuruldu. İlk karakteristik özelliklerini bu dönemde ortaya koyan bu örgütler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra da dünyanın pek çok ülkesinde gerek yer altı örgütü gerekse siyasi parti olarak faşist ideolojiyi ayakta tuttular. Yine pek çok ülkede de Mossad'ın uzantısı olan "Kontrgerilla" sistemleri ile yakın ilişki içindeydiler.

Siyonistlerin "Faşist" Gerilla Örgütü:
BETAR
Yakın tarihte Siyonistler tarafından kurulan ilk faşist örgüt "Betar"dır. Örgütü kuran ünlü Siyonist lider Vladimir Jabotinsky idi.
"Bir Rus yahudisi olan Jabotinsky, daha sonra gittiği İtalya'da faşist düşünce yapısını büyük ölçüde benimsemişti. Bu düşünceler doğrultusunda bir "Siyon ordusu" oluşturma fikrini geliştirdi.
Jabotinsky'ye göre, günümüz ahlak kuralları içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yaşamını şekillendirecek manivelanın güç ve sadece güç olduğuna inanır. Ona göre, komşusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldırlar. 'Adalet, bileği güçlü olanın ve bu bileği büyük bir ısrarla isteklerini gerçekleştirmek için kullananındır' diyen Jabotinsky, çağın diğer sosyal Darwincileri gibi, bir milletin yaşamını baskı altına girmeden devam ettirebilmesi için güçlü ırki temellere sahip olması gerektiğini savunacaktır. 1913 yılında yazdığı 'Irk Üzerine' adlı makalesinde, dünya siyasal düşüncelerinde ırkçı düşüncenin temellerini atan A. Gobineau'nun ve 'Aryan' mitini Almanlara maleden H.S. Chamberlain'in fikirlerini nerede ise satır satır takip etmek mümkündür: 'Bir milletin muhtevası, milli karakterinin alfası ve omegası, onun fiziki kalitesinde, diğer bir deyişle, o milletin ırki kompozisyonunda aranmalıdır', der". (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Mim Kemal Öke, sf.289)
Felsefesini "güçlü olanın haklı olduğu" temelinde oturtan Jabotinsky, faşist karakteri sebebiyle daha sonraları "Vladimir Hitler" olarak anılmıştır. O dönemde İngilizlerin mandası altında olan Filistin'de çarpışmak üzere yarı askeri bir gençlik örgütü kurdu:
"Jabotinsky'nin bu bakış açısı ona siyasal rakipleri tarafından 'Vladimir Hitler' lakabını kazandıracaktır ki, Jabotinsky'nin İtalyan faşitleri ile ilişkileri bu suçlamayı doğrulayacak güçtedir. İngiliz mandası altındaki Filistin'de çarpışmak üzere Jabotinsky'nin kurduğu Betar adlı gençlik örgütünün simgesi "kahverengi gömleklerdir"... Sloganı ise 'Doğu için İtalya Düzeni'dir. 1935'te verdiği bir demeçte Jabotinsky, 'Biz bir Musevi İmparatorluğu istiyoruz. Akdeniz'de bir İtalyan İmparatorluğu olduğu gibi, Doğu'da bir Musevi İmparatorluğu olmalıdır' diyordu... Bu imparatorluk, Filistin'le birlikte Ürdün'ü de içerecek, Mısır'ı ve Irak'ı da kapsayacak sınırlara sahip olacaktı. Jabotinsky 1934'de İtalya'da Civitavecchia'da, bir askeri okul açarak, Filistin'de çarpışacak Siyon gerillalarını yetiştirmeye başlar. Mussolini'nin denetlediği bu birlikler İtalyan yardımı ile Filistin'e peyderpey sevk edileceklerdir." (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Mim Kemal Öke, sf.290)
Bu faşist-Siyonist örgüt, Filistin'de estirdiği terör havasıyla kendisinden bekleneni gerçekleştirdi. Encyclopedia Judaica Betar hakkında şu bilgileri veriyor:
"Betar Filistin'de, şebekeler halinde köylerde teşkilatlanmıştı. Betar bünyesinde Yirmiyahu Halpern tarafından bir eğitim kampı oluşturuldu. Kamplarda kendini savunma, sokak kavgaları, askeri taktikler ve silah kullanımı öğretiliyordu... Bazen Betar hareketleri, Tel Aviv sokaklarındaki çatışmalara dönüşüyordu." (Encyclopedia Judaica, cilt 4, sf.714)
Jabotinsky'nin kurduğu bu örgüt, SA'ları kurarken Hitler'e ilham kaynağı oldu. Hitler gibi Mussolini de Betar'dan etkilenmişti. Daha sonra İsrail'e Başbakan olacak olan Menahem Begin de Betar'ın liderlerindendi:
"Siyonizmin büyük oranda gizli tutulmuş olan tarihi, bir yığın lekeyle doludur. Mussolini, kara gömlekler giyerek, kendi Faşist çetelerine benzemeye çalışan Revizyonist Siyonist gençlik hareketi Betar'ın üyelerinden bölükler oluşturdu. Menahem Begin, Betar'ın Başkanı olduğunda Hitler çetelerinin kahverengi gömleğini tercih etti. Bu üniformayı gerek kendisi, gerek diğer Betar üyeleri tüm miting ve gösterilerde giyip birbirlerini faşist selamıyla selamladılar, toplantıları aynı selamla açıp kapadılar." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.50)

Naziler'in Sokak gücü: SA (Sturm Abteilung)
Hitler'in "Kahverengi Gömleklileri" ya da diğer adıyla "SA"ları, faşist yapıyı tam anlamıyla uygulayan bir örgüt oldu. Almanca "Sturm Abteilung" (Fırtına Kıtaları) ismini taşıyan SA'lar, faşizmin temel karakterine uygun olarak, kültürsüz, kabadayı karakterine sahip, zalim, acımasız hatta sadist insanlardan seçiliyordu:
"SA'lar işsiz insanlardan, sokak eşkiyalarından, katillerden oluşuyordu." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.205)
"SA, Hitler tarafından, 1921'de Münih'de kuruldu. Örgütsel dayanağı, yeni gelişen Nazi hareketinin saflarına katılmış serserilerdi." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)
"Başlangıçta SA üyelerinin çoğu, Weimar Cumhuriyeti'nin ilk günlerinde solculara karşı çarpışan eski askerlerin oluşturduğu silahlı çapulcu gruplardan (Freikorps) geliyordu." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)
SA'lar, Hitler'in fedaileri olarak hareket etmeye başladılar. Karşıt görüşlü politik gruplara saldırılar düzenliyorlardı:
"Hitler, SA'ların ordu disiplininden uzak olmalarını istiyordu. Onlar 'kanun tanımayan şok örgütleriydi!' Amaçları politikti; politik toplantıları bölüyorlar, Hitler'in korumaları olarak görev yapıyorlardı." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.168)
"SA kolları terörist metodları kullanarak kalıcı bir seçim kampanyası yürütmek ve böylece hafif bir direnç gösteren demokrat muhalefeti zayıflatmak üzere tasarlanmıştı." (The Order of Death's Head, Heinz Höhne, sf.62)
"Üyeleri Mussolini'nin Kara Gömlekliler'ine benzer biçimde kahverengi üniformalar giyen SA, parti toplantılarını koruma, Nazi gösterilerinde önde yürüme ve siyasal karşıtlara fiziksel saldırıda bulunma gibi görevler üstlendi. Hitler'in 1923'teki başarısız Birahane Darbesi'nin ardından geçici olarak dağıldıysa da, 1925'de yeniden örgütlendi ve kısa sürede şiddet yöntemlerini yeniden uygulayarak genel ve yerel seçimlerde seçmenlere gözdağı vermeye başladı." (Ana Britanica, sf.564)
Çoğunluğu ruhsal dengesizlik içinde bulunan SA üyeleri liderlerine karşı anlaşılması zor bir bağlılık içindeydiler. Liderlerine büyük bir sadakatleri vardı:
"Kahverengi Gömlekliler, Hitler'i ruhani liderleri olarak görüp, sadakat gösteriyorlardı." (All The Revolutions Devour Their Own Children, sf.329)
"Pfeffer Von Salomon, 'Yüce SA lideri' olarak isimlendirildi, ve Almanya'daki tüm SA'ların komutanlığına getirildi." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.25)
SA'ların yöntemi ise, tüm faşist örgütlenmelerde olduğu gibi terör ve işkence oldu. Sadist, zalim, insanlara acı vermekten hoşlanan bu güruh, pek çok baskı operasyonunda kullanıldı. SA'ların işkence yuvalarında ise akıl almaz vahşetler yaşanıyordu:
"Hitler'in yanında çalışanlardan birinin ifadesine göre, Berlin'de SA karargahı Hedemannstrasse'nin dördüncü katında gizli bir SA işkence odası bulunuyordu. Bulduğumuzda insanlar açlıktan yarı ölmüş durumdaydılar. İtiraf ettirmek için günlerce dar dolaplarda tutuluyorlardı, 'sorguya çekme, ya dövmekten ya da demir sopalarla ve kırbaçlarla aşağılanmaktan ibaretti' dedi. İçeri girdiğimizde bu yaşayan iskeletler pis kamışlar üzerinde iltihaplı yaralarıyla yan yana yatıyorlardı." (Encyclopedia Judaica, cilt 4, sf.714)

Hitler'in Faşist Ordusu:
SS (Schutz Staffel)
Nazilerin iktidara gelmesinde önemli rol oynayan SA'ların yanı sıra, Hitler, 1925'de kendisini korumakla görevli küçük bir birlik kurdu. Schutz Staffel, "Koruyucu Kademe" olarak adlandırılan bu örgüt kısaca "SS" olarak anılmaya başladı.
Başlangıçta SA'lardan daha güçsüz bir örgüt olan SS'lerin başına geçen Heinrich Himmler, kurulduğunda 300 kişiden oluşan bu örgütü, Nazilerin iktidara geldiği 1933'e dek 50.000 kişiye çıkardı.
SA'lara göre ordu disiplinine daha yakın olan SS'ler zamanla SA'dan daha gözde hale geldiler. SA'ların disiplinsiz ve kontrolü güçleşen yapısı, Siyonist lobilerinin, daha disiplinli ve "kesin itaatli" olan SS'leri tercih etmelerine yol açtı.
Böylece SS'ler, Almanya'nın en büyük gücü haline geldiler. Doğrudan Hitler'e bağlı olan örgüt, faşist hedeflere uygun eylemlere girişti. Örgütün başındaki Heinrich Himmler, faşist felsefenin sadık uygulayıcılardan biriydi.
"Fanatik bir ırkçı olan Himmler, örgüte adayları, toplumun hangi kesiminden geldiklerine bakmaksızın, fiziksel kusursuzluk ve ırksal saflık ölçütlerine göre değerlendirerek kabul ediyordu. Parlak, siyah üniformaları ve özel nişanlarıyla (şimşeğe benzetilmiş rünik S harfleri, kurukafalı pazıbentler ve gümüş kamalar) SS'ler kendilerini, başlangıçta üstlerinde olan kahverengi gömlekli SA'lardan da (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) üstün sayıyorlardı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)
Himmler, kendisine baş yardımcı olarak da Reinhard Heydrich'i seçmişti.
"Himmler ve başyardımcısı Reinhard Heydrich, Almanya'nın tüm polis kuvvetleri üzerinde denetim sağlayıp, örgütün sorumluluk ve etkinlik alanını genişleterek SS'lerin gücünü pekiştirdiler. Ayrıca özel askeri SS birimleri düzenli ordu sistemi içinde eğitildiler ve silahlandılar." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)
Acımasızlık ve sadist lidere körükörüne itaat SS'lerin temel özelliğiydi:
"SS'lere, insanların acı çekişi karşısında soğukkanlı kalmaları ve başka ırka nefret duymaları öğretilirdi. En önemli erdemleri, 'Onurun Sadakatindir' ilkesinden sapmaksızın Führer'e kesin boyun eğme ve bağlılıktı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)

Mussolini'nin Faşist Ordusu:
Kara Gömlekliler
Mussolini İtalyası'nın faşist örgütü ise, Hitler'in SA'larını andıran "Black Shirts" yani Kara Gömlekliler'dir.
"Kara Gömlekliler, Benito Mussolini'nin emrindeki silahlı Faşist İtalyan birlikleridir. İlk birlikler Mart 1919'da Swuodre d'Azrone (Action Squca) adıyla sosyalistlere karşı kuruldu. 1920'nin sonunda sadece sosyalistleri değil, Cumhuriyetçileri ve diğer organizasyonları da yok etmeye başladılar. Faşist birliklerin sayıları artıkça yüzlerce kişiyi de öldürdüler. 24 Ekim 1922'de, Napoli'deki Kongre'de, Mussolini'yi başa getiren meşhur Roma'ya yürüyüşü için bütün ülkeden silahlanmış Kara Gömlekliler toplandı. Bir sonraki yılın başında, 1 Şubat 1923'de, özel Kara Gömlekliler resmi olarak ulusal milise çevrildi." (Encyclopedia Britannica cilt 2, sf.263)
Tüm diğer faşist örgütler gibi, Kara Gömlekliler de, ülkede büyük bir terör havası estirdiler:
"Kara Gömlekliler, kısa bir süre içinde, politik bakış açısı ne olursa olsun faşizme karşı gelen herkesi 'Kızıl' kabul edip düşmanca davrandılar." (Encyclopedia Americana, cilt 4, sf.45)
Kara Gömlekliler, Mussolini iktidara gelmeden önce rakiplerini, faşist yöntemlerle ezmeye başladılar:
"Mussolini, birliklerini kendi mitinglerinde karşıtlarına karşı oy pusulasından çok silah ve bomba kullanacak paralı ve üniformalı savaşçılar olarak yetiştiriyordu. Bu şekilde kanunsuz silah bulundurmaktan dolayı Mussolini ve diğer 100 faşist, polis tarafından tutuklandı, fakat ertesi gün hükümet kararıyla serbest bırakıldı... Yenilgileri onları sosyalistlerin bir geçiş törenine bomba atmaya itti, birkaç küçük bomba da Milan'ın Kardinal Büyükelçisi ve Sosyalist Vali'ye paketlerle gönderildi...
"Mussolini'nin kendi koruyucusu da bu 'squadristi'lerdendi ve 1921'in sonlarına doğru emrinde 400.000 silahlı ve disiplinli adam bulunmaktaydı.
Mussolini'nin Kara Gömleklileri, maceracıların, idealistlerin, eski askeri memur ve askerlerin, alt ve orta sınıf kişilerin bir karışımıydı. Politik görünümde radikal milliyetçi idiler ve düşmanlarını itaatleri altına alarak güç kazanırlardı. Karşıtlarına ceza verici seferler düzenler ve etrafa dehşet saçarlardı." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.65)
Bu örgüt yalnızca faşist ruhu tatmin etmek ve rakipleri ezmek için oluşturulmuş, daha sonra da çürük bir ideolojik temele oturtulmuştu:
"Kara Gömlekliler, Mussolini'nin kozuydu. Diğer faşist gruplar gibi en başta mecburiyetten oluşmuş, daha sonra felsefesi yapılmıştı." (Italy under Mussolini, William Bolitho, sf.55-59)
"Mart 1924'te İtalya'nın birçok bölgesinde seçimler bir terör havasında geçti. Faşistler hak ettikleri karşı konulmaz zafer için şiddetin şart olduğunu vurguluyorlardı. Dışarıdan bakan şahitler bundan faşizmin göze çarpan özelliğinin kanunsuzluk olduğu sonucuna varıyorlardı." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.67)
Mussolini'nin iktidara gelmesiyle, Kara Gömlekliler tüm ülkede büyük bir ağ kurdular:
"Kara Gömlekliler bütün ülkeye garnizonlar halinde yerleştirildi. 4 Ağustos 1924'de Fascist Militia'nın bütün yeni üyelerine Majestelerine bağlılık ve sadakat yemini yaptırıldı." (Italy Under Mussolini, William Bolitho, sf.55-59)
Kara Gömlekliler, faşizmi finanse eden sermayedarlar tarafından destekleniyorlardı:
"Faşizmin destekçileri Kara Gömleklilere parasal ve diğer yönlerde yardım için birleştiler." (Encyclopedia Americana, cilt 4, sf.45)
Bu sermayedarların başında Amerika'daki banker J.P. Morgan geliyordu. J.P.Morgan bankerlik şirketi 1926 yılında İtalya'daki faşist Mussolini hükümetine 100 milyon dolar veriyordu. (Mussolini and Fascism, John P. Diggins, sf.32)